15 Temmuz ve Dış Politika

Türkiye’nin dış politikası, statükocu ve hiçbir şeye karışmama üzerine kurulu korumacı politikadan her şeye iktidarın kişisel önceliklerine göre ani müdahaleye savrulan güvenlikçi bir yaklaşıma esir oldu. Bunun gerçekleşmesinde de 15 Temmuz, gerek geleneksel ittifak ülkelerinin seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı dolayısıyla Türkiye’yi yalnız bırakması nedeniyle, gerek sonrasında Erdoğan’ın kişisel bekası için güç temerküzüne zemin hazırlaması ile gerekse de içerde oluşan ittifakları ve kurumsuzlaşma süreçlerini tetiklemesi ile büyük rol oynadı.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’de hayatın her alanını derinden sarstı. Kısa ve orta dönemli etkilediği alanların başında ise hiç şüphesiz Türkiye’nin dış politika öncelikleri, tehdit algısı, ittifak haritaları ve jeopolitik konumlanması geldi.

 

Darbe girişimi sonrası dış politikanın nasıl şekillendiğini anlamak için 15 Temmuz gecesi yaşananları ve diğer ülkelerin tavırlarını, darbenin arkasındaki güç(ler) hakkındaki genel kanaati, Erdoğan’ın artık ülkenin geleceğinden ayrı görmediği kendi bekasına ilişkin endişelerini, 15 Temmuz sonrası iktidar yani Erdoğan çevresinde gerçekleşen güç temerküzünün dış politika yapım sürecine etkilerini ve buna bağlı olarak gerçekleşen kurumsal hafızanın ve kapasitenin zayıflamasının yansımalarını ele almak gerekiyor.

 

Darbe Gecesi Sessiz Bekleyenler

 

15 Temmuz gecesi üzerinde Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları başkent Ankara ve İstanbul üzerinde alçak uçuş yapmaya başladığında bırakın yurtdışındaki aktörleri konunun birinci muhatapları bile tam olarak ne olduğunu fark etmekte zorlandılar. Haliyle yabancı ülkeler için de ilk anda tepki göstermek kolay olmadı. Ama dış politika ile ilgilenen, yolu kazara hariciye koridorlarından geçen herkes diplomasinin 7/24 işleyen bir mekanizma olduğunu bilir. Bazı olayları, konuları algılamak kimi zaman vakit alır ama Türkiye gibi bir ülkede yaşanan böylesi olağanüstü bir konu üçüncü taraflara çok da fazla bahane alanı bırakmıyordu.

 

Ankara kendi derdine düşmüş ve sabaha kimin sağ çıkacağı, mührün kimin elinde olacağı hala belirsizken aslında merakla beklenen ABD’nin ne diyeceği idi. Yaşananların açık bir askeri darbe girişimi olduğu netleştiğinde ABD, tam da gün ortasında herkesin ayakta olduğu bir saatte tepki göstermek ve karar almak için en uygun zaman dilimindeydi. ABD, Türkiye’deki darbeler tarihini bilenlerin ‘acaba bu sefer farklı olur mu?’ beklentilerini boşa çıkardı. Türkiye’nin Amerikan yönetiminden açıkça destek açıklaması istemesine rağmen ilk konuşan Dışişleri Bakanı John Kerry “Türkiye’de istikrar ve devamlılık umuyorum.” demenin ötesine geçmek için fotoğrafın netleşmesini bekledi. Obama’nın açıkça destek vermesi için ise neredeyse 24 saat geçmesi gerekti.

 

Cumhuriyet dönemindeki bütün darbelerin arkasında duran, kimi zaman darbe sonrası ordunun maddi sorunlarını çözen, kimi zaman ‘bizim çocuklar başardı’ diyerek doğrudan sahiplenen ve darbeler üzerinden Türkiye’nin uluslararası sistem içindeki konumunu belirleyen ABD’nin darbenin arkasındaki isme ev sahipliği yapması, darbenin uygulayıcılarının 15 Temmuz’dan hemen önce dikkat çekici bir şekilde ABD’ye seri ziyaretler gerçekleştirmesi istihbari notlara gerek bırakmayacak kadar hem devlet kademelerinde hem de Türk insanının zihninde Amerika’yı konumlandırmaya yetti.

