Afganistan’da Taliban Hükümeti Sonrası Panorama

Türkiye’nin bu dönemde yapacağı en büyük yanlış Afganistan’da kendisine ancak büyük bir rolün yakışacağı inancından hareketle büyük bir söylem edinmek ve gereksiz riskler almak olur. Türkiye Afganistan’a ve bölgeye dair mevcut bilgi ve değerlendirme kapasitesiyle riskli adımları zaten atmamalı.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Taliban’ın, beklendiği gibi Peştun ağırlıklı bir kabine kurduktan sonra, orduyu da benzer bir yaklaşımla şekillendirmesi beklenmeli. İlerleyen süreçte askeri gücün sayısı, askere alımların nasıl gerçekleştirileceği, ordunun ülkeye nasıl konuşlanacağı, askeri eğitim ve silahların, ne kadar ve hangi ülkelerden temin edileceği ve ordunun etnik kompozisyonu gibi konular önemli olacak. Ordunun ise haliyle Taliban’ın kontrolünde ve Peştun ağırlıklı olmasını bekleyebiliriz. 1996’da Kabil’i ele geçirdikten sonra Ahmed Şah Mesud ile barış için görüşmeler yapılırken, Taliban lideri Molla Ömer, Şah Mesud’a ‘sivil hükümette pozisyon’ önermiş ancak Şah Mesud’un orduda da güç paylaşımı teklifini, ‘komuta birliğini bozmama’ bahanesiyle kesinlikle reddetmişti.[i]

 

Taliban’ın dış ilişkilerde ise şu ana dek ilgili tüm dış aktörlere duymak istediklerini söylemeye devam ettiğini görüyoruz. Taliban yöneticileri, örneğin, ‘her şeye rağmen Hindistan ile iyi ilişkiler kurmak istediklerini ve Keşmir’e müdahil olmayacaklarını,[ii] bir yandan da Keşmir konusunda da seslerini çıkaracaklarını,[iii] ne Pakistan’ın ne de başka bir ülkenin Afgan içişlerine karışmasına izin vermeyeceklerini ama Afgan topraklarının da Pakistan dahil hiçbir devlete karşı kullanılmayacağını,[iv] Türkiye’nin kardeş Müslüman ülke olarak öncelikli olduğunu,[v] Çin’le de çok iyi ilişkiler kurmak istediklerini[vi] ifade eden açıklamalar yaptılar. Bu tutumlar Taliban’ın geçiş sürecinde mecburen herkese mavi boncuk dağıttığı şeklinde yorumlanabilirse de aslında modern Afganistan tarihinde daha önce hep görülen, Afganistan’ın stratejik konumunun dayattığı ‘dış politikada tarafsızlık’ arayışını gösteriyor. Bu kısa girişin ardından, Taliban’ın iktidardaki ilk haftaları sonucu ortaya çıkan görüntülere dair bazı değerlendirmeler yapmak mümkün.

 

 

Pakistan-Taliban İlişkisi

 

Taliban söz konusu olduğunda ilk akla gelen Pakistan ile Taliban’ın ilişkisi. Pakistan İstihbaratı (ISI) Başkanı Faiz Hamid’in 4 Eylül’de kasten gösterişli bir şekilde gerçekleşen Afganistan ziyareti de bir kez daha Taliban-Pakistan ilişkisinin gündeme taşıdı. Bu ziyaret bazı bölge uzmanlarınca, Taliban’ın hükümeti oluşturmakta fikir ayrılıkları yaşadığı bir dönemde, Pakistan istihbaratının ‘iktidar-belirleyici’ rolünde duruma müdahale edebildiğini gösterdiği şeklinde yorumlandı.[vii] Ancak bu ilişkinin tamamen Pakistan’ın Taliban’ı kontrol ettiği bir ilişki olduğunu ve Pakistan’ın Taliban zaferinden tamamen olumlu şekilde etkileneceğini düşünmek yanlış olur. İlk olarak, Taliban’ın Pakistan’ın sağladığı destekten yararlanırken, otonomisini de koruma güdüsü ilk iktidar dönemde de (1996-2001) görülebilir. İlk Taliban iktidarında bakanlık ve bakan yardımcılıkları görevleri sonrası İslamabad Büyükelçiliği görevinde de bulunmuş olan Molla Abdülselam Zaif’in anıları Pakistan ile Taliban arasında yaşanan gerginliklerle dolu.

