Akif Cephesinden Birinci Meclis
Türkiye’ye biçilen rolü kabullenen yeni Türkiye’nin yöneticileri için bir zamanlar özel olarak davet edilen Akif ve fikriyatı artık yük hâline gelmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM-23 Nisan 1920) açılışı ve Cumhuriyet’in (29 Ekim 1923) ilanından bu yana bir asrı aşkın zaman geçti. Yeni bir yüzyılın kapılarını aralarken hem devlet ricalinden hem de birçok yazar, aydın, münevver tarafından ortaya konulan iddialı hedeflerle birlikte mütevazı katkılar da yazılıyor, çiziliyor, konuşuluyor.
Bireylerde olduğu gibi toplum ve devletlerde de değişim, dönüşüm ve de başkalaşım hali devam ediyor. Hâl bu iken geçmişe sünger çekerek geleceğe yol almak mümkün olmadığı gibi geçmişin taklit hali de çözüm değildir. Olması gereken; yerel şartları ve dünyanın genel ahvalini de dikkate alarak geçmişten faydalanmak ve değişim-dönüşümden nasiplenerek yeni güzergâhta emniyetle yol almaktır.
Ne var ki sürekli değişim halinde olan ama nihayetinden tekürrür-ü tarih halini de aşamayan zamanlardan geçiyoruz.
Bundan tam yüz beş (105) yıl önce açılan TBMM’nin tarihe Birinci Meclis olarak geçen (1920-1923) dönemi her yönüyle incelenmeye, irdelenmeye, konuşulup tartışılmaya değer hem bir zaman dilimi hem de bir modeldir. Anadolu’nun düşman işgali altında olduğu, Kurtuluş Savaşı’nın tüm hızıyla devam ettiği, top seslerinin Ankara’dan duyulduğu, Başkent’in Kayseri, Malatya illerine taşınmasının konuşulduğu bir dönemden bahsediyoruz. Elbette ki bütün bunların tüm yönleriyle ele alınması, konuşulması ve tartışılması gerekiyor. Biz de bu yazımızda sürece bir katkı babından Akif cephesinden Birinci Meclis ve o dönem yaşananları ele alacağız. Ama önce 1920-1923 yıllarını kapsayan “Birinci Meclis”i hatırlayalım:
Birinci Meclis
Aslında Türkiye’nin siyasi tarihindeki ilk Meclis, Osmanlı döneminde Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan törenle 19 Mart 1877’de açılan ‘Meclis-i Umumi’dir.
Ama bizim için bahis mevzusu olan ilk meclis ya da Birinci Meclis, 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanıp, 1 Nisan 1923’te yeni seçim kararı alarak 15 Nisan 1923’te son oturumunu yapmış olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Meclisi’dir. Bu İlk meclis bir bakıma Meclis-i Mebusan’ın devamı niteliğinde bir meclistir. Çünkü bu Birinci Meclis’te yer alan milletvekillerinin çoğu 16 Mart 1920’de son kez toplanan Meclis-i Mebusan milletvekillerinden oluşmaktadır.
Aslında Birinci Meclis’in açılış aşamasında Osmanlı Devleti hâlâ İstanbul’da hüküm sürmekteydi. Ancak kurulan yeni meclis 1 Kasım 1922’de aldığı kararla Osmanlı Devleti’ne son vermiştir. Yeni devletin nihaî şekli olan Cumhuriyet ise 29 Ekim 1923’te İkinci Meclis tarafından ilan edilmiştir.
