7 Ekim’de Aslında Ne Oldu?
Batı kamuoyunun 7 Ekim saldırılarını milat kabul ederek gelişmeleri algılaması kuşkusuz bilinçli bir propagandanın ürünü. Ancak 7 Ekim’in başlangıç olmasa da Filistin sorununun dönüm noktalarından biri olduğunu belirtmemiz gerekir. Peki tüm dünyayı “terörizme uğramış İsrail’i destekleyenler” ile “direniş gösteren Filistin’i destekleyenler” şeklinde kutuplaştıran 7 Ekim saldırılarında gerçekten neler yaşandı?
7 Ekim 2023, yerel saatle sabah 06:00 sularında, Gazze’den İsrail’e yönelik geniş çaplı bir saldırı dalgası yaşandı. Saldırılar Hamas tarafından “Aksa Tufanı Operasyonu” olarak adlandırıldı. Hamas ve beraberinde saldırıyı gerçekleştiren örgütler Aksa Tufanı’nı “Mescid-i Aksa’nın özgürleşmesi ile sonuçlanacak yeni bir dönemin başlangıcı olacak şanlı bir direniş ve cihad seferberliği” olarak tanımladı ve kamuoyuna sundu. Operasyon, Filistin yanlısı çevrelerin çoğu tarafından “haklı sebeplerle ortaya konan bir taarruz” olarak yorumlanırken, Hamas’ın sivilleri öldürmediği savunuldu. İsrail tarafı ise 7 Ekim’i kendi 11 Eylül’ü olarak algılayarak tüm dünyaya “ağır bir terör saldırısı altında olduğunu”, “vahşi barbar teröristlerin masum insanları hunharca katlettiğini”, bu sebeple “kendini savunma hakkı” olduğunu Gazze’ye sivil-milis ayrımı gözetmeden saldırmasının meşru gerekçesi olarak sundu.
7 Ekim, İsrail devlet terörünün meşrulaştırılması için Batı medyasında bir söylem hegemonyası olarak kullanıldı. Bu sebeple gerçekten 7 Ekim’de ne olduğu sorusu önem arz ediyor. Bu çalışmayı hazırlarken hem arşiv değeri olsun hem de tabloyu siyah-beyaz ikileminden çıkıp net olarak anlamak için sosyal medyada dolaşıma giren yüzlerce görüntü taradım ve kaydını izledim. Bu kayıtların büyük kısmı saldırıyı düzenleyenlere aitken az bir kısmı İsrailliler tarafından kayda alınmıştı. Ardından saldırıdan kurtulan görgü tanıklarının şahitlikleri ve bölgeye ulaşan Al Jazeera, Greyzone, Yediot Ahronot ve Haaretz muhabirleri gibi nispeten basın ahlakına sadık kalan gazetecilerin araştırmalarını da kaynak edindim. Ancak konunun hacminin büyüklüğü sebebiyle kapsamlı bir rapor haline dönüşen çalışmayı üç temel başlık altında ayrı makaleler şeklinde yayınlamak okunabilirlik açısından daha doğru olacağından saldırıların arka planı, aslında 7 Ekim’de ne olduğu ve saldırıların sonuçlarını ayrı ayrı ele alacağız.
Sözlük anlamlarını esas alarak, herhangi bir olumlu ya da olumsuz anlam yüklemeksizin, örgüt mensubu silahlı unsurları “militan” sivil olup silahlı olan paramiliter unsurları da “milis” olarak tanımlamak gerekiyor.
“Başlangıç” değil “Dönüm Noktası”
Batı kamuoyunun 7 Ekim saldırılarını milat kabul ederek gelişmeleri algılaması kuşkusuz bilinçli bir propagandanın ürünü. Ancak 7 Ekim’in başlangıç olmasa da Filistin sorununun dönüm noktalarından biri olduğunu belirtmemiz gerekir.
Saldırıları anlamak için tarafların anlam dünyasını da anlamamız gerekiyor. Gazze’ye hapsedilmiş 2 milyon 375 bin Filistinli için İsrail toplumu yaşadıkları berbat hayatın sorumlusu. İki devletli çözümü reddeden ve İsrail’i meşru bir devlet olarak tanımadığı için tümüyle yıkılmasını savunan örgütler ise bu kitlesel sorumluluğun yanı sıra İsrail vatandaşı tüm Yahudileri işgalci ve muharip statüsünde kabul ediyor. Bu sebeple sivil-asker-polis gibi bir ayrım gözetilmiyor. Hem İsrail şehirlerine rastgele fırlatılan füzeler hem de 1989-2016 arasında düzenlenen ve taktiksel olarak son verilen canlı bomba eylemlerinin arka planında da “İsrail’de sivil yok hepsi işgalci” görüşü yatıyor. Bu sebeple ayrım gözetmeksizin şiddet eylemleri yapmanın tümünü “meşru direniş” olarak görüyor.
