7 Ekim Sonrası Çin’in Diplomasi Dili

Hamas’ın 7 Ekim saldırısının Çin istihbaratınca da beklenmedik bir gelişme olarak karşılanmış olması kuvvetle muhtemel. Peki, şartları radikal biçimde değiştiren eylemi müteakip Çin’in meseleye yaklaşımının ana hatları nasıl tezahür etti?

çin hamas

İran için, hatta Hamas’ın siyasi kanadı için bile sürpriz olduğu söylenen 7 Ekim taarruzunun Çin istihbaratınca da beklenmedik bir gelişme olarak karşılanmış olması kuvvetle muhtemel. Dengeleri değilse bile şartları radikal biçimde değiştiren eylemi müteakip Çin’in meseleye yaklaşımının ana hatları nasıl tezahür etmekteydi?

 

9 Ekim’de Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning, Pekin’de düzenlenen günlük basın toplantısında Batılı ülkelerin aksine mutedil bir dil kullanıyordu: “Şiddete ve saldırganlığa karşıyız, bunun bölgeyi istikrarsızlığa sürükleyeceğine inanıyoruz. Çatışmalara son verilmeli. Uluslararası toplum, gerilimi düşürecek adımlar atmalı” derken Hamas’ı kınayan bir ifade kullanmaktan sakınıyordu. “Uluslararası toplum, acilen harekete geçerek erken bir çözüm ve yakınlaşma için gereken adımları atmalıdır. Çin, bu yöndeki çabalara destek için uluslararası toplum ile birlikte çalışmaya hazırdır” şeklindeki ifadeler de ateşe körükle gitmekten oldukça farklı bir mahiyetteydi.

 

Gazeteciler tarafından, İsrail’in Pekin Büyükelçiliği’nce yapılan “Çin’in, İsrail’in iyi dostu olduğu, Filistinlilerin eylemlerini kınayacaklarını umduğu” mahiyetindeki açıklamaya dair görüşü sorulduğunda ise Çin’in eşitlik ve adaletin yanında, hem İsrail’in hem Filistin’in dostu olduğunu söyleyip kınama beklentisini açıkça boşa çıkartıyordu. “Sorunun çözümünün tek yolu, iki devletli çözümün uygulanması ve bağımsız Filistin devletinin kurulmasıdır” diyerek de İsrail’in duymak istemeyeceği başka bir hususa dikkat çekiyordu.

 

Takip eden günlerde İsrail Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ise Hamas’a yönelik “açık bir kınamanın” Çin’in resmî açıklama ve basın bildirisinde yer almamasından “hayal kırıklığı duyduklarını” aktardıkları belirtiliyordu. “İsrail’in kendini savunma hakkı”na herhangi bir atfın bulunmayışı da hayal kırıklığının bir diğer sebebi olarak zikrediliyordu. 

 

İsrail’in Hamas’tan intikam adına Gazze’ye yönelik giriştiği katliamların ardından 15 Ekim’de Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Suudi mevkidaşıyla bir telefon görüşmesi yaparak “İsrail’in eylemlerinin meşru müdafaanın ötesine geçtiğini” söylüyor, “Gazzelilere yönelik toplu cezalandırmaya son verilmesi” çağrısında bulunuyordu. Hamas eylemleri için kullanmadığı kavramı genelleme şeklinde bile olsa İsrail eylemleri sonrası kullanması da manidardı: “Çin, insan vicdanını ve uluslararası ilişkilerin temel normlarını ihlal ettiği için sivillere zarar veren tüm eylemleri kınamaktadır.”

 

22 Ekim’de ise yine Wang Yi, bu defa Malezya Dışişleri Bakanı Zambry Abdul Kadir ile yaptığı telefon görüşmesinde tarafları “vicdana bağlı kalmaya”, “uzlaşmayı sağlayarak daha büyük insani felaketleri önlemeye” çağırıyordu. Bundan daha önemlisi ise “Arap ve İslam ülkelerinin meşru taleplerinin yanındayız” ibaresini kullanmasıydı. 

 

Wang Yi, Ekim ayı sona ermeden BM toplantısında ateşkesin ilan edilmesi için en gayretkeş isimlerden biri olarak öne çıkıyordu. Filistin ve İsrail taraflarıyla ayrı ayrı görüşmesinin yanı sıra ABD’li muhataplarıyla da konuyu müzakere ediyordu. Financial Times gazetesine göre ABD’li yetkililer “İran’ı sakinleştirmesi için” Çinli bakan üzerinde baskı kuruyorlardı. Daha önemlisi Pentagon’a bağlı düşünce kuruluşunda çalışan Çin uzmanlarının bile “krizin bütün aktörleriyle dengeli ilişkisi” hasebiyle “Çin’in ılımlı bir arabulucu olabileceğini” ifade etmeleriydi.