İlk Meclis’le ilgili önemli bir belgesele de imza atan Kemal Öztürk söz konusu Birinci Meclis’le ilgili şunları kaydeder:
“Yıkılmış ve işgal edilmiş bir imparatorluktan arta kalanlar, şimdi bir Meclis kurarak özgürlüklerine kavuşmanın yollarını arıyorlardı.127 kişi İmparatorluk tarihinin en sivil, en demokratik ve en renkli meclisinin açılışını yaptılar. Bağımsızlık için, özgürlük için, halk iradesi için savaştılar. Anadolu kutsal bir direnişe ev sahipliği yapıyordu. İlk Meclis bu savaşın tek merkezi, tek yönlendiricisiydi. Meclisin içindekiler, kimi zaman tartıştı, kimi zaman ümitsizliğe düştü, kimi zaman tek vücut oldu. Ama tek hedefleri olan bağımsızlıktan asla taviz vermediler. Sonunda hayallerini süsleyen zafere ulaştılar. Zafer sonrası yaşananlar, anlatılmamış bir tarihin perde gerisindeki buruk hatıralar olarak kaldı.” (1)
Lakin o ‘buruk hatıralar’ bu milletin hafızasında hiçbir zaman silinmedi. Bu millet her zor durumda bırakılıp sıkıştırıldığında zihinlere kazınan o İlk Meclis ruhu tıpkı Akif gibi ‘Korkma!’ diyerek yeniden dirildi, canlandı, kükredi. En son 15 Temmuz’da bu ruha şahitlik yaptık. Hatırlayacak olursak Birinci Meclis, Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal tarafından yayınlanan bir genelge ile bütün milletvekilleriyle birlikte 23 Nisan 1920 Cuma günü Hacı Bayram-ı Veli Camii Şerifi’nde Cuma namazı kılındıktan sonra Meclis Binası’na gidilmiş; hatimler, dualar, yurt genelinde okunan mevlitler eşliğinde açılmıştır. İkinci Meclis açılıncaya kadar da yukarıda ifade edilen ruhla çalışmalarını sürdürmüştür. İşte Mehmet Akif de bu ruhla Birinci Meclis’te yer alan milletvekillerdendir.
Akif’in Ankara’ya İntikali
Ankara’da Birinci Meclis açılırken Akif de düşman işgali altında olan İstanbul’dan Ankara’ya gelme telaşı ve hazırlığı içindedir.
Akif, İstanbul’da iken son Osmanlı Meclis-i Mebusanı 16 Mart 1920’de İngilizler tarafından basılarak dağıtıldı ve birçok mebus tutuklandı. İki gün sonra da meclis kapatıldı. Artık İstanbul fiilen de işgal edilmiş, şehir karamsar bir havaya bürünmüştü. Öyle ki işgal kısa zamanda dayanılmaz bir hâl aldı.
Yukarıda ifade edildiği üzere İstanbul’da bu gelişmeler olurken 23 Nisan 1920 günü Ankara’da 66 vilayetten gelen milletvekilleri ve işgal altındaki İstanbul’dan kaçabilen bir kısım milletvekilinin katılımıyla Büyük Millet Meclisi açıldı.
Bu gelişmelerin yaşandığı süreci Akif’in kızlarından Feride Akçor, 11 Eylül 1975’te Hayat Mecmuası’nda kendisiyle yapılan bir röportajda şu şekilde anlatıyor:
“16 Mart’ta İstanbul işgali tahakkuk etti. (O sırada Çengelköy’de oturuyorduk) Türk aydınları Malta Adası’na sürgün edilmek üzere birer ikişer tevkif edilmekteydiler. Evleri gece veya gündüz, birdenbire basılıyor ve kendileri alınıp götürülüyorlardı. Bir hafta böyle geçti. Etrafımızdaki halka gittikçe daralmaktaydı…”
Bütün bu olup bitenler karşısında, Akif ihtiyaca binaen Ankara’dan çağrılmaktadır. 7 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nde tanınmış bazı vatanseverlerin Ankara’ya çağrılması kararı alınmıştır. Akif de Hey’et-i Temsiliye vasıtasıyla eski dostu Ali Şükrü Bey üzerinden Ankara’ya davet edilmiştir.
Kimliği hatırlanmayan, yürüyüşünden asker olduğu yolunda bir kanaat oluşturan bir zat ya da bir subay ile Çengelköy’deki evinde yarım saat konuşan Akif’i düşünceli bir hâl almıştır.
Söz konusu olan vatandır ve vazife kutsaldır. Mazeret kabul edilmemektedir. Akif bu çağrıyı emir telakki etmiş ve mutlaka bu isteğin yerine getirilmesi gerektiğini düşünmüştür. Artık icma-ı ümmetin Anadolu’da oluştuğu kanaatine sahiptir. Düşüncelerini sadece yakın arkadaşı Eşref Edip ve damadı Ömer Rıza Doğrul ile paylaşır. Sonuçta Akif’e Ankara yolu görünmüştür.