 

Pakistan’ın, Taliban’ın 1996’da Kabil’i ele geçirmesiyle birlikte belki de ‘birleşik bir Afganistan ve Pakistan hayalini’[viii] gerçekleştirmeye çok yakın olduğunu düşünerek Taliban üzerinde tam vesayet kurma çabalarına karşılık, Taliban’ın özellikle dış  dünya ile ilişkiler konusunda Pakistan’dan bağımsız karar almaya çabaladığını anlatıyor, Zaif.[ix] Ayrıca, iki ülke arasında Pakistan’ın kurulmasından bu yana var olan sınır sorununun, Pakistan ve Taliban arasındaki ilişkiye rağmen o dönem çözülemediğini,  Taliban’ın İngiliz sömürge dönemi mirası Durand Hattını uluslararası Afganistan-Pakistan sınırı olarak tanımadığını[x] hatırlatmakta fayda var. Bugüne geldiğimizde Taliban sözcüsü, Pakistan’ın Afganistan sınır hattının bir kısmında inşa etmekte olduğu duvara karşı olduklarını, duvarın sınırın iki tarafında kalan aileleri böldüğünü söyledi.[xi]

 

Pakistan, 2000’lerin sonlarında başlayan ABD-Taliban müzakereleri esnasında da Taliban’ın kendisinden bağımsız hareket etmemesi için elinden geleni yapmıştı. Taliban liderlerinin ailelerinin Pakistan’da olması, Pakistan pasaportu, 11 Eylül sonrası Pakistan’da güvenli alan bir bağımlılık yarattı.[xii] Steve Coll, bir NATO istihbarat toplayıcısının notlarına dayandırarak, Pakistan istihbaratının (ISI) Taliban liderlerinden bazılarını ev hapsine alıp cezalandırırken, Taliban komutanlarına “size yardımcı olan on bir ofisimiz, gözü üzerinizde olan da bir ofisimiz var; ayağınızı denk alın” dediğini nakleder.[xiii] Taliban eğer ‘başarılı’ bir devlet-dışı silahlı aktörden devlet aygıtlarını kullanan bir aktöre dönüşecekse herhangi bir dış devletin, —en başta Pakistan’ın— taşeronu olmamak ve böyle anılmamak durumunda.

 

Emanullah Han’ın 1929’da devrilmesinden kısa bir süre sonra iktidarı eline geçiren Nadir Şah, Emanullah Han’a karşı başarılı olan isyan hareketini İngilizlerin teşvik ettiğini düşündüğü için güçlü olduğuna inandığı İngilizlere yakınlaşmıştı. Ancak İngilizlerin iktidarına yönelik maddi desteğinin halk tarafından bilinmesini ise istememişti. “Kral Nadir Şah çok iyi bilir ki, hiçbir şey bir Afgan Kralının gücünü, Afgan halkının Kralın yabancı bir güç sayesinde ayakta durduğunu düşünmesi kadar hızlı ve kesin sarsamaz.”[xiv] Taliban Afganistan için geçerli bu tarihi yasadan kolay kolay muaf olmayacağı gibi Pakistan da kendi perspektifinden bakarak, o kadar emek verdikten sonra Afganistan’ın dış ilişkilerde tarafsız olmasına ve bağımsız politikalar izlemesine izin vermek istemeyecektir. Tam da bu nedenle Pakistan ve Taliban arasındaki ilişkinin ilerleyen dönemde çok konforlu olacağını düşünmek zor.

 

İkinci olarak, daha önce de kısmen değindiğim gibi, Taliban iktidarının da Pakistan iç siyaseti için kalıcı ve derin etkileri olması muhtemel.[xv] Taliban’ın ilk iktidarı da Pakistan’ın Talibanlaşması tartışmasını ortaya çıkarmış, Pakistan’ın kuruluşundan bu yana mevcut büyük bir tartışma konusu olan kimlik/laiklik sorununu yeniden gündeme taşımıştı. Taliban fikrine yakın Pakistanlı gruplar, Pakistan’da da şeriat çağrıları yapmıştı. Bunun bir kez daha gündeme gelebileceğini öngörmüş olmalı ki, Pakistan Genelkurmay Başkanı Kamar Bacva, 6 Eylül’de hem Taliban’ın başarısından esinlenerek yeniden silaha sarılmayı düşünebilecek hiçbir silahlı gruba tahammül etmeyeceklerini hem de Pakistan’ın sağlık, eğitim, altyapı, iklim değişikliği ve nüfus kontrolü gibi alanlarda adımlar atmaya devam ederek ‘modern bir İslami refah devleti’ olmayı hedeflemesi gerektiğini söyledi.[xvi] Taliban fikrinin ortaya çıkardığı meydan okuma Pakistan’ı önümüzdeki dönemde de meşgul etmeye devam edecek.