İsrail tarafı ise kendisini modern, meşru bir ulus-devlet olarak görüyor. Dolayısıyla asker-polis gibi kolluk kuvvetlerine, Batı Şeria’da konuşlandırılan yarı-sivil paramiliter yerleşimcilere ya da silahsız sivillere düzenlenen herhangi bir savunma ya da saldırı eylemini “terörizm” olarak görüp gösteriyor. İsrail’de hâkim diğer bir görüş ise modern-ulus devlet olmanın ötesinde Golan, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’yi de kendi toprağı olarak görmesine dayanıyor. “Vaat edilmiş topraklar” olarak tanımlanan Tanrısal bir meşruiyet inancı ile pekiştirilen bu yaklaşım sebebiyle Gazze’de ve diğer Filistin topraklarındaki her türlü direniş ve bağımsızlık hareketi, yok edilmesi normal terör hedefi olarak algılanıyor. Gazze ve diğer Filistin toprakları İsrail için henüz tam anlamıyla işgal edilemeyen topraklar. Bu sebeple “Gazze’de sivil yok hepsi terörist” söylemi İsrail kamuoyunda genel kabul görebiliyor.
Bu noktada Filistinlilerin askeri ya da paramiliter hedeflere yönelik şiddet eylemlerini direniş kapsamında değerlendirmeli ancak silahsız sivillere yönelik şiddet eylemlerinin de gayrimeşru olduğunu söylemeliyiz. İsrail’in de 1967 sınırları dışındaki Filistin topraklarına yönelik şiddet eylemlerinin “Devlet Terörü”, İsrail sınırları içerisinde yaşayan Filistinlilere yönelik açık ayrımcılığın da ırkçılık olduğu ifade edilmelidir.
Peki 7 Ekim’de Ne Oldu?
Tüm dünyayı “terörizme uğramış İsrail’i destekleyenler” ile “direniş gösteren Filistin’i destekleyenler” şeklinde kutuplaştıran 7 Ekim saldırılarında gerçekten neler yaşandı? Bu sorunun cevabını aramak için her iki tarafın da enformasyon savaşına tutuştuğunu, olguyu kendileri açısından abartıp bazı yönlerini görmezden geldiklerini de akılda tutmak gerekir.
7 Ekim sabahı Hamas tarafından Aksa Tufanı Operasyonu olarak adlandırılan saldırıları Hamas’ın askeri kanadı El Kassam Tugayları Komutanı Muhammed ed-Dayf’ın yönettiği Gazze Ortak Operasyon Odası/Birimi düzenledi.
Birimde yer alan gruplar:
- Hamas/İzzeddin el-Kassam Tugayları – İslamcı
- İslami Cihad/Kudüs Seriyyeleri (Saraya Kuds) – İslamcı
- Aslanlar Yuvası – Milliyetçi
- FHKC/Şehit Ebu Ali Mustafa Tugayları – Marksist
- Halk Direniş Komiteleri/El-Nasır Salahaddin Tugayları – Milliyetçi
- Mücahitler Tugayı – İslamcı
- Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi/Ulusal Direniş Tugayları – Marksist Ulusalcı
- Gece İsyanı Birlikleri – Apolitik
Saldırıların liderliğinin Hamas, İslami Cihad ve FHKC gibi büyük örgütlerde olduğu, diğer grupların ise milislerini gönderdiği görülüyor. Dolayısıyla saldırıları planlayanların İslamcı ve Marksist örgütlerle milliyetçi gençlik gruplarından oluşan bir ittifak olduğu da gözlemlenebiliyor. Saldırılara iki yıldır tatbikatlarla hazırlanıldığı ancak harekete geçiş tarihinin gizlendiği de bilinenler arasında.
Saldırılar Başlıyor

Saldırılar önce Gazze-İsrail sınırını ayıran çitleri aşarak İsrail tarafına geçiş ve meskûn mahallere yönelik saldırılar şeklinde başladı. Ofakim, Kfar Aza, Sufa, Magen, Be’eri, Reim, Nahal Oz, Nir Am, Nir Oz, Zikim, Sderot ve çevresindeki 21 şehir ve kasabada Filistinli örgütlerin eylem yapmasının ardından İsrail güçleriyle çatışmalar yaşandı.
Haaretz gazetesinin 19 Ekim’de yayınladığı tespit edilebilmiş ölümler listesi 1.175 kişiden oluşuyor. Bu listeyi esas alırsak karşımıza şu istatistik bilgileri çıkmakta:
İsrail, 7 Ekim’de öldürülen 1.175 kişinin ismini açıkladı. Yaş dağılımı: Ölenler arasında bir bebek ve 25 çocuk var. Küçük kayıpların miktarı toplamın yüzde 2’si. Ölümlerin yüzde 31’i asker iken yüzde 69’u sivillerden oluşuyor.