Akif’in Eşref Edip’e söylediği aşağıdaki sözleri, o dönemin halet-i ruhiyesini açıkça ortaya koyması bakımından önemlidir:
“Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı aydınlatmaya ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini toparla, ‘Sebilürreşat’ klişesini al, arkamdan gel. Şeyhülislâmlık makamındakilerle de görüş, Harekât-ı Milliye aleyhinde bir harekette bulunmasınlar.”
Kuvây-ı Milliye’ye katılmak isteyen ve aralarında Mehmet Akif gibi meşhur isimlerin (İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Celâleddin Arif Bey, Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa, Halide Edip Adıvar ile eşi Adnan Adıvar) de bulunduğu çok sayıda kişi, Anadolu’ya Atâ Efendi’nin yardımıyla Özbekler Tekkesi üzerinden geçmişlerdir.
Oğlu Emin Akif’ten öğrendiğimize göre; Çengelköy’de büyük evlerinde oturdukları bir gün sabah erkenden Mehmet Akif kendisini uyandırıyor ve Üsküdar’a doğru yol alıyorlar. O zamanlar Emin Akif on iki (12) yaşlarındadır. Çengelköy’le Karacaahmet arasındaki yolu süratle kat ediyorlar. Karacaahmet Mezarlığı civarında kendilerini bekleyen ve içinde Ali Şükrü Bey’in de olduğu paytona binip Kısıklı üzerinden hareket ediyorlar. İkindi civarı Alemdağ arkalarındaki bir çiftliğe varıyorlar. Bir müddet istirahat ettikten sonra tekrar yola çıkıyorlar. Geceyi civar köylerde geçirdikten sonra, ertesi sabah erkenden yola koyulup o gün akşama doğru İzmit ile Adapazarı arasında bir köye varıyorlar. Orada Kuvay-ı Milliye birliklerine cephane götüren bir kafileyle birlikte yola koyulup, Geyve civarında bir köyde konaklıyorlar. Burada Kuşçubaşı Eşref Bey’le birleşip tren yolu üzerinde dekovil ile Eskişehir’e gidiyorlar. Eskişehir’den de Ankara’ya tren ile varıyorlar.
Devamını oğlu Emin Akif’ten dinleyelim:
“Tren öğleye doğru Ankara’ya vasıl oldu. Ali Şükrü Bey, peder ve ben yaylı bir arabadan Millet Meclisi’nin önünde indik. Babam bana sen buralarda otur diyerek, Meclis’in bahçesini gösteriyordu. İşte o sırada Gazi, başındaki siyah kalpağı ile gözüktü. Yanında Erzurum Mebusu Gözübüyükzade Ziya Hoca var idi, daha tanımadığım iki üç kişi var idi. Evvela Ali Şükrü Bey’in elini sıkarak hoş geldiniz, diyen Atatürk oldu; bilâhare Şaire iltifat etti:
-Sizi bekliyordum efendim, tam zamanında geldiniz, şimdi görüşmek kabil olmayacak, ben size gelirim, dedi.
Onlar uzaklaşır iken biz de Ankara’da acıkan karnımızı doyuracak bir lokanta aradık.”
Akif, böylece İstanbul’dan oğlu Emin Akif ile birlikte yola çıkıp (10 Nisan 1920) geçirdikleri uzun bir yolculuktan sonra Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü (24 Nisan 1920) Ankara’ya ulaşmışlardır.
Akif’in Birinci Meclis’te Mebus Olması
Akif’in Ankara’ya gelişi İstiklal Mücadelesi bakımından çok önemli bir gelişmedir. Başta Mustafa Kemal olmak üzere herkes bu durumdan memnuniyet duymaktadır. Akif’in samimi ve entelektüel bir Müslüman şahsiyet olarak Millî Mücadele’de yer aldığı hususu, her türlü vasıta ile halka duyurulması yoluna gidilmiştir.
Akif, Ankara’ya gelmesinin akabinde 5 Haziran 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Burdur Mebusu olarak girmiştir. Onun milletvekili seçilmesinde, Burdur Livası Millet Meclisi azası Miralay İsmail Bey’in istifa etmesi ve bu istifanın kabulü etkili olmuştur. Mustafa Kemal de bu arada Konya Vali Vekili Fahrettin (Altay) Paşa’ya telgraf göndererek, istifa eden Burdur milletvekilinin yerine Mehmet Akif Bey’in seçilmesi konusunda yardımcı olmasını istemiştir.