 

ABD’nin bu açık tavrı ya da demokrasi yanında tavır almaması, Erdoğan ve çevresinin zihninde de ayakta kalmak için nasıl bir ittifak haritası kurgulaması gerektiğini netleştirdi. Zaten kendi içinde kırılgan olan ve yönsüzlüğü nedeniyle hiçbir üyesini motive etmeyen Atlantik İttifakı, Ankara için daha da sorgulanır olmaya başladı.

 

Washington’ın bu tutumuna karşı Putin’in Erdoğan lehine kesin tavrı ileriye dönük tutum belirlemeye çalışan Ankara’ya takip edilecek yolu da gösterdi. Putin ile Erdoğan arasındaki ilişki en önemli meyvesini belki de 15 Temmuz gecesi verdi. Elbette Rusya Devlet Başkanı Putin’in 15 Temmuz sonrası Erdoğan’ı arayan ilk dünya liderlerinden olmasının ardında kişisel hukuku aşan bir ilişkiye ve çıkarlara sahip çıkma önceliği vardı. Rusya’nın o geceki tutumu Batı’nın ahlaki ve stratejik körlüğünün karşısında geleceğe dönük önemli bir stratejik hamleyi temsil ediyordu. Zaten Moskova bu stratejik hamlenin meyvelerini de çok geçmeden toplamaya başladı.

 

Post-Darbeyi Hazırlayan Darbe Gecesi

 

15 Temmuz gecesi yaşananlar çok da bilinmeyen gelişmeler değil. Ancak bu kadar uzun değerlendirme ihtiyacının sebebi o gecenin psikolojisinin icra ettiği kurucu fonksiyon. 15 Temmuz gecesi yaşananlar Türkiye’nin dış politika yönelimi üzerinde en önemli etkiyi yapan dönüm noktalarında birini temsil ediyor. Darbe girişimi Erdoğan’a iktidarını sağlamlaştırmak için kime, kimlere güvenebileceği konusunda net bir mesaj verdi. Türkiye ile Batı arasında siyasal başlıklar üzerinden açılan makasa psikolojik bir bariyer de eşlik etmeye başladı.

 

Türkiye’nin darbe sonrası tercihlerindeki evirilme için takvime bakmak da yeterli ipucu veriyor. Her ne kadar Türkiye’nin hava savunma sistemi görüşmeleri uzun zamandır devam ediyorsa da S-400’lerin alımına ilişkin görüşmelerin başlama tarihi Kasım 2016, yani darbe girişiminden sadece 4 ay sonra idi.

 

Suriye’de ABD’nin Türkiye’nin güvenlik endişelerine gözünü kapatmasının ve IŞİD dışında Suriye ile ilgilenmeme tavrının tetiklediği Rusya yakınlaşmasının mihenk taşı Astana sürecinin temeli de 2017 başında atıldı. Kaldı ki Türkiye’nin Rusya’nın onayı ile Suriye’deki ilk geniş kapsamlı sınır ötesi operasyonu olan Fırat Kalkanı da darbe girişiminden neredeyse bir ay sonra gerçekleşti. 15 Temmuz’u takip eden 3 yıl içinde ise Erdoğan ve Putin 24 kez yüz yüze 45 defa telefonla olmak üzere 69 kez görüştüler. Elbette bunlar resmi kayda giren temaslar olup dolaylı mesaj trafiklerini içermiyor.

 

Erdoğan’ın içerde kendine seçtiği yeni koalisyon ortaklarının da Rusya ve Çin eksenli olmasında bu jeopolitik eksen tercihinin etkisi yadsınamaz. Aslında hangisinin diğerini öncelediği de ayrı bir tartışma konusu.

 

İçerde Güç Temerküzü ve Tehdit Algısının Dış Politikayı Esir Alması

 

Dış politika tercihlerini yapısal olarak etkileyen ikinci dinamik ise Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte Erdoğan çevresinde gücün toplanması ve Cumhurbaşkanının içerde kurduğu ittifaklar oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin parti-içi muhalefetin güçlenmesi karşısında kendi partisini ve konumunu korumak için yapabileceği en akıllı hareket Erdoğan ile bir ittifaka girmekti. 17-25 Aralık sürecinde olduğu gibi dönemsel Erdoğan düşmanlığı üzerinden yolları kesişse de FETÖ ile yıldızının temelde barışmamış olması Erdoğan ile ittifakını kolaylaştırdı.