 

Çin’in Pozisyonu

 

Son yıllarda özellikle ABD’nin Ortadoğu’daki varlığını azalttığı veya azaltmak istediği iddiasından hareketle, böyle bir senaryoda Çin’in Ortadoğu’da askeri angajmana girip girmeyeceği sıkça tartışılan bir konu oldu. Şöyle ki, Çin Ortadoğu’da iktisadi ve siyasi varlığını pekiştirirken, bunu ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, terörle mücadelesi ve askeri ittifaklarıyla sağladığı güvenlik şemsiyesinden faydalanarak, kendisi sahaya askeri olarak inmeden yapabildiği söylendi. Çin’in bu tavrının izlerini Sovyetler’in Afganistan işgali öncesinde ve sırasında da görmek mümkün. Çin, iddiaya göre, dönemin Dışişleri Bakanı Huang Hua’nın Haziran 1978 Ankara ziyaretinde dile getirdiği gibi Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu, Afrika ve diğer bölgelerde (örneğin Etiyopya, Angola ve Güney Yemen’de) saldırgan, tahripkar ve yayılmacı politika izlediğini düşünüyordu.[xvii] ABD Savunma Bakanı Schlesinger Kasım 1978’de Çin Dışişleri Bakanı Hua ile görüşmesinde ona, iki sene önce (1976’da) ABD ve Çin’in işbirliği yaparak Çin ve Japonya’dan Pakistan ve İran’a uzanan bir savunma hattı çekilmesi önerisini hatırlattığında, Hua, o zaman buna Türkiye ve Avrupa’yı da dahil ettiklerini hatırlatıyor.[xviii] Çin Sovyetler’in Afganistan işgalini ise Brezhnev Doktrininin Sovyet bloku dışında rahatsız edici bir uygulaması olarak gördü, ABD’yi Pakistan’ın koruyucusu olmaya ikna etmeye çalıştı. Hua’nın 1976 yılında dile getirdiği, Türkiye, İran, Pakistan ve hatta Hindistan’ın yer alabileceği gayr-i resmi bir Sovyetler karşıtı ‘Güneybatı Asya ülkeler ittifakı’ fikrini yineledi.[xix] Batıyı, özellikle ABD’yi Güneybatı Asya güvenliğini sağlama konusunda daha fazla şey yapmaya, Pakistan’a daha fazla ekonomik ve askeri yardımda bulunmaya ikna etmeye çalıştı ve İran ile devrim sonrası ortaya çıkan gerginliği bir kenara bırakıp Sovyetler tehdidine odaklanmaya çağırdı.[xx] Kısacası Çin daha o dönemde, Afganistan’da da 1980’lerde kendisini askeri olarak ortaya atmak yerine, kendisi yalnızca Afgan mücahitlere kısıtlı miktarda hafif silah yardımı yaparak, ağır işi ABD’ye bırakmıştı.

 