Mehmet Akif’in Burdur milletvekilliği, Mazbataları İnceleme Komisyonu’ndan gelen sonuçların ilk TBMM tarafından kabul edilmesi ile kesinleşir. Ancak Meclis’in 3 Temmuz 1920 tarihli oturumunda Burdur’dan sonra, Biga’dan da milletvekili seçildiği anlaşılınca, 14 Temmuz 1920 günü Meclis Başkanlığı Mehmet Akif’e bir yazı yazarak, Burdur ya da Biga Milletvekilliklerinden birisini tercih etmesini ister. Bu arada Akif tercihini Burdur’dan yana kullandığı hususunda Meclis Başkanlığına gönderdiği cevabi yazının sonucunu almadan, 15 Temmuz 1920 günü Meclis’te bazı milletvekilleri ile birlikte yemin eder.
Akif’in Burdur Milletvekilliğini tercihine dair cevabi yazısı ise bu yeminden daha sonra 18 Temmuz günü Meclis Başkanlığınca kabul edilmiştir. Böylece Akif, 1920-1923 yılları arasında vekil olarak Birinci Meclis’te yer almıştır. Meclis kayıtlarına baktığımızda adının “Burdur Milletvekili ve İslam Şairi” olarak geçtiğini görürüz.
Akif’in Birinci Meclis’teki Durumu
Akif’in Burdur Milletvekili olarak Meclis içindeki faaliyetlerinden tutanaklara yansıyan konuşmaları, açıklamaları oldukça azdır. Gizli oturumlarda bir kez, diğer oturumlarda da pek önemsiz konularda birkaç kez söz aldığı görülmektedir. Meclis zabıtlarına geçmiş oylama ve yoklama listelerine göre Akif, Birinci Meclis’in açık celselerdeki toplam 232 oylama ve yoklamasından 132’sinde bulunmamıştır. Bu durumun, Akif’in Meclis’te yaşanan bir kısım olaylardan rahatsız olmasından ve zamanının büyük kısmının sahada geçirmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Tabii ki mizacıyla alakalı durumu da gözardı etmemek gerekir.
Birinci Meclis’te siyasi partiler yoktu. Ancak mebuslar çok değişik dünya görüşlerine sahip idiler. Gayri resmî olarak çeşitli isimlerle anılan gruplar oluşmuştu. Bütün mebuslar ‘Müdafaa-i Hukuk’cuydular. Tek hedefleri vardı: Vatanın kurtarılması… M. Kemal, 10 Mayıs 1921’de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu (I. Grup) adıyla gayri resmî bir kuruluş oluşturmuştu. Akif başlangıçta bu grup içerisinde iken, sonradan Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş Bey’in altı arkadaşıyla Temmuz 1922’de örgütlü çalışmalarına başlayan, II. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu (II. Grup) içinde yer almıştır. Söz konusu ikinci grubun liderliğini Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey yürütmüştür ve Akif de bu grubun içerisinde yer almıştır.
Akif, Ankara’ya gelir gelmez hemen sorumluluk bilinciyle vazifeye koyulmuş ve Hacı Bayram Camii’nde vaazlar vermeye başlamıştır. Önce ‘Nasihat Heyetleri’, daha sonraları ise Meclis’in 7 Mayıs 1920’de oluşturduğu ilk ‘İrşad Heyeti’ içinde görev almıştır. Akif, bir taraftan halkı uyandırıcı ve bilinçlendirici konuşma ve vaazlar yaparken; bir taraftan da aynı minvalde yazılar yazmaya devam etmiştir. Bu faaliyetler halk üzerinde kısa sürede etkisini göstermiştir.
Yaptığı konuşma ve yazdığı şiirlerde azmi elden bırakmamayı ısrarla vurgular Akif. Karşılaşılan durumun ciddiyetini ve çabuk davranmanın önemini vurgulayarak yeni bir umutla halkı derinden sarsar.
Akif’in Kurtuluş Savaşı’ndaki Rolü
Akif, yaptığı bütün bu ve benzeri çalışmalarla, işgalle karşı karşıya olan ve bir avuç Anadolu’yu bile bize çok gören düşmana karşı, halkı İstiklal Mücadelesi’ne davet etmiş ve özellikle bu mücadelenin bir ‘cihat’ olduğunun altını çizmiştir. Böylece Millî Mücadele ruhunun toplumda yer etmesine büyük katkılar sağlamıştır.