Saldırıların paramiliter milis güçlerce düzenlenmesi ve kontrolün kaybedilmesi sonrası en az 239 İsrailli ve yabancı uyruklu kişi Gazze’ye kaçırıldı. Bu kişilerin 200’ünün Hamas’ın, diğer 50’sinin diğer grupların elinde olduğu tahmin ediliyor. Bu 250 kişinin yaklaşık 32’si çocuk…
Süreç ilerlerken hazırlanan ve kimin nerede öldürüldüğünü tespit eden AP ve Yediot Ahronot kaynaklı listede ise 1.194 kişi bulunuyor. Tüm bu verilere göre 239 kişinin Gazze’ye kaçırıldığı 40 kişinin kayıp olduğu, 4.834 kişinin ise saldırılarda yaralandığını görüyoruz. Dolayısıyla cesetleri bulunamadığı için bu 40 kişiden bazılarının kaçırılmış ya da öldürülmüş olma ihtimali de mevcut (Kaybolanlarla beraber 1.234 kayıp var. İsrail ise net can kaybı sayısını 1.225 olarak açıkladı. Bu farkın sebebi yanmış cesetlerin bazılarının saldırganlara ait olabileceği ihtimali).
Re’im Müzik Festivali’nde en az 270 en fazla ise 357 kişi can verdi. 27 kişi kaçırıldı. Daha sonra detaylı biçimde işleyeceğimiz üzere buradaki can kayıplarının bir kısmı Gazzeli militan ve milisler tarafından bir kısmı ise havadan müdahale eden İsrail askerleri ve çapraz ateş sonucu yaşandı.
Be’eri’de en az 112 kişi öldürüldü. 26 kişi kaçırıldı dört kişi ise kayıp. Havadan müdahale sırasında en fazla ölüm bu kasabada yaşandı. Ayrıca buradaki çatışmalar bir yere toplanan rehineleri “kurtarma” adına yaşandı. Bu çatışmalarda da saldırganlarla birlikte birçok sivil İsrail güçlerince öldürüldü.
Kfar Aza’da da 52 kişi öldürülürken 17 kişi kaçırıldı bir kişi kayıp. Bu köydeki ölümlerin çoğunun saldırganlar tarafından infaz şeklinde gerçekleştiği kayıtlardan gözlemlenebiliyor. Gazze sınırının 1 kilometreden daha az kuzeyindeki sakin bir Moşav köyü olan Netiv HaAsara’ya yönelik saldırı, şafak vakti Hamas mensuplarının yamaç paraşütüyle istila etmesi sırasında gerçekleşti. En az 21 kişi öldürülürken bir kişi kaçırıldı. 30 bin nüfuslu Ofakim daha büyük bir yerleşim birimi olduğundan bölgeye giren saldırganlar mukavemetle karşılaştılar. Saat 10:00’a kadar yaşanan çatışmalarda 52 İsrailli öldürülürken 14 kişi yaralandı. Nir Oz ise Gazze’ye 1,5 km uzaklıkta küçük bir tarım alanı. Buradaki baskında 27 kişi infaz edilirken kadın ve çocuklar dahil olmak üzere en az 80 kişi Gazze’ye kaçırıldı. Gazze’ye 1 km kadar yakın olan Nirim’de ise saldırı püskürtüldü ve beş kişi çatışmada öldürüldü. 35 bin nüfuslu Sderot baskınında ise en az 30 kişi öldürüldü. Çatışmalar sonrası 35 Hamas militanı can verdi.
Saldırıların Gerçekleşme ve Servis Edilme Biçimi
Saldırılardan dünya kamuoyuna ilk servis edilen görüntüler otobüs durağında bekleyen yaşlı sivillerin başlarından vurulmuş durumlarını gösteren fotoğraftı. Hamas’ın liderliğinde düzenlenen ancak İslami Cihad ve FHKC başta olmak üzere diğer gruplarla toplam sekiz grubun katıldığı saldırıların bir kısmı çitlerin aşılmasıyla ve motosikletler ile gerçekleştirilirken bir kısmı da paramotor ekipleri ile havadan bölgeye inme şeklinde gerçekleşti. Roketatar füze ve el bombalarıyla donanmış otomatik tüfekli 1.500 milisin İsrail topraklarına girmesi şok etkisi yaptı. Bu kitlesel denebilecek saldırı sadece milislerden ibaret değildi. Çitlerin yıkılmasının ardından Gazze tarafından İsrail’e geçen bazı siviller ve kaçakçılar da meskûn mahallere girdi. 1.500 milisin hedefinin, Hamas’ın önceden elde ettiği istihbarat doğrultusunda üst düzey İsrailli subay ve generalleri esir almak olduğu anlaşıldı. Ancak hedefin sadece bu olmadığı da milislerin GoPro başüstü kameralarının görüntülerinden anlaşılıyor. Milisler köy ve kasabalardaki sivil evleri basmakta, evlerdeki odalara ateş edilmekte, siviller odalarda, yatakları üzerinde öldürülmekteydi. Yoldan geçen otomobiller rastgele roketatarlar ile vurulmakta, araçlara ateş açılmaktaydı. Bazı sivillerin evlerinden çıkartılarak kurşuna dizildiği görüntüler de kaydedilmişti. Üniformalı örgüt mensuplarının boş buldukları evleri ateşe verdikleri ya da bahçedeki hayvanları vurduklarına dair görüntüler de kayıtlar arasındaydı.