Her ne kadar Çin ilk planda Afganistan’daki gelişmelerin kazananlarından birisi olarak gözükse de, ABD güvenlik şemsiyesinin çekilmesinin ardından Çin’in Afganistan’da güvenliği sağlamak ve çıkarlarını korumak için Taliban’la yakın iş birliği yapması, ona güvenlik desteği vermesi gerekecek. Bu arada Taliban hükümetlerinin Uygurlar konusunda Çin’le çatışmasını da beklememek gerekir. Aksine, Molla Zaif’in anılarından, Afgan topraklarının Sincan-Uygur bölgesine destek verilmemesi için Çin-Taliban iş birliğinin geçmişine dair bazı notlar görüyoruz. Zaif, birinci Taliban iktidarı döneminde, İslamabad büyükelçisi olduğu yıllarda, Çin-Afganistan ilişkilerindeki olumlu havadan bahsediyor; Çin’den yetkililerin Molla Ömer’i ziyaret edip, Taliban’ın Uygur Türkü Müslümanlara yardım ettiği iddialarını sorduğunu, Ömer’in de bunu reddettiğini, hiçbir zaman Çin’in içişlerine karışmak gibi bir niyetlerinin olmadığını, Afgan topraklarının bu veya başka tür bir amaçla Çin’e karşı kullanılmasına izin vermeyeceklerini söylediğini yazıyor.[xxi] Çin’in bu konu dışında da başta mevcut ve gelecek maden ve diğer yatırımlarının, Afganistan’ın yeniden inşası aşamasında yapabileceği altyapı ve ulaştırma yatırımlarının korunması gibi konularda Taliban ile güvenlik işbirliğine gitmesi gerekecek. Çin, iddia edilenin aksine ABD’nin terk ettiği Bagram üssünü askeri olarak kullanmak gibi ‘yeni işgalci’ görüntüsünden[xxii] kesinlikle kaçınacaktır. Ancak Taliban’a güvenlik aygıtlarını geliştirmek açısından yardımcı olabilir, askeri ve sivil teknik danışmanlık sunabilir, istihbarat paylaşımına girebilir.

 

Diğer yandan Çin ve Pakistan da dahil olmak üzere bölge ile ilgilenen ülkelerin ABD’nin çekilme sonrası bölgeye dair niyetini merak ettiklerini görüyoruz. Rusya Devlet Başkanı Putin’in; ABD’nin Afganistan’dan aceleyle çekilerek “terörizm, uyuşturucu, kaçakçılık, organize suç ve dini aşırıcılık dolu bir Pandora kutusunu kapağı açık bıraktığını” söylemesi bu yüzden. Çin ve Pakistan ise ABD’nin çekilmeyle niyetini ekonomik yaklaşımına da bakarak değerlendiriyorlar. Biden yönetimi Afganistan’ın ABD bankalarında yer alan yaklaşık dokuz milyar dolarını dondurmuş durumda. Dolayısıyla, Taliban’ın bu paraya erişimi yok. IMF ve Dünya Bankası’nın da Afganistan’a olan desteklerini ABD’nin talebi üzerine durdurduğu iddia ediliyor.[xxiii] Taliban’ın meşruiyet iddialarını güçlendirebilmek için güvenliği sağlamaya olduğu kadar ekonomik anlamda da yönetebildiğini göstermeye, insanların maaşlarını ödeyebilmeye, bunun için de paraya ihtiyacı var. Pakistan’ın Taliban’ı bu anlamda destekleyecek ekonomik gücü yok; Çin ise Çin-Pakistan Ekonomik Koridoruna (CPEC) ek olarak, Suudi Arabistan’la yaşadığı her sorunda doğrudan nakit yardımıyla kurtarmak durumunda kaldığı Pakistan’dan[xxiv] sonra bu kez bir de Afganistan’ı ayakta tutmak zorunda olup olmayacağını kestirmeye çalışıyor. Nitekim Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD’li muhatabı ile 29 Ağustos’ta yaptığı görüşmede “Özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan’a acilen ihtiyaç duyulan ekonomik, geçim kaynağı ve insani yardımı sağlamak, yeni Afgan devlet kurumlarının normal işleyişine yardımcı olmak, sosyal güvenlik ve istikrarı korumak, para birimi devalüasyonunu ve enflasyonu frenlemek ve hızlı bir şekilde barışçıl yeniden inşa yoluna çıkılması için uluslararası toplumla birlikte çalışmalıdır” dedi.[xxv]

 

ABD’nin Afganistan’a yönelik ekonomik silahlarının yanı sıra, doğrudan Pakistan’ı etkileyecek konularda atacağı adımlar da önemli. Pakistan Başbakanı İmran Han hala ABD Başkanı Biden’ın telefonunu beklerken, Biden yönetiminden Taliban’la müzakereler ve Afganistan’dan çekilme sürecinde yaptığını düşündüğü katkıdan ötürü beklediği üst düzey ve kamuya açık takdir ifadesini duymamaktan muzdarip.[xxvi] ABD-Pakistan ilişkilerinin, bu ilişkilerin tabi olduğu ‘yakın angajman ile yabancılaşma döngüsü’[xxvii] içerisinde bugün yine yabancılaşmaya ve Pakistan’dan uzaklaşmaya doğru gideceğini öngörebiliriz.