Oğlu Emin Akif Ersoy bu durumu şu şekilde ortaya koyuyor:
“…Anadolu’nun birçok vilayetlerinde, kazalarında hatta nahiyelerinde, camilerde, medreselerde, meydanlarda insan kitlelerine hitap etti. O çok samimi konuşuyor, doğruyu söylüyordu. Onu bir kere dinleyen ve eli silah tutabilen bütün erkekler ailesiyle vedalaşıyor, evini, karısını, çocuklarını Allah’a emanet ederek cepheye koşuyordu. Babamı ilk defa Burdur’da hükümet konağında üç yüz, dört yüz kişiyi aşkın bir cemaate hitap ederken gördüm. İzmir havalisinden sızan kara haberleri, Ankara Günlerinde vatandaşlarımıza yapılan işkence ve hakaretleri, kirli çizmeler altında çiğnenen tarihî ve ilahi mabetlerimizi öyle yanık bir dille ifade ediyor, bu fecayiin yürekler acısı sonuçlarını öyle acı bir dille tarif ediyordu ki, ben de dinleyiciler arasında sıkışmıştım. O muazzam kalabalık derin bir sessizliğe gömülmüştü. Lakin öyle bir sessizlik, öyle bir hava idi ki, bu; kasırgalar koparacak ruhların, kellesini koltuğuna almaya niyet eden başların son ve kesin kararından doğuyordu.”
Konya’daki görevinin ardından Akif, 4 Ekim 1920’de TBMM’ye başvurarak Kastamonu havalisine gitmek için izin ister. Bu istek Meclis tarafından kabul edilir ve bir buçuk (1,5) ay izin verilir.
Akif, yanında Çankırı (Kengırı) mebusu Hacı Tevfik Bey, Binbaşı Halim Bey ile Kastamonu’ya doğru yola çıkar. Kafileyi Kalecik ilçesi yakınlarında Çankırı Kafkas Topçu Alayı Kumandanı Yahya Bey karşılar. Yahya Bey mücadele azmiyle dolu heyecanlı bir kumandandır. Akif ve yanındakiler Yahya Bey’in delaletiyle yol üzerinde bulunan köylere uğrayarak, onları vaazları ile irşad edip mücadeleye katılmaya davet ederler. Çankırı’da Kafkas Topçu Alayının oluşu ve Çankırı’nın Kuvayı Milliye ruhu ile çalkalanması Akif’i memnun etmiştir. Akif’in Çankırı’da bulunduğu günlerde şehirdeki en aktif sivil toplum örgütlerinden birisi de Çankırı Müdafaa-i Hukuk Teşkilatıdır. Teşkilatın reisi Balcızade Müfti Ata Efendi’dir. Daha sonra kurulan Çankırı Gençler Mahfeli, Millî Mücadele boyunca Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine yardımcı olmuştur. Akif, bu cemiyetlerle yakından ilgilenir.
Ulucami Ve Nasrullah Camiindeki Vaazlarının Yankıları
Akif, 15 Ekim 1920 Cuma günü Çankırı’nın en büyük camisi olan ve halk arasında Büyük Cami olarak bilinen, Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı Ulucami’de bir vaaz verir. Akif, ibadetten önce ‘hürriyetin geldiğini ve hürriyet olmadan yapılan ibadetlerin kabul olmayacağını, kâfirin işgali altında olan halifenin de esir olduğunu, bundan dolayı öncelikli görevin cihat etmek’ olduğunu söyler.
Akif konuşur, Çankırılılar ağlar. Namazdan çıkan evine koşar, hazırlığını yapıp askerlik şubesine gider, gönüllü erlerle şube önü dolup taşar.
Akif, Eşref Edip’in Kastamonu’ya geldiğini ve burada yaptığı bazı konuşmaların Vali Cemal Bey’e yanlış aksettirilmesinden ötürü Sinop’a sürgün edildiği haberini alınca Kastamonu’ya gitme kararı alır. Yanındakilerle beraber, yol üzerinde bulunan yerleşim yerlerindeki halka Millî Mücadele’yi anlatarak yoluna devam eder. Akif, 19 Ekim 1920 tarihinde yaylı bir araba ile Kastamonu’ya ulaşır.
