23 Nisan’ın Hatırlattıkları

Meclisin açılışının birinci yıldönümü olan 23 Nisan 1921 tarihinde verilen önerge ile 23 Nisan “Millî Bayram” ilan edildi. Kanun tasarısında, egemenlik bayramı ifadesi geçmediği gibi çocuklara dair bir gönderme de yoktu. Kutlamalar ancak bir yıl sonra Ankara merkezli olarak gerçekleştirilecekti.

23 nisan

Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Meclis’in açılışının 104’üncü yılı. İki bayram bir arada; birisi egemenlik diğeri çocuk bayramı. Egemenlik gibi modern siyasetin merkezi kavramı ile siyasi rüştünü ispatlamayan, mümeyyiz olmayan çocuklara ait bayramın aynı anda kodifiye edilmesi biraz şaşırtıcıdır. İki bayramın nasıl tesis edildiğine baktıktan sonra I. Meclis tecrübesine dair kısa bir gezinti bazı çağrışımlara alan açabilir.

 

23 Nisan ve Çocuk Bayramı…

 

Meclis’in açılışının birinci yıldönümü olan 23 Nisan 1921 tarihinde verilen önerge ile Meclis’in ilk açılış günü (yevm-i küşad) olan 23 Nisan “Millî Bayram” ilan edildi. Kanun tasarısında egemenlik bayramı ifadesi geçmediği gibi çocuklara dair bir gönderme de yoktu. Kutlamalar ancak bir yıl sonra Ankara merkezli olarak gerçekleştirilecekti. Kanun tasarısında bayramın özel bir isme sahip olmaması neticesinde kutlamalar, Meclis Bayramı, İstiklal Günü gibi muhtelif isimler ile kamuoyunda karşılık bulmuştu. Konuyla ilgili Mehmet Ö. Alkan’ın Toplumsal Tarih dergisinde kaleme aldığı makalesinden (S.208/2011) öğrendiğimize göre, aynı günlerde farklı bir kutlama da mevcuttur. Kutlamanın adresi, kökleri İstanbul’a, II. Meşrutiyet dönemine giden, daha sonra Ankara’da kurulacak yeni bir örgütlenmenin uhdesine girecek Himaye-i Etfal Cemiyeti’dir. Cemiyet ilk kez Osmanlı’da Balkan Harbi ve Dünya Savaşı’nda mağdur olan daha sonra Millî Mücadele’de kayıp yaşayan ailelerin çocukları adına kurulan bir dayanışma ve yargım örgütüydü. Cemiyet, yardım faaliyetleri konusunda Meclis’ten yasal imtiyaz elde edecekti. Yardım toplayan, rozet ve pul satışı yapan Cemiyet, 23 Nisan gününü önce “himaye-i etfal” daha sonra “çocuk günü”, 1927 yılından sonra ise “çocuk bayramı” olarak kutlayacaktır. 1929 yılından itibaren Çocuk Bayramı, “çocuk haftasına” dönüşecek, çocuklar eğlencelerin yanı sıra Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere devlet ricalini ziyaret edeceklerdi. 1933 yılından itibaren gösteriler stadyumlara taşınmış, resmî bir kimliğe bürünmüş, Millî Eğitim Bakanı Reşit Galip’in yazdığı “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım…” diye başlayan ant hep bir ağızdan okunmuştur (Alkan, 2011: 54-60). 1930 öncesinde büyük oranda kurumsal ve yasal düzlemde sistemi kodlayan Kemalist rejim, 1930 sonrasında özellikle de 10’uncu yılında kendisini geniş kitlelere anlatmaya çalışmıştır. Sivil bir inisiyatif olarak başlayan “Çocuk Bayramı” da bu bağlamda önemli bir işlev görmüş, geniş kesimlerin sisteme entegre edilmesini sağlanmıştır. Kuruluşunun ilk yıllarında kendisine karşı var olan kalkışmaları bertaraf eden, ideolojik kimliğini kurumsal hale getirmeye çalışan rejim, artık hegemonik bir forma bürünecek ve kitlelerin rızasını devşirecektir.