 

 

ABD’nin Pakistan’a olan ilgisi her zaman kısa dönemli acil çıkarlar, son dönemde ise özellikle terörle mücadele ile sınırlı kaldı. ABD’nin teknoloji transferi, ekonomik ve derin askeri işbirliği için bölgede seçtiği ülke açıkça Hindistan. ABD’nin Pakistan’ı ‘Mali Eylem Görev Gücü’nde (FATF) bulunduğu gri listeden çıkarıp çıkarmamaya ve IMF’nin Ekim ayında yapacağı toplantıda Pakistan’a ilişkin alacağı kararlar da ABD’nin Afganistan ve bölge niyetleri bağlamında izleniyor. Ayrıca, dönem başkanlığını Hindistan’ın devraldığı BM Güvenlik Konseyi’nin 30 Ağustos’ta ABD, Fransa, İngiltere’nin kabul ettiği 2593 nolu karar da Çin, Rusya ve Pakistan nezdinde ABD’nin çekilme sonrası Afganistan’a dair niyetinin samimi ve olumlu olmadığı yönünde soru işaretleri oluşturdu. Alınan karara göre, Taliban’ın Afgan topraklarının ‘Ceyş-i Muhammed’ ve ‘Leşker Tayyibe’ gibi Pakistan merkezli olduğu iddia edilen terör örgütlerine mensup bireyler tarafından militanların silahlanmak, terör saldırıları planlamak ve finanse etmek için kullandırılmaması istendi. Çin ve Rusya ise, Deaş ve ‘Doğu Türkistan İslam Hareketi’nin Afgan topraklarının kullandırılmaması gereken örgütler arasında sayılmadığı, Batılı ülkeler ve Hindistan’ın terör örgütleri arasında ayrım yaptıkları ve bu şekilde bundan sonraki süreçte ABD’yi sorumluluk almaktan kurtardığı için karara katılmayıp, çekimser kaldılar.[xxviii]  Kısacası Çin ve Pakistan; Japonya gibi daha önce çoğunlukla ABD Afganistan’da olduğu için ve iyi bir ABD müttefiki olduklarını göstermek amacıyla orada bulunan[xxix] ülkelere de aynı yönde sinyal vererek, ekonomik yokluk içinde kaderine terk edilmiş bir komşu Afganistan’la mı baş başa kalacaklarını görmek istiyorlar.

 

Türkiye’nin Tavrı

 

Türkiye Taliban’ı tanıyıp tanımama ve olası bir göç dalgasına engel olma konusuna odaklanmış durumda. Daha önce Türkiye’nin etkili bir Afganistan politikasının önündeki engeller ve sorun alanlarına ışık tutmak için Türkiye’nin cumhuriyetin ilanı sonrası Afganistan politikasından kısaca bahsetmiştim. Türkiye’nin bu dönemde yapacağı en büyük yanlış Afganistan’da kendisine ancak büyük bir rolün yakışacağı inancından hareketle büyük bir söylem edinmek ve gereksiz riskler almak olur. Türkiye Afganistan’a ve bölgeye dair mevcut bilgi ve değerlendirme kapasitesiyle riskli adımları zaten atmamalı. Türkiye’de iki nedenle Afganistan’a dair bilgi seviyesi ve değerlendirme kapasitesi sınırlı: ilk olarak, Afganistan’daki karmaşık yapı ve stratejik konumu gereği çok sayıda aktörün varlığı dolayısıyla kısa vadeli bile olsa öngörüde bulunma zorluğu. İkincisi, Türkiye’nin Afganistan ve Güney Asya’ya dair bilgi ve değerlendirme kapasitesi, diğer bölgeler için de olduğu gibi ama diğer bölgelerden daha akut şekilde zayıf.