O dönemde Kastamonu’da yayınlanan Açıksöz Gazetesi 21 Tesrinievvel (Ekim) 1336 (1920) tarihli nüshasında Akif’in Kastamonu’ya gelişini okuyucularına su şekilde duyurur:
“Büyük İslam Şairi, Edib-i Azam Mehmet Akif Beyefendi iki gün evvel şehrimize gelmiştir. Sebilü’r-Resâd’daki yazıları ve sair asarı bergüzidesiyle İslam âleminin yegâne şairi olarak tanınan Mehmet Akif Beyefendi’ye gazetemiz namına beyanı hoş âmadi eyleriz.”
Açıksöz Gazetesi 22 Tesrinisani 1336 tarihli nüshasında da ‘Sebilü’r-Resâd ceride-i İslamiyesi Kastamonumuz şerefine ilk nüshasını şehrimizde neşredecektir’ haberini verir.
Akif, Kastamonu ve kazalarında halka vaazlar verir. Bunların en bilineni Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdiği vaazdır. Akif’in Millî Mücadele’de çok önemli yeri olan bu konuşmaları Sebilü’r-Resâd Dergisi’nde yayınlanmıştır. Bu konuşmalar Meclis kararıyla binlerce nüsha basılarak Anadolu’nun bütün vilayetleri ile sancak ve kazalardaki mutasarrıflara, kaymakam ve müftülere iletilmiştir. Diğer taraftan Anadolu’nun bütün camilerinde yüksek sesle okutulup, gazetelerde yayımlanarak etkisinin artırılması yoluna gidilmiştir. Yine bu vaazlar risale ve kitap seklinde basılmak suretiyle bütün cephelere dağıtılmış, köylere varıncaya kadar her yere gönderilmiştir.
El-Cezire kumandanı olan Nihat Paşa ise derginin aynı sayısını Diyarbakır matbaasında çoğaltarak bütün cepheye dağıtır. Elâzığ, Diyarbakır, Bitlis, Van vilayetleri ile çevredeki illere gönderilir.
İşin doğrusu İstiklal Harbi’nin ruhunu kavrama ve anlama noktasında hâlen elimizdeki en önemli belgelerdendir Akif’in söz konusu konuşma metinleri. O dönemin ruhunu bu belgelerden anlamak mümkündür.
Akif, bir ay kadar Kastamonu’da kaldığı süre içerisinde, gelen talep üzerine ilçelerini de dolaşmış ve oralarda da halkı aydınlatıcı konuşmalarda bulunmuştur. Burada bulunduğu süre zarfında Açıksöz Gazetesini de sık sık ziyaret etmiştir. Ayrıca bazı şiirleri Açıksöz Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
Akif’in, İstiklal Harbi yıllarındaki hizmetleri arasında; Kastamonu ve civarında yaptığı faaliyetlerin ayrı bir yeri ve önemi vardır. İstanbul’dan Anadolu’ya gemiyle gönderilen silahların ilk durak yeri İnebolu Limanı’dır. İnebolu Limanı’ndan alınan silahlar, kağnılarla, at arabalarıyla, atların ve eşeklerin sırtında Kastamonu’ya gelir, oradan Ilgaz Dağları aşılarak bin bir güçlükle Çankırı’ya ulaşırdı. Çankırı’da büyük kışlada toplanan bu cephaneler, Çankırılılar tarafından aynı vasıtalarla Kalecik üzerinden Ankara’ya iletilirdi. Silah sevkiyatının yapıldığı bu yol, tarihe ‘İstiklal Yolu’ olarak geçmiştir.
İnebolu, Kastamonu ve Çankırı yolunun İstiklal Harbi’ndeki önemi düşünülürse, Akif’in bu bölgedeki halk üzerinde bilhassa durmasının sebebi anlaşılır. Bu yolun kapanması hâlinde, Ankara’ya ikmal yapılması imkânsız olurdu. (2)
Netice; İstanbul’a Dönüş Ve Sürgün
Akif’in içinde bulunduğu ilk Meclis, 1 Nisan 1923 tarihinde seçim kararı alır. Meclisin son toplantısı 15 Nisan 1923’te yapılır ve dağılır. Bu süreçte yaşanılan bazı hadiseler Mehmet Akif’i derinden etkilemiş ve Meclis’ten soğutmuştur. Ali Şükrü Bey cinayeti ve bu olaydan önce Erzurum Milletvekili Gözübüyükzade Ziya Hoca’nın Meclis’te küçük düşürülmesi, Balıkesir Vekili Hasan Basri Bey ile Abdulgaffar Hoca’nın Meclis’ten ayrılması Akif’in böyle bir tutum sergilemesinde etkili olmuştur denilebilir.