Gerek örgüt mensuplarının kendi yayınladıkları gerekse de yakalananların üzerinden çıkan kayıtlar hızla sosyal medyada ve yayın kurumlarında yayınlandı.
Bu şok saldırı ilk günden itibaren İsrail kamuoyunda ve Tel Aviv yönetiminin dünya kamuoyuna yönelik terörle mücadele propagandası kapsamında kullanıldı. “Tüm saldırıların barbarca biçimde katliamlar olduğu ve failinin Hamas olduğu, Hamas’ın IŞİD’den farksız olduğu” teması işlendi.
İsrail yönetimi 10 Ekim’de bir grup yabancı ve yerel basın mensubunu gözlem amacıyla Kfer Aza köyünde dolaştırdı. Başı kesilmiş bebeklerin olduğu iddiası İsrailli i24 kanalından gazeteci Nicole Zedeck tarafından ortaya atıldı. İddiaya dair bir görüntü ya da delil bulunmamasına rağmen tüm Batı medyasında satın alınan bu gibi iddialarla saldırının dehşet vericiliği anlatısına abartılar ekleniyordu.
Abartılara rağmen köylerde bayram tatili için bir araya gelmiş ailelere yönelik öldürme ve rehin alma eylemleri olduğunu Al Jazeera muhabiri Charles Stratford haberleştirdi.
İsrail tarafı sivillere yönelik sosyal medyada yayınlanan tüm görsel malzemeyi ve video kayıtlarını bir web sayfasında bir araya getirdi.
Süpernova Festivali’nde Kaos
Uluslararası Süpernova Müzik Festivali her yıl dünyanın bir köşesinde düzenlenen bir gençlik etkinliği. Bu yıl da İsrail’de Sukot Bayramı tatilinde Re’im ve Beeri kasabalarının arasında yer alan ve Gazze’ye 5 km uzaklıktaki bölgede düzenleneceği ilan edilmişti. Yaklaşık 4.400 gencin katıldığı bu etkinlikte tam olarak neler yaşandı?
Sabahın erken saatlerinde havadan paramotorlar ile festival alanına 06:30 sularında iniş yapan milislerin yanı sıra karadan motosiklet ve kamyonlarla alanı kuşatan Gazzeli silahlı unsurlar tarafından sivillerin üzerine ateş açıldı. Bomba sığınakları, çalılar ve meyve bahçeleri gibi yakın yerlere sığınan katılımcılar saklanırken öldürüldü. Militanların araçlara ateş açması nedeniyle yola ve otoparka ulaşanlar trafikte mahsur kaldı. Milisler ve militanlar, bazı yaralıları yere çömelerek yakın mesafeden infaz etti. Görüntü kayıtlarında dikkati çeken husus, 07:00’de roket sireninin çalmasının ardından geniş bozkır alanda kaçışmaya başlayan sivilleri kaçıran, şiddet uygulayan kişilerin üniformasız silahlı Gazzeli unsurlar olmasıydı. Dolayısıyla saldırganların karma yapısı festival bölgesinde yaşananları bir kaosa dönüştürdü.
Dünyanın en tehlikeli savaş bölgelerinden biri olan Gazze-İsrail sınırında uluslararası bir müzik festivaline izin vermesi de soru işaretleri doğurdu. Güvenlik önlemlerinin ülkeye girişten çıkışa kadar en üst seviyede olduğu İsrail’de bu kadar hassas bir zaman diliminde ve sıcak bir bölgede yazımızın başında belirttiğimiz bunca önceden alınmış istihbarata rağmen Süpernova Müzik Festivali’nin düzenlenebilmesi, saldırılara İsrail tarafından bir iradenin planlamasa da zemin hazırladığı ya da yol verdiğine dair iddiaları/ihtimalleri güçlendiriyor.
Hamas’ın Operasyonu Kontrolünden Çıktı mı?
Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısında tuhaf görünen şeylerden biri, başarılı olmasına rağmen herhangi bir acil durum planlamasının yapılmamış, sonraki adımların düşünülmemiş olmasıydı.
Katar tarafından finanse edilen ve İhvan çizgisinde yayın yapan Middle East Eye (MEE) haber sitesine konuşan iki kaynak, Hamas’ın 20-30’dan fazla rehine almayı planlamadığını ve İsrail’in Gazze’deki tümeninin çökeceğini beklemediğini iddia ediyordu:
– Çeşitli kaynaklara göre asıl saldırı planı askeri hedefleri vurmak ve ardından hızla geri çekilmekti.