 

Şunu bir kez daha vurgulamakta fayda var: Türkiye’nin modern dönem Afganistan politikasına baktığımızda, Türkiye’nin model ülke olarak aktif bir çabası olsa da sınırlı kapasitesiyle etkisi de sınırlı kaldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında devam eden, Osmanlı’dan miras aktif Afganistan politikası 2.Dünya Savaşına kadar devam ettiyse de kalıcı bir nüfuz alanı yaratmadı. Türkiye’nin Afganistan’da kurduğu eğitim ve sağlık kurumları büyük oranda başkent Kabil ile sınırlı kaldı, Afganistan’ın tamamına dokunmamıştı. Yine örneğin Afgan ticaretine özellikle İngilizler hakimken, Türkiye’nin kendi iç kapasitesi Afganistan’da ekonomik etkinliğinin önüne geçti. Kendisinden sonra gelen Nadir Han ve diğerleri gibi, Türkiye’nin etki alanındaki Emanullah Han’ın çok ihtiyaç duyduğu ve kurmaya çalıştığı Afgan hava kuvvetlerinin o dönem şekillendirilmesinde de Türkiye anlaşılır bir nedenle yoktu: Türkiye’nin kendi hava kuvvetleri yoktu. İngilizler, 1920’ler boyunca Afgan hava kuvvetlerinin Ruslaşmasından endişe etti. Sırf bu nedenle ve Afgan hava kuvvetleri, Afgan iç politikasında rakipler arasında kullanılabilir diye Afganistan yönetimine bu konuda yardımı reddettikleri için, Versay Anlaşmasının 179. maddesine aykırı olsa da Alman hava kuvvetleri danışmanlarının Afganistan’da hizmet vermesine razı olmuşlardı.[xxx] Hava Kuvvetlerinin bugün de Taliban için çok önemli olduğunu, Taliban’ın hava kuvvetlerine içerideki olası rakiplerine karşı en büyük silahlarından birisi olarak saydığını görüyoruz. Türkiye 1920’li ve 30’lu yıllarda Afganistan’a doktorlar ve öğretmenler gönderirken bile çok zorlandığını, razı edilen doktorların Afganistan’a gitmeye gönülsüz davrandıklarını biliyoruz. Dolayısıyla, Türkiye’nin, 1990’lardan bu yana olduğunun aksine Afganistan’da Türk soyundan gelen etnik grupları da destekleme politikası izlemediği o dönemde, Türkiye’nin yoğun olsa da sınırlı varlığı kalıcı bir etki alanı yaratmadı.

 

Ayrıca, ister Soğuk Savaş dönemine ister 11 Eylül sonrası döneme bakalım; Türkiye’nin Afganistan siyasetine müdahil olma konusunda daha özgüvenle hareket ettiği dönemlerin Batı ile birlikte hareket edebildiği anlar olduğunu söylemeliyiz. Türkiye’nin resmi olarak Batı ittifaklarının parçası olmadığı Cumhuriyet sonrası ilk dönemde bile Batılı kimliği ile Afganistan’da var olduğunu görürüz. Dolayısıyla, Türkiye’nin bugün Taliban’ın kendisini ‘kardeş bir Müslüman ülke’ olarak görmesini talep etmesi çok da inandırıcı olmadığı gibi, politikasını Türk soylu gruplar üzerinden devam ettirmeye çalışması ya da Afganistan’dan kaçıp Türkiye’ye gelen, farklı etnik gruplara mensup Taliban muhalifi Afganlar üzerinden mevzi kazanma çabası da bir hayal. Türkiye’nin 11 Eylül saldırıları sonrasında yine Batı ile birlikte, NATO üyesi olarak daha özgüvenle yer aldığı ve bu sayede de NATO fonlarından yararlanarak müteahhitlik projelerinden pay aldığı bir dönemde bile, Afganistan’da belirleyici bir aktör olduğunu söylemek zor. 2007-2009 yılları arasında İngiltere’nin Kabil büyükelçisi, daha sonra kısa bir süre İngiltere’nin Afganistan özel temsilcisi olan Sherard Cowper-Cowles, hatıratında Afganistan’da bölgesel aktörlerin rolünü tartışırken, Türkiye’ye sadece çeyrek sayfa ayırıyor.[xxxi] Yeni dönemde, Afganistan’ın yeniden inşası sürecinde Türkiye rol alabilir ancak o rol de NATO dönemindeki gibi olmayacaktır. Pakistan veya Taliban’ın bu tarz bir yeniden inşa faaliyetini fonlayacak paraları olmadığı gibi, Çin’in yeniden inşa maliyetini Taliban’a kredi sağlayarak üstlenmesi ancak Türkiye’nin de Çin’in Afganistan’da bulunmasını meşrulaştırıcı bir rol oynayabileceğini düşünmesiyle olabilir.