Böyle bir ortamda yeniden bulunmayı ve tekrar Milletvekili seçilmeyi düşünmez ve çok anlamlı da bulmaz. Zaten İkinci Meclis’te Akif gibiler için yer de yoktur. Ortalık yalakalardan geçilmemektedir. Hatta Akif’le ilgili dedikodular da yapılmaktadır.
Akif, yönetici durumunda olanların da kendisinden bir şey beklemediğini görünce ailesiyle birlikte Mayıs ayı içinde İstanbul’a dönme kararı alır. İstanbul’a dönerken yanında Millî Mücadele’den iki hatıra vardır: ‘İstiklâl Madalyası’ ve milletvekillerine verilen ‘Mavzer Tüfeği’…
İstanbul’da Beylerbeyi’nde bir ev tutar Akif. İşsizdir… Daha önce görev yaptığı İstanbul Üniversitesi’ndeki görevine iade edilmemiştir. Parasızdır ve borçları vardır. Vekillikten sonraki maaşı da bağlanmamıştır. Bu durumda Akif evinden hiç çıkmasa, yazmasa, çizmese, konuşmasa, hiçbir şey yapmasa bile tehlikeli bir kişi olarak görülecektir.
Akif buna rağmen içinde fırtınalar kopsa da herhangi bir muhalefet yapılanması/girişimi içinde yer almaz. Yapılan birçok şeyi yanlış bulsa da tepkisini açıkça göstermez, susmayı tercih eder. Biraz da mizacı böyledir Akif’in. Kendine, yani iç dünyasına dönüş yapar.
Aslında yazının başında ifade edildiği üzere Akif Millî Mücadele’nin başlangıcında Ankara’ya davet edilen tek sair ve yazardır. Davet ediliş sebebi ise onun ‘İslam Şairi’ kimliği, bilgi birikimi ve samimiyetidir. Akif, Millî Mücadele’nin manevi cephesinde büyük hizmetler gerçekleştireceği bilindiği için Ankara’ya davet edilmiştir. Akif, bu süre içerisinde üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştır. İslam Şairi kimliği ile TBMM’ye Milletvekili olarak girmiş, yayımladığı Sebilü’r- Resâd Dergisi, Millî Mücadele boyunca TBMM tarafından basılıp dağıtılmıştır. Bütün bu dönem boyunca Akif, Millî Mücadele’nin fikrî arka planının en önemli ismidir. Bu doğrultuda Millî Mücadele çok güçlü bir dinî, fikrî arka plan ile yürütülmüştür. İslam’a aykırı olabilecek her tür tutum, karar ve davranıştan sakınılmıştır. Ancak mücadele zaferle sonuçlanınca şartlar değişmiştir. Millî Mücadele’yi başarıya ulaştıran bu ana eksen terk edilmiştir.
Topraklarımızı işgal eden düşmanla savaşılmış ve başarıya ulaşılmıştır. Oysa asıl düşman, yine Yunanlıları üzerimize salan emperyalizmin öncüleri ile hesaplaşılmamıştır. Yeni Dünya Sisteminin Türkiye’ye biçtiği rolü kabullenen yeni Türkiye’nin yöneticileri için bir zamanlar özel olarak davet edilen Akif ve fikriyatı yük hâline gelmiştir.
Bu şartlar altında Akif, 1925 yılı sonunda dönmemek üzere Mısır’a gidecek ve ölümüne altı ay kalana kadar da Türkiye’ye dönmeyecektir. (3)
(Akif’in Mısır yıllarını linkteki yazımızdan okuyabilirsiniz: https://www.perspektif.online/akif-nicin-gonullu-surgun-olarak-misira-gitti-1/ )
Kaynakça
- İlk Meclis -Belgesel-, Kemal Öztürk, İnkılab Yayınları
- Bizim Akif, Yusuf Tosun, Çıra Yayınları
- https://www.perspektif.online/akif-nicin-gonullu-surgun-olarak-misira-gitti-1/
YUSUF TOSUN