 

Bu tarihlerden itibaren aynı gün iki ayrı bayram birlikte, biri yasal, diğeri yarı-formel, rejimin gölgesinde birlikte icra edilecektir. 1935 yılında millî bayramları düzenleyen yasal düzenlemeye bakıldığında “23 Nisan” Meclis’in açılışına işaretle “Ulusal Egemenlik Bayramı”dır. Yasada çocuk bayramıyla ilgili bir husus yoktur. Alkan’ın ifade ettiği üzere muhtelif idari düzenleyici işlemler uzunca yıllar “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” ifadesini, yasal bir üst norma sahip olmadan birlikte kullanmıştır. Konunun yasal bir mahiyet kazanması, parlamentoya el koyan, demokrasiyi askıya alan, egemenlik ilişkilerine tecavüz eden 12 Eylül askeri idaresinin “Millî Egemenlik Bayramı”nı kutlamak zorunda kalması ile gerçekleşecektir (Alkan, 2011:54). Konunun çözümü, fiilen birlikte kutlanan iki bayramın yasal düzeyde bir araya getirilmesidir. 23 Nisan Çocuk Bayramı’nın, doğrudan Atatürk tarafından çocuklara armağan edilmediği, fiili bir durumun tarih yazıcılığı çerçevesinde siyasi bir düzleme çevrildiği, daha sonra ise kaderin cilvesi hukuk dışı bir iktidar tarafından yasal bir çerçeveye oturtulduğu görülmektedir. 

 

Modern Devlet, Egemenlik ve I. Meclis

 

Egemenlik, modern siyasetin merkezi kavramlarından birisidir. Avrupa coğrafyasında, dinsel düşüncenin hâkim olduğu klasik rejimi ortadan kaldıran modern siyaset, hâkimiyeti feodal düzenin aktörleri dışında mutlak, tek ve devredilemez bir otorite olan ulus-devlete devretmiştir. Liberalizm ve milliyetçiliğin belirlediği modern güç ilişkileri, imparatorluk düzenlerini yerinden oynatmış ve dünya sistemi yeni bir görünüm kazanmıştır. Modernitenin estirdiği sert rüzgâr Osmanlı İmparatorluğu’nu da tesiri altına alacak ve klasik düzen yapı-bozuma uğrayacaktır. Savaş meydanlarında alınan yenilgiler, aradaki farkın askeri gerilikle ilgili olduğu görüşünü ön plana çıkarmış olsa da meselenin çok daha derin ve tafsilatlı olduğu kısa süre içerisinde anlaşılacaktır. Kameralist düzenin bir yansıması olan Osmanlı yenileşmesi bir tarafta merkeziyetçi düşünceyi ve buna bağlı kurumları tadil ederken diğer yandan temsil mekanizmaları inşa etmiştir; merkez güçlerin tahkim edilmesi ile merkez-kaç kuvvetlerin pozisyon kazanmaları eşzamanlıdır. Fakat yenileşme/modernleşme sürecinin devletin ayakta tutulması, kurtarılması noktasında alan bulması ile merkeziyetçi kurumlar her zaman bir adım önde olmuşlardır. I. ve II. Meşrutiyet döneminin oluşturduğu temsil mekanizmalarından sonra Cumhuriyet’in hemen öncesinde tertip edilen I. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) hem kurucu bir irade olarak devletin inşasında rol almış hem de demokratik söylemin ortaya konulmasında kritik bir görev üstlenmiştir. 