 

Türkiye’nin Pakistan ile Afganistan arasında süregelen Durand Hattı sınır sorununu, ilerleyen dönemde her iki taraftan da arabucululuk talebi gelmediği sürece, çözmeye çalışmaması, bunu hiç gündeme bile getirmemesi daha hayırlı olur. Daha önceki yazımda da dile getirdiğim gibi, Türkiye’nin bu ve benzeri konularda Afganistan ve Pakistan’ı uzlaştırma çabaları geçmişte başarısız olmuş, Türkiye’nin Afganistan nezdindeki algısına zarar vermekten başka bir işe yaramamıştı. Türkiye’nin büyük planlar yapmak yerine Taliban iktidarında sivil Afgan öğrencilerin Türkiye’de eğitilmesi ve eğitimini tamamlayıp döneceklerin veya dönmüş olanların geleceğine dair yeni bir politika belirlemesi bile çok önemli bir adım olacaktır. Yeni Afgan hükümeti Türkiye’nin şu ana dek burs ve eğitim verdiği, özellikle kadın Afgan öğrencilerin ülkeye dönmelerini isteyebilir, bundan böyle Afgan kadınlarının Türkiye’de eğitim görmelerini yasaklayabilir. Genel olarak Afganların yurtdışında, özellikle Batılı başkentlerde eğitim görmesi konusunda da şüpheli olacaklarını öngörebiliriz. Hatırlanacağı gibi, Emanullah Han’ın 1929’da iktidardan düşmesini kısa süreli bir (Tacik) Habibullah Kalakani yönetimi takip etmiş, bir süre sonra yeniden bir Peştun olan, Nadir Şah yönetimi devralmıştı. 1933 yılı Temmuz ayından başlayarak, Kasım ayına dek önce Nadir Han’ın kardeşi, Afganistan’ın Almanya büyükelçisi Muhammed Aziz Almanya’da bir Afgan öğrenci tarafından öldürüldü. Ardından, Nadir Şah’ın kendisi Afganistan’da okulda bir ödül töreninde bir Afgan öğrenci tarafından öldürüldü.

 

Son olarak, Türkiye’nin kendisine Afganistan’da büyük bir rol atfederek sıkletinin ve mevcut kapasitesinin üzerinde hareket etmesinin en geniş ölçekli riski mevcut ‘Yeniden Asya Açılımını’ Güney Asya’da boğmak olur. Türkiye’nin bu tuzağa düştüğü ve düşmekten kurtulduğu iki eski dalga var. Türkiye’nin 2. Dünya Savaşından bugüne 3 Asya açılımı olduğunu söyleyebiliriz. 1) 60’ların sonunda somutlaşan ve 70’lerde hız kazanan, önce diplomatik, ardından 80’lerle birlikte ekonomik kazanç motivasyonlu ilk açılım 2) 1990’ların sonunda başlatılan, 2000’lerin başında kısmen devam eden Asya-Pasifik açılımı. 3) Yeniden Asya Açılımı.

 

Bu dalgalara baktığımızda, Türkiye’nin, ABD’nin ısrarlarına rağmen 1970’lerde Afganistan ve Pakistan arasında arabulucu olmayı —Dışişleri Bakanı Çağlayangil’in ifadesiyle, Türkiye’nin bu fedakâr rolü her iki ülke tarafından da yeterince takdir edilmediği için— reddettiğini, Afganistan’daki gelişmeler konusunda ABD’ye yardımcı ol(a)madığını, o dönem 1964 Kıbrıs hayal kırıklığı sonrası başlattığı Afro-Asya açılımını sürdürdüğünü görüyoruz. Bu ısrarlı tavır 80’lerde ve 90’ların başında Afganistan’ın işgaline rağmen devam etti, Türkiye Güneydoğu ve Doğu Asya açılımını sürdürdü. Ancak İsmail Cem’in Dışişleri Bakanlığı döneminde Afrika açılımına ek olarak başlatılan Asya-Pasifik açılımı ise 11 Eylül saldırıları ile birlikte Güney Asya’ya, güvenlik-terör-radikalizm gündemine kurban gitti. Ayrıca geri dönüp baktığımızda, Türkiye’nin daha geniş Asya açılımı feda ettiği 2000’ler ve 2010’lar Güney Asya politikasının Türkiye’ye büyük ekonomik veya politik kazanç getirdiğini söylemek de çok zor. Türkiye Afganistan’daki gelişmelerin bugün üçüncü Asya Açılımı dalgasına zarar vermesine izin vermemeli.