– Hamas, Netanyahu’yu azami derecede utandırmak ve toplu esir bırakma pazarlığı için bir koz elde etmek istiyordu. Hamas savaşa hazır olsa da saldırının Gazze’ye sınırlı misilleme saldırılarından başka bir şeye yol açmasını beklemiyordu. Bir kaynak “Saldırının stratejik değil taktiksel olması gerekiyordu” diyordu: “Hamas, çoğunun öldürüleceğini düşünerek 1.500 savaşçı gönderdi. 1.400 civarında savaşçı geri döndü.” Kaynak, Hamas güçlerinin beklenmedik bir şekilde ilerlemeye devam ettiğini, orijinal hedef listesinde olmayan yerlere saldırdığını ve sonunda planladıklarından çok daha fazla sayıda rehine aldıklarını belirtiyordu.
Hamas üst düzey İsrail komutanlarının adreslerini biliyordu. Askeri üslerin yerleşim planını ve kontrol noktalarının yerlerini biliyordu. Dahası, Yom Kippur tatilinin sonunda Gazze Tümeni kışlasındaki vardiya değişiminin zamanını da biliyordu. Saldırıyı vardiya değişiminden bir saat sonra başlattı. Askerlerin çoğu yataklarında yakalandı.
– Operasyonun planlamasına vakıf bir kaynak, “Plan, kibbutz yerine Gazze Tümeni’ne saldırmaktı, çünkü Kassam’ın niyeti asker ve subayları ele geçirerek esir dosyasını tamamlamaktı” diyordu.
“Sivil rehinelerin sayısı, çok sayıda insanın sınırı geçtiği savaş sırasının bir sonucuydu.” Hamas ve ona bağlı savaşçılar belirlenen hedefler arasında geçiş yapmakta serbestti ve birkaç saat boyunca kontrol kimsede değildi.
MEE’ye konuşan kaynak, “Bu gerçekleştiğinde, diğer güçler, silahlı kaçakçılar, sıradan insanlar, suçlular hepsi çitlerden akın etti ve bir katliam yaşadık. Bu yüzden 15 Taylandlı işçi kaçırıldı. Ortalık tam bir kaosa dönüştü” diye devam ediyordu.
MEE’nin haberini teyit eden başka bir haber ise Joshua (Josh) Breiner imzalı 18 Kasım tarihli Haaretz haberiydi. Breiner, Nova Festivali’nden Kassam’ın önceden haberi olmadığı ve toplu bir etkinlik düzenlendiğini öğrendikten sonra buraya gelmeye karar verdikleri yönünde İsrail güvenlik teşkilatında giderek artan bir değerlendirmenin olduğunu belirtiyordu. Haber, İsrail güvenlik birimlerine dayanıyor. Aktarılan bilgiye göre saldırı sonrası yakalanan saldırganların soruşturma ifadelerine göre saldırı planı Reim merkezine gitmekti.
Saldırılara İsrail Müdahalesi
Tüm bu veriler, 7 Ekim’de yaşanan olayların tümünün Hamas’ın önceden planladığı gibi yürümediğini ortaya koyuyor. Bunun yanında Filistin güçlerinin olaylar sırasında yaşanan cinayetlerin ve şiddetin tek faili olmadığı da ortaya çıktı. İsrail güvenlik güçlerinin saldırılar sonrasında bölgeye ulaşması ile karadan ve havadan milislere müdahale başlamış, bu müdahale sırasında kara müdahalelerinde bazı siviller çapraz ateşte öldürülmüş, havadan müdahalede de bazı helikopterler hareket eden insanları kimliklerini ayırt etmeden vurmuştu. Bu hava müdahalesinde de İsrailli sivillerin vurulduğu da kesin bir bilgi.
Askeri helikopter pilotlarının İsrail N12 kanalına verdikleri röportajlardaki ifadelerine göre mobilize olan Gazzeli unsurların Gazze yönüne hareket eden tüm araçların vurulması emredildi. Ayrıca pilotlar İsrail araçlarının gasp edildiğini görüp içerisinde kaçırılan sivil var mı yok mu diye düşünmeden hedefleri vurduklarını ifade ediyorlar. Yediot Ahronot gazetesi de milislerin pilotları hareketsiz kalma taktiğiyle aldattığını yazdı. Her iki haber-röportajda da ana tema yerdeki yüzlerce kişi tarafından gerçekleştirilen kaçırma, öldürme ve kuşatma eylemlerine 3 saat sonra 10:00-10:30 civarında askeri helikopterlerin müdahale ettiği ve müdahaleler sırasında Gazzeliler ile birlikte İsraillilerin de yanlışlıkla vurulduğu gerçeğidir.