 

Yakın zaman önce Türkiye’de önde gelen bir politikacının sarf ettiği “Türkiye Cumhuriyeti sandıkta kurulmamıştır. Türk tarihi sandıkta yazılmamıştır” ifadesi, Meclis’in açılış yılından bir asır sonra geri dönüp bakmayı zorunlu kılmaktadır. Öncelikle altı çizilmesi gereken husus, bu okuma biçiminin egemenlik düşüncesi ve onda mündemiç olan modern demokratik düşüncenin dışında büyük oranda hikmet-i hükümet düşüncesine dayanıyor olmasıdır. Hikmet-i hükümet felsefesine göre devlet, kendinden menkul, temsil ilişkilerinin dışında yaptığından sual edilemez, hikmetli ve bir o kadar efsunlu bir kişiliktir. Bu anlayışa göre siyaset, yurttaşların kapasitelerinin dışında herkesin harcı olmayan bir iştir. Türkçeye “devlet aklı” olarak da çevrilen hikmet-i hükümet düşüncesi bir başka ifade ile demokrasiye mesafeli devletçi siyasi geleneği temsil etmektedir. Devlet, onu oluşturan yurttaşların genel iradesi ve siyasi tercihinin dışında özerk, ulaşılması güç, metafizik bir aygıttır. Gücünü sandıktan, demokratik usullerden değil bizatihi kendisinden alır. Onu besleyen şey, gelenek, tarihsel anlatılar, millî inançlar ve metafizik kişilerdir. Anayasal devlet ya da bir başka ifade ile sınırlı devlet felsefesi karşısında olan hikmet-i hükümet düşüncesi büyük oranda otoriter düşüncenin yansımasıdır.

 

Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti kurucu gücünü nereden almaktadır? Hiç şüphesiz güçlü devlet geleneğine sahip her Türk devleti, tarihsel anlatılara dayalı aşkın bir devlet mitosunu geçmişinden bulabilir. Buna İmparatorluk bakiyesi Türkiye Cumhuriyeti de dahildir. Fakat I. TBMM tecrübesini oluşturan damarlar ve üç yıllık yasama dönemi hesaba katıldığında, bir başka ifade ile mitoslar yerine somut olgulara bakıldığında, karşımızda demokratik iradeyi benimsemiş kurucu bir güç çıkmaktadır. 

 

Öncelikle, I. Meclis iki ana seçim üzerinden ihdas edilmiştir. Birincisi, 1919 sonunda yapılan Misak-ı Milli’yi kabul edecek olan Meclis-i Mebusan seçimleridir. Bu son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına katılan mebuslar, İstanbul’un işgali sonrasında güç ilişkilerini Anadolu’ya taşımışlardır. Bir diğeri ise Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mart 1920 tarihinde, Anadolu’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanması için yaptığı seçim çağrısıdır. İki seçimden gelen isimler ile Malta’dan sürgünden dönen kişiler I. TBMM’nin açılması ve görev yapmasında önemli rol üstlenmişlerdir. I. Meclis’i tahkim eden bir diğer demokratik güç, Anadolu’nun muhtelif yerlerinde tesis edilen ve daha sonra Ankara’ya iletilecek olan yerel kongre iktidarlarıdır. 

 

Devlet teorilerinde kabul edilen hususlardan birisi yasama iradesinin devlet iradesinden önce geldiğidir. Bu durum yasama organının kurucu iradesine tekabül etmektedir. I. TBMM ve sahip olduğu konvansiyonel meclis iradesi, anayasa ve devlet ihdas etme noktasında asli kurucu rol üstlenmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşu II. TBMM dönemine tekabül etmekle birlikte egemenliğin 1921 Anayasası ile doğrudan ilk kez millete verilmesi, saltanatın ilga edilmesi ve sahada bizatihi Millî Mücadele’nin yürütülmesi I. TBMM’nin kurucu rolüne işaret etmektedir. Diğer yandan üç yıllık yasama dönemi içerisinde yasama gücünü kişisel iktidarlar ya da zümrelerden kıskançlıkla koruyan meclis iradesi demokratik kültürün tohumlarını ekmiştir. Mustafa Kemal Paşa karşısında kurulan II. Grup’un icra vekillerinin seçimi, Meclis Başkanı’nın konumu, Başkumandanlık Kanunu, İstiklal Mahkemeleri ile temel hak ve hürriyetler konularında gösterdikleri duyarlılık sahip oldukları liberal-demokratik hassasiyetin bir tezahürü olarak okunabilir (Demirel, 2005:169-181). Resmî tezlerin aksine II. Grup, siyasi strateji bakımdan Mustafa Kemal Paşa’nın başını çektiği I. Grup ile aynı hedefi paylaşmakla beraber yasama iradesi ile demokratik hakların korunması konusunda tarafgirlik göstermiştir. Oluşan bu muhalif tecrübe, kurulacak yeni rejimin özünü oluşturmuştur. I. TBMM’yi besleyen demokratik irade ile barındırdığı çoğulcu kimlik yeni devletin kuruluşunda başat rol oynamıştır. Her ne kadar erken öten horozun başı kesilmiş olsa da atılan tohumlar kısa sürede filiz verecektir.  

