2024’te Nasıl Bir Ortadoğu? – I: “Arap Baharı” Coğrafyası

Bölgedeki mevcut kaos ortamının oluşmasında önemli bir rolü olan “Arap Baharı” protestolarını doğuran dinamiklerin halen canlı olduğu Ortadoğu’da, yakın bir gelecekte bu fay hatlarının yeniden hareketlenmesi kimseyi şaşırtmamalı.

Birkaç yazıdan oluşmasını planladığım bu seride, 2024 yılında da bölgesel ve uluslararası dengeleri büyük ölçüde etkileme potansiyeline sahip olan Ortadoğu coğrafyasına odaklanmayı planlıyorum. Bunu yaparken hem bir önceki yıldan/yıllardan gelen kümülatif ve yıllara uzanan sorun ve çatışma odaklarını hem de yeni ortaya çıkabilecek bazı potansiyel ihtilaf noktalarını ele almaya gayret edeceğim.

 

Serinin ilk yazısında, 2010 yılı sonunda başlayan ve tüm Ortadoğu ölçeğinde büyük siyasi ve toplumsal çalkalanmalara yol açan “Arap Baharı” coğrafyasının genel bir özetini ortaya koyup, 2024 yılında bu ülkelerde ve toplumlarda görebileceğimiz çeşitli gelişmelere odaklanacağım.

 

Öncelikle süreçlere dair birkaç hususu vurgulamakta ve bunun üzerine değerlendirme yapmakta fayda görüyorum:

 

a) Ortadoğu halklarını edilgen gösteren ve “Arap Baharı” gelişmelerini tümüyle “Batı/ABD oyunu” olarak gören yorumları süreci açıklamaktan son derece uzak, önyargılı, konspiratif ve saygısız buluyorum. Halklar büyük ölçüde bir bedel ödeyerek sokaklara çıktı, yıllardır biriken siyasi ve ekonomik sorunlara tepkisini ortaya koydu ve bunun sonucunda kendi iradelerinin peşinden gittiler. Bu yönüyle, modern dünya tarihinde gördüğümüz isyanlar, başkaldırılar, devrimler sürecinin sosyolojik bir devamıdır bu hareketler.

 

b) Bununla birlikte, bölge ülkeleri ve uluslararası güçlerin sürecin başından itibaren, sokaklara çıkan halkların talep ve öfkelerini yönlendirip farklı hesaplar içine girdiklerini de göz ardı etmiyorum. Hatta süreç başlamadan önce bazı Batılı başkentlerde buna dair çeşitli senaryoların tartışılmakta olduğunu da gözlemleme imkânı buldum. Fakat bu kadar geniş bir coğrafya ve aylar süren milyonluk gösterileri düşününce, bu “planların” sahadaki gerçekliği ne kadar yönlendirebileceği şüphelidir.

 

Bu noktada, hadiseler-planlar arasındaki causality/nedensellik bağında büyük bir sorun olduğu ve komplo teorileriyle bu bağın açıklanmaya çalışıldığı kanaatindeyim. Bundan dolayı bölge tarihini, sahadaki sosyolojiyi ve halkların iradesini görmezden gelen bu tür makro kurgusal yorumları ciddiye alınır bulmuyorum.

 

c) Bilhassa 2010-11 döneminde Tunus’tan Bahreyn’e, Mısır’dan Suudi Arabistan’a kadar geniş bir ölçekte yaşanan ve siyasi ve mezhepsel çıkış noktalarından bağımsız olarak otoriter rejimlere karşı uluslararası toplumun sempati duyup desteklediği halk hareketleriyle, 2014-15’ten sonra kısır mezhep çatışmalarına dönen ve uluslararasılaştıkça terör ağına düşen marjinalleşmiş hareketleri birbirinden ayırıyorum. 

 

Bugün “Arap Baharı” denilince daha ziyade terör örgütleri ve mezhep çatışmalarıyla anılan süreç, ilk ayları itibarıyla daha barışçıl ve farklı toplumsal kesimleri de kapsayıcı nitelikteydi ve yılların biriktirdiği sorunlara karşı meşru bir öfkeyi yansıtıyordu.

 

d) Uluslararası toplum vakit ilerledikçe, aynı dönemde başlayan ve birbirinden etkilendiği açık olan halk hareketleri arasında bariz bir ayrım yaptı. Örneğin Libya, Suriye, Tunus gibi otoriter rejimlerdeki Sünni tabanlı hareketler desteklenirken Bahreyn, Suudi Arabistan, Yemen gibi toplumlardaki Şiilerin talepleri ve öfkeleri görmezden gelindi. Bu yapılırken de İran’ın bölge ölçeğindeki toplumsal mühendislik hesaplarına vurgu yapıldı, ancak Körfez’deki zengin Arap yönetimlerinin bölgesel hesapları görmezden gelindi (Türk siyasal elitleri ve kamuoyu da bu ikircikli tavrın istisnası değil). 