 

15 Temmuz kendisinden önceki tüm tavırların resetlenebileceği bir zemin inşa etti. AK Parti-MHP ittifakına seçimlerde aldığı oy ile hiç uyumlu olmayan bir etki gücüne sahip ya da en azından bu algıyı başarıyla kuran Doğu Perinçek’in katılması Ankara’nın bundan sonraki dış politika yöneliminin de ipuçlarını veriyordu. Her iki partinin de korumacı, içe kapanma yanlısı, Batı ve özellikle Amerika karşıtı, özellikle Perinçek’in Rusya ve Çin eksenli Avrasya algısı Erdoğan’ın kendi iktidarı için öngördüğü konjonktürel beka öncelikleri ile üst üste çakışıyordu. Dolayısıyla 15 Temmuz gecesinin yarattığı siyasal psikolojiye ideolojik ve siyasal bir elbisenin geçirilmesi çok zaman almadı. Bu siyasal-ideolojik konumlanmanın merkezinde milliyetçi-ulusalcılık var oldu. Bunun dış politikada yansıması Batı karşıtlığı ile Rusya ve Çin’e yakınlaşma şeklinde tezahür etti. Tabii ki bütün bunlarla paralel ilerleyen iktidarın şahsileşmesi süreci son derece hızlandı.

 

Dış politika karar alma süreçlerinin tümüyle Cumhurbaşkanlığı’na endekslenmesi hem tepkiselliği artırdı hem de dış politikanın ihtiyacı olan çok boyutlu bakış açısını sınırlandırdı. Artık tüm ülkelerle ilişkiler Erdoğan iktidarının kalıcılığına getireceği fayda/zarar prizmasından algılanmaya başlandı. 16 Nisan 2017 referandumundan önce Hollanda’da yaklaşan seçimler nedeniyle Türkiye’nin kampanya programını bir hafta ertelemesi talebinin reddedilmesinin tek nedeni bu ülke ile yaşanacak gerilimin referandum sonuçlarına muhtemel olumlu katkısı idi. Bu amaçla Türkiye’nin bir bakanının korumalarının hakarete varan bir tavırla derdest edilmeleri, araçlarının çekicilere yüklenmesi sadece içeriye muhtemel yansımaları açısından anlamlıydı.

 

Nitekim 16 Nisan referandumunda son 15 gün içerisinde özellikle Avrupa ülkeleri ile yaşanan diplomatik gerilim sonuç üzerinde belirleyici bir etkide bulundu. Yurtdışındaki oy kullanma sürecinde hem katılımın artması hem de evet oylarının yurtiçi oyların çok üzerinde olmasında bu diplomatik gerilim stratejisi rol oynadı. Son tahlilde Hollanda ile ilişkiler de bir süre sonra düzeldi ve büyükelçiliğe  15 Temmuz darbesinin kilit isimlerinden Mehmet Dişli’nin kardeşi Şaban Dişli atandı. Uzun vadede yaşananların Türkiye’nin algısına etkisi ve süreç içerisindeki ekonomik kayıp ise Erdoğan açısından ihmal edilebilir bir unsur olarak görüldü. 

 

15 Temmuz sonrası siyasi ittifak haritasının Türkiye’nin dış politika ittifaklarına yansımasının en belirgin başlıklarından biri ise Kürt meselesinde yaşandı. ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından gerilimli başlayan Erbil ilişkileri bir süre sonra Ankara için en vazgeçilmez unsurlardan biri haline gelmişti. Aynı anda hem Washington hem Bağdat’ı by-pass eden bir enerji anlaşmasına kadar uzanan ilişkiler darbe girişimi sonrası güvenlik önceliklerinin ve MHP ile ittifakın kurbanı oldu.

 

Bir dönemin önemli ortaklarından Neçirvan Barzani uzun süre Ankara’ya ayak basamadı. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bayrağına dair MHP kadrolarındaki fobi Celal Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olarak Ankara’da ağırlanması ile aşılan korkulara Türkiye’yi geri götürdü.