 

Atlantik Konseyi’nden Jonathan Fulton ise tam aykırı bir fikri savunarak “Çin meseleyle ilgili ciddi bir aktör değil. Bölgedeki kimse Çin’in çözüme ortak olmasını beklemiyor” diye kestirip atıyordu. Ortadoğu’yla ve dolayısıyla Filistin meselesiyle (“davasıyla”!) sırf kendi jeopolitik çıkarları için alakadar olduğu şeklindeki ithamların da eşlik ettiği analizlerin çokluğundan olsa gerek, Wang Yi ülkesinin Ortadoğu’ya sadece barış getirmek niyetinde olduğunu, “Filistin davasıyla ilgili bencil bir talebinin bulunmadığını” savunma gereği duyuyordu.

 

O dönemde Çin basınında Amerikan hâkimiyeti altındaki dünya düzenine yönelik tenkitlerin öne çıkarıldığına tanık olunuyordu. Amerikalı yetkililer Çin devlet medyasının bu dilinden oldukça rahatsızlardı. “Ulusal ruhu kışkırtarak Ortadoğu’da olanları ABD’nin İsrail’e desteğine bağlamaya çalıştığını” iddia ediyorlardı.

 

Çin gazeteleri ise asıl ABD’yi “yangına körükle gitmekle” suçluyordu. Bunlardan Çin askeri gazetesi PLA Daily, ülkeleriyle ilgili ithamları Ukrayna savaşındaki iddialarla benzeş olmakla niteliyordu. Yine de Çin medyasında 7 Ekim sonrası oluşan havada, ABD hegemonyasını zaafa düşüren ve küresel rolünü azaltan bir işlev gördüğü yönünde iyimser bir yaklaşımın belirgin olduğu söylenebilirdi. Filistin’le Doğu Türkistan veya Tibet arasında kurulmuş olan her türlü bağlantı ve benzerlik ise tartışmalara hiçbir surette dahil edilmiyordu.

 

“Çin Hamas’a Silah Gönderdi” İddiası

 

Perde gerisinde neler yaşandı, İsrail başka hangi hayal kırıklıkları yaşadı ki Ocak 2024’e gelindiğinde Tel Aviv bu defa Hamas’ın Çin yapımı silah ve mühimmat kullandığı iddiasını ortaya atıyordu. İngiliz Telegraph gazetesine adının açıklanmasını istemeyen bir İsrailli istihbarat yetkilisi, düzenlenen operasyonlarda “Hamas’ın elinde birçok Çin menşeli silah ve ekipman olduğunun ortaya çıkarıldığını” söylüyordu. İddialarına marka ve model numaraları sıralayarak somutluk kazandıran yetkili, “QBZ model saldırı tüfekleri ve bunlara takılan özel üretim dürbünlerle QLZ87 model otomatik bomba atarlar”dan söz ediyordu. Liste Çin menşeli dinleme cihazları ve askerî telsizlerle uzuyordu. 

 

İsrail için hayal kırıklığı bitmek bilmiyordu. İstihbarat yetkilisi, “Çin’in bunları doğrudan Hamas’a gönderip göndermediğini bilmiyoruz, bunu inceliyoruz” diyerek aslında bu incelemeyi bir koz olarak kullanacaklarını ima etmiş oluyordu. Benzer iddialar İsrail medyasında, sözgelimi Channel 12’de ekranlara taşınırken daha az suçlayıcı bir dil kullanılıyor, “silahların doğrudan Pekin yönetimi tarafından Hamas’a gönderildiğinin düşünülmediği” söyleniyordu.

 

İsrail’in sitemleri sonraki aylarda da bitmek bilmiyordu. Uluslararası Adalet Divanı’nda 22 Şubat’taki duruşmada Çin Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı Ma Şinmin “İsrail’in Filistin topraklarını uzun süreli işgalinde uyguladığı baskı politikası ve pratiklerinin, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını tümüyle gerçekleştirmesini engellediğini” ifade etmekteydi. Bilhassa “Filistin halkının yabancı işgaline karşı silahlı mücadele dahil güç kullanma hakkı vardır. Kendi kaderini tayin hakkı için silahlı mücadele, terörist eylemlerden farklıdır” vurguları, İsrail nezdinde “esef verici” bulunuyordu. İsrail ise yaptığı açıklamada bu beyanların “7 Ekim’de Hamas’ın gerçekleştirdiği terörist eylemlerin desteklenmesi” manasına gelebileceği endişesini dillendiriyordu. “Hamas’ın Ma Şinmin’in beyanını neden övdüğünü Çin’in kendisine sorması gerektiği” uyarısında bulunmaktan da geri durmuyordu.

 

Çin’in eleştirel tavrında bir değişiklik göze çarpmıyordu. 1 Mart’ta Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning, insani yardım bekleyen sivillere yönelik İsrail katliamına ilişkin AA muhabirinin sorusuna, “Çin olarak şok içindeyiz ve güçlü şekilde kınıyoruz” cevabını veriyordu. “Saldırıda hayatını kaybedenlerin yasını tuttuklarını, yaralılara en kalbi duygularını ilettiklerini” bildirmesi ise Çin’in söylemini insani zeminde temellendirme yaklaşımına güçlü bir örnek sunuyordu.  

 

Tüm bu beyan ve tutumların arka planındaki Çin stratejisinin mantık ve dinamiklerini irdelemek ise başka bir yazının konusunu teşkil ediyordu.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.