 

Dolayısıyla bölge ülkelerindeki siyasa yapıcılar ve uluslararası kamuoyu açısından, asıl derdin “demokratikleşme ve halkların meşru talepleri” olmadığı, bunların kullanışlılığına göre pey sürülen içi boş argümanlar olduğu görüldü.

 

***

 

2024 yılından 2010-11 dönemine ve geleceğe bakıldığında, bazı temel hususları geleceğe dair tahmin ve yorum olarak not etmekte fayda görüyorum. Buradaki genel faktörlere ilaveten, ülke bazlı değerlendirmeleri ise müteakip yazılarda daha ayrıntılı olarak okuyucuların dikkatine sunmak niyetindeyim.

 

1. “Arap Baharı” gelişmelerini ve halkların yıllardır biriktirdiği öfkeyi sokaklara döken siyasi, ekonomik, jeopolitik ve toplumsal ihtilaf dinamikleri halen olduğu gibi canlılığını koruyor. 

 

Örneğin Mısır’da İhvan-ı Müslimin ve dindar halk yığınlarının tepkisi 2013 darbesiyle bastırılsa da bu öfkeyi doğuran dinamikler ve toplumsal fay hatları halen canlı. Keza Suriye’nin Sünni şehirli ve kırsal toplumuyla Baas yönetimi arasındaki mesafe, 1982 Hama-Humus olaylarının ardından, 13 yıldır süren iç savaşla daha da keskinleşmiş durumda. Bahreyn ve Suudi Arabistan başta olmak üzere, Körfez Şiilerindeki huzursuzluklarınsa askeri yöntemlerle bastırılsa da tümüyle ortadan kalktığını söyleyebilmek mümkün değil.

 

Dolayısıyla, benzer bir kitlesel öfke ve sokak protestoları dalgasında, bu fay hatlarının yeniden hareketlenebileceğini öngörmek için, modern Ortadoğu tarihini ve ülkelerin toplumsal yarılma dinamiklerini biraz olsun bilmek kâfi.

 

2. Bölgede genel anlamda azınlık olan ancak bazı ülkelerde yüzde 60’ları bulan nüfus oranıyla çoğunluğu teşkil eden Şiilerin politik hareketlenmeleri açısından üç önemli dönüm noktasından bahsedilebilir: 1979 İran Devrimi, 2003 Irak İşgali ve 2010-11 Arap Baharı protestoları.

 

Bu üç kritik süreçten önce sınır-aşan etki potansiyeli büyük ölçüde kısıtlı olan Şiilerin, zaman içinde ve bu üç önemli dönemeçle birlikte bölge siyasetini şekillendirme kabiliyetlerinin önemli ölçüde arttığı dikkat çekiyor. Bu durum, bölgedeki Sünni rejimlerle her an gerilme potansiyeli taşıyan bir çatışma dinamiği üretiyor ki Irak, Lübnan, Suriye, Yemen gibi bölgelerin yanı sıra Körfez’deki Şii azınlık/çoğunluklu toplumlarda bunun yansımalarını önümüzdeki dönemde daha sık görmemiz olası.

 

3. İran’ın Suriye, Lübnan, Irak, Yemen gibi Şiilerin yönetimde olduğu veya çoğunluğu teşkil ettiği ülkelerde, vekil güçler aracılığıyla veya doğrudan elde ettiği güce ilaveten, İsrail ile Filistinliler arasında 2023 Ekim ayından itibaren hareketlenen çatışmalar ve işgal olgusunun, bölgede zaten gergin olan güvenlik ortamını daha kritik bir seviyeye getireceği aşikâr. Bunun öncelikli olarak Lübnan, Suriye, Yemen ve Irak’taki güvenlik durumunu zorlayacağı, ikinci olarak da Mısır ve Ürdün gibi Filistin topraklarıyla komşu ve nispeten daha “istikrarlı” toplumlarda çeşitli hareketlenmelere yol açabileceği tahmine müsait. 

 

ABD’de 2024 Kasım ayındaki başkanlık seçimlerinin sonuçlarına göre Suriye’nin kuzeyindeki ABD askeri varlığının geleceğinin belirleneceğini, Yemen’deki İran destekli Husilerin askeri hareketliliğine paralel olarak bu ülkeye dönük saldırıların ve olası bir işgalin de gündemde olduğunu not etmekte fayda var.

 

***

 

Özetlemek gerekirse, bölgedeki mevcut kaos ortamının oluşmasında önemli bir rolü olan “Arap Baharı” protestolarını doğuran dinamiklerin halen canlı olduğu Ortadoğu’da, yakın bir gelecekte bu fay hatlarının yeniden hareketlenmesi kimseyi şaşırtmamalı. Buna ilaveten, bölgesel güçler arasındaki sert rekabet ve uluslararası güçlerin bölgeye dair plan ve angajmanlarına paralel olarak, Ortadoğu’nun 2024’te de gündemin üst sıralarında yer alacağını söyleyebiliriz.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.