 

Darbe sonrası psikolojinin Avrupa ile ilişkilere de maliyeti oldu. Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığında son noktasına kadar getirilen vizesiz Avrupa hayali; Avrupa’nın darbe girişimine karşı sessizliği, FETÖ mensuplarının Avrupa’da güvence bulması ve milliyetçi-ulusalcı ittifak dinamiklerine takıldı. Türkiye hem mülteci anlaşması ile üstüne düşenleri yapmış hem de karşılığında alması gereken en önemli karşılığı alamamış oldu. Kaldı ki içerde konsolidasyon ve güvenlik sağlamanın yolu Avrupa’ya isteyenin vizesiz gidebilmesinden değil bilakis içerde kalmasından geçiyordu. Seyahat, ifade, örgütlenme özgürlükleri de darbe sonrası iktidarını güvence altına almak zorunda olan ve tam da bu özgürlükleri kendine paravan yaparak birçok alana sızmayı başarmış bir örgütle mücadelede etmesi gereken yönetim için ayak bağından başka bir şey değildi.

 

Sanki dış politikada bir el sürekli olarak CTRL-Z tuşuna basıp birçok adımı geri alıyordu.

 

Libya politikası bu güç temerküzünün ve hızlı karar alma sürecinin istisnalarından olarak görülebilir. Tümüyle bambaşka bir süreç işlemiş olmasa da konu ile ilgili özellikle Dışişleri Bakanlığı’nın Ankara’nın tezlerini anlatırken ne kadar öne çıktığına, yayınlanan teknik haritalara, geliştirilen söylemlere bakıldığında Libya konusunda anlık ve kişisel kararlardan daha ziyade Türkiye’nin jeopolitik önceliklerinin rol oynadığı görülebilir. Bu da her ne kadar kutsallaştırılarak hatadan münezzeh ve la-yüs’el bir olgu haline getirilmek istense de devlet aklının, yani nihai karar verici siyasi iradenin önüne kurumsal mekanizmalar tarafından getirilen seçeneklerin iktidarı iradesi ve tercihi ile rasyonel bir çerçeve içerisinde uygulanmasının önemini gösteriyor.

 

Operasyonlarla Toparlanan Ordu, Orduya Endekslenen Diplomasi

 

Dış politikanın en önemli araçlarından olan Silahlı Kuvvetler 15 Temmuz darbe girişiminde iki açıdan büyük yara aldı. Darbe girişiminin başarısız olmasının da etkisi ile ordunun tartışılmaz ve herkesin güvendiği kurum olma ayrıcalığı zarar gördü. Daha önceki darbelerin başarılı olması ile hiçbir şey olmamış gibi süren ordunun vazgeçilemez bütünleştiriciliği tartışma konusu haline geldi. Genelkurmay Başkanı’nın darbede yer almadığının kanıtı olarak darbecilerle yaşadığı arbedede boğazında oluşan ip izlerine bakılır hale geldi. Sivil-asker ilişkilerinde ilk kez sivil otoritenin bu derece net galip gelmesi, biten kavgada ordunun imajını ciddi anlamda zedeledi. Darbeci askerleri hayatı pahasına engelleyen diğer askerlerin varlığı ve kahramanlıkları bu zararı dengelese de ordunun içinde bulunduğu durumdan çıkmasına yetmedi.

 

Ordunun diğer kaybı ise sayısal olarak büyük miktarlarda eğitimli personelin darbeye katılımı ve FETÖ bağlantısı nedeniyle bir anda tasfiye edilmesi ile yaşandı. Özellikle FETÖ ile mücadelenin olmazsa olmazı belinde silah olan mensuplarından kurtulmaktı. Bir ara F-16’ları uçuracak yeterli pilotun olmadığı bile tartışılır hale geldi, özel şirketlere geçen pilotlar geri çağrıldı. Ergenekon soruşturmaları ile bir tarafın bir ölçüde tasfiye ya da pasifize edildiği orduda diğer bir taraf da FETÖ üyeliği gerekçesi ile tasfiye edilince ortaya büyük bir yetişmiş personel açığı çıktı.

 

Tam bu sırada darbe girişiminden henüz bir ay geçmişken başlayan Fırat Kalkanı harekâtı ve arkasından gelen sınır dışı operasyonlar orduyu hem içerde toplum gözünde yeniden eski yerine oturttu hem de arazide sağlanan başarılar ile ordunun kendine güvenini yeniden kazanmasını sağladı. Sınır ötesi harekatlar dış politikada sağladığı avantajın ötesine geçerek ordunun iç kamuoyundaki meşruiyet restorasyonunda büyük rol oynadı.