Müdahalelerde saldırgan-rehine ayrımının gözetilmediği, Be’eri’deki rehine çatışmasından sağ kurtulan İsrailli sivil Yasmin Porat tarafından da doğrulandı. Porat, yoğun çatışmalar sırasında İsrail Özel Kuvvetleri’nin geri kalan tüm rehineleri ve teslim olan iki Hamas militanını tank mermileri ve çılgın silahlarla “şüphesiz” öldürdüğünü belirtti.
The Greyzone Genel Yayın Yönetmeni Max Bluemethal, İsrail müdahalesinin bir skandala dönüşmesini 27 Ekim tarihli geniş dosyada şu ifadelerle anlatıyor:
“7 Ekim’deki ifadeler, İsrail ordusunun İsrail vatandaşlarını tanklar ve füzelerle ‘bombaladığını’ ortaya koyuyor. İsrail ordusu, 7 Ekim’de Hamas militanları tarafından baskına uğrayan İsrail evlerini ve hatta kendi üslerini bombalama emri aldı. ‘Canlı canlı yakıldığı’ söylenen kaç İsrail vatandaşı aslında dost ateşiyle öldürüldü? İsrailli tanıkların 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’in güneyine yaptığı sürpriz saldırıya ilişkin çok sayıda yeni ifadesi, İsrail ordusunun Filistinli silahlı kişileri etkisiz hale getirmek için savaşırken kendi vatandaşlarını öldürdüğüne dair artan kanıtlara katkıda bulunuyor.
Kibbutz Be’eri’nin güvenlik ekibinin bir üyesi olan Tuval Escapa, kibbutz sakinleri ile İsrail ordusu arasında koordinasyon sağlamak için bir yardım hattı kurdu. İsrail gazetesi Haaretz’e, çaresizlik baş göstermeye başladıkça, ‘sahadaki komutanların, rehinelerle birlikte teröristleri de ortadan kaldırmak için evleri bombalamak da dahil olmak üzere zor kararlar aldığını’ söyledi.
Haaretz’de yayınlanan başka bir haberde, İsrail ordusunun, kontrolü ele geçiren ‘teröristleri püskürtmek amacıyla’ Gazze’ye giden Erez Kapısı’ndaki kendi tesisine ‘hava saldırısı talep etmek zorunda kaldığı’ belirtildi. O üs o dönemde İsrail Sivil Yönetimi görevlileri ve askerleriyle doluydu.
Bu haberler, İsrail içindeki evlere ve diğer bölgelere saldırı emrinin, birçok İsraillinin canı pahasına olsa bile, ordunun yüksek komutanlığından geldiğini gösteriyor.
Haaretz’e göre ordu, Be’eri üzerindeki kontrolü ancak esir alınan İsraillilerin evlerini ‘bombaladığı’ kabul edildikten sonra yeniden sağlayabildi. Gazete, ‘Bunun bedeli korkunçtu: en az 112 Be’eri sakini öldürüldü’ diye yazdı. 7 Ekim’de en az 340 aktif asker ve istihbarat görevlisi öldürüldü; bu, doğrulanan İsrail ölümlerinin neredeyse yüzde 50’sine tekabül ediyor. Kayıplar arasında İsrail’in Nahal Tugayı komutanı Albay Jonathan Steinberg gibi üst düzey subaylar da vardı (İlk müdahale ekiplerinin ve silahlı İsrailli sivillerin çoğu da öldürüldü).
İsrail ordusu, esirlerin tutulduğunu bildiği bölgeleri kasıtlı olarak hedef alsaydı, eylemleri İsrail’in Hannibal Direktifi ile tutarlı olurdu. Askeri prosedür, İsrail’in 1.150 Filistinli mahkûmu üç İsrail askeri karşılığında takas ettiği Cibril Anlaşması’nın ardından 1986 yılında oluşturuldu. Ağır siyasi tepkilerin ardından İsrail ordusu, gelecekteki adam kaçırma olaylarını önlemek için gizli bir saha emri taslağı hazırladı. Önerilen operasyon, adını düşman tarafından esir tutulmak yerine kendini zehirlemeyi seçen Kartacalı generalden almıştır.”
18 Kasım tarihli Haaretz haberine dönersek: İsrail polisi yaptığı soruşturmaya göre Ramat David Üssü’nden olay yerine gelen askeri helikopterler sivillere de ateş açtı. Soruşturmada toplanan bilgilere göre paramotorla havadayken yerdeki kalabalığı gören militanlar telsizle aldıkları konum bilgileriyle festival alanına yöneldi. Kalabalığı haber alan karadaki motorize ekipler de karayolu üzerinden yolu sorup bölgeye gitti.
Ayrıca polis kaynaklarına göre festivalin perşembe ve cuma günleri yapılması planlanmış ve aynı haftanın salı akşamı ordu, festival organizatörlerinin talebi üzerine etkinliğin cumartesi günü de devam etmesine onay vermişti. Son dakikada yapılan değişiklik Hamas’ın olaydan haberi olmadığı değerlendirmesini güçlendiriyor.