 

Sonuç Yerine…

 

Türkiye, bayramlar konusunda sistematik çalışan bir ülkedir. Ulusal bayramlar, görece halkın ekseriyetinde kabul görmekle birlikte yarı-resmî korporatif bir tasnif mevcuttur. Örneğin, 23 Nisan çocuklara, 1 Mayıs emekçilere, 19 Mayıs gençlere, 30 Ağustos askerlere, 29 Ekim cumhurun resmî yüzüne işaret etmektedir. En son eklenen ulusal bayramımız 15 Temmuz “Demokrasi ve Milli Birlik Günüdür”. 15 Temmuz, darbe girişiminin bertaraf edilmesi, milli iradenin muhafazası noktasında bir bayram olmakla birlikte yaşanan can kayıpları cihetiyle aynı zamanda hüzünlü bir gündür. Diğer yandan, darbe sonrası yaşanan, oldukça geç bir şekilde telafi edilen ya da edilemeyen kimi haksızlıklar, mağduriyetler, uzunca süredir tesis edilmeye çalışan devlet-toplum ilişkisinde önemli yaralar açmış, var olan fay hatlarını tetiklemiştir. Bu bağlamda, ülkenin önemli bir kesimi konuyu belli bir görüş ile özdeşleştirip bugüne dair tertip edilen kutlamalardan özenle uzak durmaktadır. 

 

Bayramları bayram yapacak olan husus, resmî geçitler, fener alayları, tek-tip giysiler, enerjisini yitirmiş söylevler, çakarlı araç gezintileri, dinî içerikli siyasi nutuklar ya da marşlar değil yurttaşların belli müşterekler etrafında bir araya gelebilmesi, müreffeh bir ülkenin tesis edilmesi ve en önemlisi adalet duygusunun tesis edilmesidir. Çocukları, gençleri, çalışanları ve bir bütün olarak cumhuru güçlü kılacak olan husus, “demosun”, yani halkın iradesinin yönetime yansımasıdır. Bu ise demokratik yöntemler ve güçlü/dengeleyici kurumsal yapılar ile mümkündür. Gerçeklikten kopuk tarih yazıcılığı ise özenle uzak durmamız gereken metodolojik husustur. Cumhuriyet’in arifesinde var olan üç yıllık kurucu demokratik irade bizlere ışık tutacak muhkem bir kale olarak yerini almıştır. Soyut çözümlemeler ya da tarih yazıcığının kurguları yerine her bir anı gerçeklik ile dolu olan bu tecrübeye kulak kabartmak bizleri daha güzel günlere taşıyacaktır. 

 

Kaynakça

 

Mehmet. Ö Alkan (2011), “23 Nisan’ın Gayr-ı Resmî Tarihi”, Toplumsal Tarih, s.208, s.52-62.

 

Ahmet Demirel (2005), Milli Mücadele Döneminde Birinci Meclis’teki Liberal Fikirler ve Tartışmalar, MTSD Liberalizm, İstanbul: İletişim Yayınları.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.