__

[i] Abdul Salam Zaeef, My Life with Taliban. New York: Columbia University Press.

[ii] https://timesofindia.indiatimes.com/india/wont-meddle-in-kashmir-haqqani/articleshow/85853947.cms

[iii] https://www.bbc.com/news/world-asia-india-58419719

[iv] https://www.hindustantimes.com/world-news/taliban-won-t-allow-pak-to-interfere-in-afghanistan-s-internal-affairs-report-101630940167009.html

[v] https://www.yenisafak.com/dunya/turkiye-bizim-icin-onceliklidir-3690871

[vi] https://www.aljazeera.com/news/2021/9/2/afghanistan-taliban-to-rely-on-chinese-money-spokesperson-says

[vii] https://twitter.com/MichaelKugelman/status/1435462129193209856 & https://twitter.com/vali_nasr/status/1435565893816397826

[viii] Shuja Nawaz, 2008, Crossed swords: Pakistan, its Army, and the wars within. Karachi: Oxford University Press. s. 480

[ix] Zaeef, My Life with Taliban.

[x] https://www.hindustantimes.com/opinion/a-strategic-shock-for-the-subcontinent-101629893951953.html

[xi] https://timesofindia.indiatimes.com/world/south-asia/taliban-consider-governance-models-oppose-pakistan-fence-on-durand-line/articleshow/85779590.cms?from=mdr

[xii] Cowles da bunu diyor; directorate s de bunu diyordu.

[xiii] Steve Coll, Directorate S. Penguin Press, New York, 2018.

[xiv] Annual Report on Afghanistan, Sir R. Maconachie to Sir John Simon. Australian Archives; Nadir Han’ın İngiliz kontrolünde olmadığını kanıtlamak için gösterdiği çaba için bkz. Vartan Gregoryan, The Emergence of Modern Afganistan: Politics of Reform and Modernization, 1880-1946, Stanford University Press, 1969, ss.321-322

[xv] https://www.thestatesman.com/world/pak-mullahs-hail-taliban-victory-afghanistan-1502998118.html

[xvi] https://www.dawn.com/news/1644854/pakistani-armed-forces-equipped-to-fight-all-external-and-internal-threats-army-chief

 https://www.hindustantimes.com/opinion/a-strategic-shock-for-the-subcontinent-101629893951953.html

isit to Turkey. 16 June 1978, https://aad.archives.gov/aad/createpdf?rid=150832&dt=2694&dl=2009

[xviii] Conversation between Secretary Schlesinger and Premier Hua, 08 November 1978 https://aad.archives.gov/aad/createpdf?rid=277178&dt=2694&dl=2009

[xix] The Chinese View of the Crisis in Southwest Asia: Past Relations, Current Policy, Prospect. 7 March 1980. https://www.cia.gov/readingroom/docs/CIA-RDP85T00287R000100840001-0.pdf

[xx] Chinese Diplomacy since Afghanistan, https://www.cia.gov/readingroom/docs/CIA-RDP85T00287R000101090001-2.pdf

[xxi] Abdul Salam Zaeef, s. 135

[xxii] https://www.usnews.com/news/world-report/articles/2021-09-07/china-weighing-occupation-of-former-us-air-base-at-bagram-sources?src=usn_tw

[xxiii] Maleeha Lodhi, Moment of Truth, https://www.dawn.com/news/1644789/moment-of-truth

[xxiv] https://tribune.com.pk/story/2275770/china-again-bails-out-pakistan-to-pay-saudi-debt

[xxv] https://www.fmprc.gov.cn/mfa_eng/zxxx_662805/t1902967.shtml

[xxvi] https://www.politico.com/news/2021/09/02/us-pakistan-afghan-crisis-509157

[xxvii] Shirin Tahir-Kheli, Before the Age of Prejudice, s.260

[xxviii] https://www.thehindu.com/news/national/unsc-resolution-on-taliban-serves-indias-interest/article36198479.ece

[xxix] Sherard Cowper-Coles, Cables from Kabul: The Inside Story of the West’s Afghanistan Campaign. Harper Press, 2011, s. 214

[xxx] (Memorandum respecting the employment of Germans and Question of Russian Penetration in Afghanistan, 24 November 1925, Australian Archives.)

[xxxi] Cowper-Coles, s.78

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.