Kıdemli bir polis memuru, “Etkinlikte yaklaşık 4.400 kişinin bulunduğunu tahmin ediyoruz; bunların büyük çoğunluğu, roket saldırısından dört dakika sonra alınan etkinliği dağıtma kararı sonrasında kaçmayı başardı” diyor. Polis analizi, festivale katılanların çoğunun, silah sesleri duyulmadan yarım saat önce festivalin durdurulmasına karar verildiği için kaçmayı başardığını gösteriyor.
Sonuç itibarıyla görüntü kayıtları ve tanıklıklar, sekiz Filistinli örgütün Hamas liderliğinde sivil-asker ayrımı gözetmeksizin saldırılar düzenlediği çitlerin yıkılmasının ardından bu saldırı dalgasına silahlı ancak herhangi bir örgüt mensubu olmayan milis Gazzelilerin de katıldığını gösteriyor. Bu dağınık unsurların başıbozuk biçimde bölgeye dağılarak kadın ve çocukları rehin aldığını, köylerdeki büyükbaş hayvanları ve değerli eşyaları da Gazze’ye kaçırdıkları görülüyor. Saldırı dalgasını başlatan Hamas önderliğindeki sekiz örgütün evdeki hesabının çarşıya uymadığı, ortaya çıkan kaosa müdahalede üç saat kadar geç kalan İsrail güçlerinin ise bu açığı kapatmak için en kolay ve en iyi bildiği yolu seçtiğini görüyoruz: Yani hareket eden her şeyi vurarak kör şiddet ile pek çok sivili de öldürmek… İsrail’in bu müdahalesi sivil kayıpları artırmak için bilinçli bir karar mı yoksa beceriksizliğini kapatmak için başvurduğu bir devlet terörü mü bunu gelecekte çıkacak yeni bilgilerle öğrenebileceğiz. Bu iki ihtimal de halen mümkün gözüküyor. Ancak 7 Ekim’e yol verildiği ve mümkün olduğunca kayıpların artması için uğraşıldığına dair kanaat daha güçlü tanıklıklara sahip.
ABD’nin gizli nükleer istihbarat bilgilerini İsrail’e kaçırdığı için ömür boyu hapis cezası alan ancak yoğun lobi baskısı sonrası 2020’de İsrail’e yerleşen eski Mossad ajanı Jonathan Pollard’ın 7 Ekim’e dair açıklamaları da İsrail içerisindeki güç odakları arasında bir mücadele olduğunu gösteriyor. Pollard, İsrail ordusuna 7 Ekim’deki Hamas operasyonu sırasında altı saat dinlenme emri verildiğini iddia ediyor: “…Ordu ve hava kuvvetleri üsleri neler olup bittiğini duyabilecek mesafedeyken herhangi bir tepkinin ortaya çıkması altı saat sürdü. Helikopter pilotu olan arkadaşlarım var. Saldırı pilotları kokpitlerinde oturuyorlardı, kalkışa hazırdılar, tamamen bomba yüklüydüler, onları çitte (Gazze sınırında) durdurmaya hazırdılar. Altı saat boyunca emir alamadılar. Duyabiliyorlardı. Çatışmayı duyabiliyorlardı! Sınırdaki yerleşim birimlerinde yaşayan, istila edilen ve katledilen arkadaşlarının onları arayıp ‘Bize yardım edin! Lütfen yardım edin! Çocuklarımızı öldürüyorlar!’ diye imdat çağrıları yapmalarına rağmen onlara kalkış izni verilmedi. Bu, hayatının sonuna kadar arkadaşımın peşini bırakmayacak. Bu yüzden birçok ölümden kendini sorumlu hissediyor; yanlış bir şekilde.”
Beslan’dan Re’im’e
Bu noktada 7 Ekim Aksa Tufanı saldırı dalgası ile 1-3 Eylül 2004 Beslan Baskını/Katliamı olayı benzerlikler taşımakta. Şamil Basayev liderliğindeki Çeçen milisler Kuzey Osetya’daki Beslan kentinde bir kreşi basmışlar, burada 777’si çocuk 1.100 sivili rehin almışlardı. Rusya güvenlik güçlerinin baskına müdahalesi sonucu 186’sı çocuk 334 sivil öldürüldü. Bu olayda da ölümlerin bir kısmının krizi yönetemeyen veya kasten bu şekilde yöneten ve sivilleri hedef alan Rus güçleri olduğu ortaya çıkmıştı. Stratejik bir hata yapan saldırganların eylemini bir fırsata çevirmek için saldırının boyutunu kasten daha da kötüleştiren devlet, saldırı dehşeti üzerinden daha kapsamlı bir terörle savaş gerekçesi elde etmişti. 7 Ekim’de yaşanan da benzer bir durum.
Ne Oldu?