 

Silahlı Kuvvetlerin kendi içinde toparlanmasını ve toplum nezdinde yeniden itibar kazanmasını sağlayan sınır dışı operasyon unsuru bir süre sonra içerde büyük bir tasfiye ve mücadele sürecindeki Erdoğan için de vaz geçilmez bir araca dönüştü. Kamuoyundaki muhalif sesleri susturamasa da duyulmasını engelleyen, muhalefetin alternatif siyaset üretme kapasitesini büyük oranda kısıtlayan sınır ötesi harekatların iç siyasetteki karşılığı günün sonunda diplomasideki yerinin önüne geçti.

 

Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin sınır ötesi operasyon kapasitesinin mevcut ittifak denklemi içinde sınırlarını gösteren ilk işaret olsa da içerde 31 Mart yerel seçim mağlubiyetinin yaralarının sarılmasını sağladı. En son İdlib’de Türk askerlerinin Rusya tarafından şehit edilmesi ise ilerde geri çekilip değerlendirildiğinde Rusya ile yakınlaşmanın ve bölgede sert güç kullanmanın maliyetleri konusunda kritik bir eşik olacak. 

 

Sonuç

 

Dış politika oluşumu ve yürütülmesi açısından son on yıllarda yaşanan hızlı diplomatik süreçlere ve gelişen iletişim imkanlarına rağmen zamana ihtiyaç duyan bir alan. Nasıl ki Akdeniz’deki egemenlik alanları, Kıbrıs dosyası, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü, çevre ülkelerdeki müzahir toplulukların çıkarları gibi konular anlık gelişmelerden çok geçmişi en az on yıllara dayanan dinamiklere bağlı ise bu konulardaki kazanım ve kayıplar da anlık kriz yönetimi kadar istikrarlı ve tutarlı uzun dönemli politikalar ve vizyoner bir bakış gerektiriyor.

 

AK Parti özellikle iktidarının ilk döneminde Türkiye’nin geçmiş birikimini ve önceliklerini devlet bürokrasisinin hantal bakış açısından kurtararak ama oradaki bilgi ve tecrübe birikimini de ihmal etmeden harekete geçirebilmişti. Gelinen noktada ise statükocu ve hiçbir şeye karışmama üzerine kurulu korumacı politikadan her şeye iktidarın kişisel önceliklerine göre ani müdahaleye savrulan güvenlikçi bir yaklaşıma esir oldu. Bunun gerçekleşmesinde de 15 Temmuz, gerek geleneksel ittifak ülkelerinin seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı dolayısıyla Türkiye’yi yalnız bırakması nedeniyle, gerek sonrasında Erdoğan’ın kişisel bekası için güç temerküzüne zemin hazırlaması ile gerekse de içerde oluşan ittifakları ve kurumsuzlaşma süreçlerini tetiklemesi ile büyük rol oynadı.

 

ABD 15 Temmuz gecesi bekle-gör politikası ile Türkiye ile ilişkilerine yapısal olarak zarar verdi. Rusya her türlü işbirliğini gerçekleştirebildiği bir aktöre sahip çıkarak, asırlardır jeopolitiğin ve tarihsel dinamiklerin izin vermediği bir işbirliği seviyesi yakaladı.

 

15 Temmuz darbe girişimi iktidarı bir yanda elde ettiği büyük kredi ve zafer ile güçlendirirken diğer yanda görünür hale getirdiği kırılganlık ve dış müdahaleye açıklık ile çok daha riskli bir döneme de kapı açtı. 15 Temmuz’un üzerinden 4 yıl geçmişken özellikle iç siyasette demokratik yollarla yaşanabilecek bir değişim birçok sorunun çözümünü ve restorasyonunu göreceli olarak kısa vadede mümkün kılabilir. Ancak dış politikada diğer aktörlerin tavırları, o zamana kadar kaybedilen mevzilerin tekrar kazanılmasının gerektirdiği zaman ve içerde sular durulmadan dış politikada adım atmanın vakit alacağı gerekçeleri ile aynı süreç daha fazla vakit ve çaba isteyecektir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.