Kasım 2023 itibarıyla elimizdeki tüm bilgileri bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde özetleyebiliriz:
- İran’la irtibatlı Filistinli örgütlerin geniş çaplı bir saldırı planladığı ABD ve Mısır istihbaratı tarafından İsrail’e bildirildi. İsrail’in kendi iç ve dış istihbaratı da saldırı planından haberdardı.
- En az iki yıldır Aksa Tufanı’na hazırlanan Hamas ve beraberindekilerle sekiz örgüt 7 Ekim sabah 06:00 sularında harekete geçti; 06:30 civarında da paramotorlu ekip havadan operasyona dahil oldu.
- Çitlerin yıkılmasının ardından gerek saldırıya hazırlanmış olan militanlar gerekse de silahlı sivillerden/milislerden oluşan bir kalabalık sınıra 1 ila 10 km uzaklıktaki yerleşim birimlerine dağıldı. Bu karma grubun içindeki üniformalı ve motosikletli örgüt mensuplarının ana hedefleri askeri kontrol noktaları, askeri üsler ve polis merkezleriydi. Ayrıca üst düzey askeri yetkilileri evlerinde yakalayıp esir almak da hedefleri arasındaydı.
- Gerek militanlar gerekse de beraberlerindeki milisler yol güzergâhı üzerindeki evlere yaptıkları baskınlarda çoğu erkek birçok kişiyi öldürürken kadın yaşlı ve çocukları rehin aldılar.
- Milislerin amaçları daha çok “ganimet almak” ve “rastgele çocuk ve kadınlar da dahil rehine yakalamak” iken militanların amaçları stratejik noktalara ulaşıp üst düzey general ve subayları esir almaktı. Ancak sahaya girildiğinde olaylar kontrolden çıktığı için motorize ekiplerin hedef sapması yaşadığı ve festival alanına indikleri söylenebilir.
- İkinci hedef ise Gazze ile Batı Şeria arasında bir koridor açmayı başarmak ve böylelikle İsrail’in orta ve güney bölgelerini bölmekti. Bu koridor açılabilseydi üçüncü bir intifadanın fitili ateşlenebilecekti. Ancak sahadaki karma yapı Hamas’ın bu hedefe ulaşamaması ile sonuçlandı. Bunun yerine motorize ekiplerin şehirlere dağılması, bu noktalarda etkisiz hale getirilmelerine yol açtı. Hamas’ın Gazze’den Batı Şeria’ya doğru başlattığı koridor açma çabası Batı Şeria’dan benzeri bir adımla karşılık bulmadı. İsrail içerisindeki Araplar arasında da beklenilen bir ayaklanma yaşanmadı.
- Ebu Merzuk’un “Kamuoyu 7 Ekim sonrası Batı Şeria ve Hizbullah’tan daha fazla destek gelmesini bekliyordu” minvalindeki sitemkâr açıklaması bu hedefin gerçekleştirilememesi üzerine yapıldı.
- Saldırganların 06:00’da girdikleri bölgelerden çıkarılmaları için 10:00 sularında havadan, 12:30-13:00 sularında karadan başlatılan müdahale ise tam bir “fiyasko” ile sonuçlandı. İsrail güçlerinin düşman tehdidi karşısında sivil-silahlı ayrımı yapmaması sadece Filistinlilerle sınırlı değil. İsrail güçleri, düşmanını ortadan kaldırmak için kendi insanlarını da öldürmekten geri durmuyor. İsrail tankları yerleşim birimlerinde kontrolü geri almak için, içinde saldırganların olduğundan şüphelendikleri rehinelerin elleri bağlı tutuldukları evleri bombaladı. Savaş helikopterleri de benzer bir emirle hareket eden tüm araçları ve insanları sivil-milis-militan ayırt etmeden hedef aldı. Ayrıca çatışmalarda yaşanan çapraz ateşte de bir çok sivil hayatını kaybetti.
- İsrail 7 Ekim’de yaşanan sivil kayıplardan en az Hamas kadar sorumlu olmasına rağmen saldırıyı tüm dünyada bir fırsata çevirmeyi başardı. Rusya’nın Beslan’da yaptığı gibi kayıpları kasten artırarak ve tüm sorumluğu Hamas’ın üzerine yıkarak mağduriyet söylemi geliştiren İsrail, 11 Eylül’ü gerekçe gösterip Irak ve Afganistan’ı işgal suçunu işleyen ABD’nin izinden giderek Gazze’de işlediği soykırım karşısında Batılı devletleri “terör saldırısına karşı kendini müdafaa hakkı” söylemi ile kendi safına çekmeyi başardı.
Bir sonraki yazımızda 7 Ekim saldırılarının arka planını ele alacağız. Saldırı hazırlığından İsrail’in haberi var mıydı? Saldırı kararı nerede alındı? Her şey 7 Ekim’le mi başladı? Bu sorulara yanıt arayacağız…