Almanya Gümrük Birliği’nin Modernizasyonuna Nasıl Yaklaşıyor?

Gümrük Birliği’nin modernizasyonuna giden yolun büyük ölçüde doğu Akdeniz’den geçtiğini söylemek mümkün. Ankara’nın, ulusal çıkarlarından feragat etmeden bölge ülkeleri ile ilişkilerini düzeltmesi gerekmektedir. Hükümetin, Türkiye ve AB’nin ulusal çıkarları arasındaki kesişme noktalarını öne çıkarması, sağduyulu ve ihtiyatlı bir siyaset uygulaması sürece katkı sunacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Almanya’nın Temmuz 2020’den itibaren altı aylığına Avrupa Birliği (AB) Bakanlar Konseyi’nin Dönem Başkanlığı’nı üstlenecek olması Türkiye’de karar vericiler arasında, medyada ve uzman çevrelerde beklentilere yol açmıştı. Berlin’in, Gümrük Birliği’nin (GB) güncellenmesi sürecini ilerletebileceğini, hatta Türkiye–AB ilişkilerinin normalleştirilmesine katkı sunabileceğini dahi düşünenler olmuştu. Ancak Doğu Akdeniz’deki Türkiye ile Yunanistan ve Fransa arasındaki gerilim, GB’nin modernizasyonu meselesini siyasal gündemin dışına itti.

 

Öyle görülüyor ki daha uzun bir süre Türkiye–AB ve Türkiye–Almanya ikili ilişkilerinin gündemini Gümrük Birliği’nden farklı konu başlıkları belirleyecek. Almanya’nın Türkiye ile özel ilişkilerinden ve Ortadoğu bölgesindeki çıkarlarından dolayı – örneğin Fransa’dan farklı olarak – Türkiye’ye karşı daha dengeli bir tutum içinde olduğu görülüyor.

 

Burada öncelikle altının çizilmesi gereken nokta ise AB’nin Türkiye için ekonomik, siyasal ve sosyal bakımdan son derece önemli bir bölgesel blok, ulusüstü bir yapılanma olduğudur. Ayrıca süreç tıkanmış, müzakereler fiilen durmuş olsa da Türkiye resmen AB üyeliğine aday ülke olmaya devam ediyor. AB Türkiye’nin en önemli ticaret partneri ve birlik içinde 5 milyona yakın, Almanya’da ise 3 milyonun üzerinde Türkiye kökenli nüfus yaşıyor. Bunların büyük bir kısmı bulundukları ülkelerin vatandaşı ve dolayısıyla o ülkelerin partilerinde, parlamentolarında yer alarak ülke siyasetinde bir şekilde söz sahibi olabilmektedirler.

 

Öte yandan Türkiye de AB için siyasal, jeopolitik ve sosyal bakımdan adeta vazgeçilmez bir ülke. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişme noktasında olmasından dolayı Türkiye hem AB güvenliği için önemli hem de Kuzey Afrika, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya pazarlarına açılan bir kapı, bir sıçrama tahtası. Bundan başka Türkiye zengin doğal gaz yataklarına sahip olan Hazar Denizi havzası ile doğalgaza en çok ihtiyaç duyulan Avrupa arasında bir enerji koridoru ve enerji merkezi (energy hub) olma yolunda ilerliyor. Dolayısıyla enerji kaynakları ve güzergahları güvenliği bakımından da kilit bir ülke. Ayrıca AB’nin ve Almanya’nın da mülteci meselesinde ve terörle mücadelede Türkiye’nin iş birliğine ihtiyacı var.

 

Dolayısıyla GB sadece ekonomik açıdan değil, siyasi bakımdan da son derece önemli, çünkü hali hazırda AB ile Türkiye’yi bağlayan en güçlü bağ ve ilerisi için daha kapsamlı iş birliği potansiyelini de barındırıyor.

 

O halde GB süreci neden işlememektedir? Türkiye ile AB arasındaki GB’nin modernizasyonu, yani kapsamının genişletilmesi, uygulamalarının derinleştirilmesi ve ticari ihtilafların çözümü için etkin tahkim mekanizmalarının eklenmesi, iki tarafın da yararına olmasına rağmen, süreç 2014 yılı itibariyle durmuş durumda. Bu noktada Fransa’nın Akdeniz politikası devreye girmektedir.

 

Ancak bu meselenin kavranabilmesi için Almanya’nın jeopolitiğinin temelini oluşturan temel noktayı da dikkate almamız gerekmektedir. Almanya’nın stratejik çıkarlarının başında AB’nin siyasal bütünlüğünün korunması gelmektedir. Bundan dolayı tercihlerini son tahlilde hep Fransa ve Yunanistan’dan yana koymakta, bundan sonra da bu yönde hareket edeceği varsayımıyla hareket edilmesi gerekmektedir. Bu nokta burada tartışacağımız GB’nin modernizasyonu konusu için de son derece açıklayıcı.

 

Bu meselenin daha detaylı irdelenmesinden ve Türkiye–AB ve Türkiye–Almanya iktisadi ilişkilerine göz atılmadan önce GB’ne giden süreci özetlemek faydalı olacaktır.

 

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

 

Gümrük Birliği’ne Giden Süreç

 

Türkiye, Temmuz 1959’da o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) üyelik başvurusunda bulunmuştur. Ankara Anlaşması ise 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanmış ve 1 Aralık 1964’de yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşma uyarınca geçiş döneminin sonunda GB’nin tamamlanması hedeflenmiştir. Anlaşmada öngörülen hazırlık döneminin tamamlanmasıyla birlikte 1973 yılında Katma Protokol yürürlüğe girmiş, GB’nin gerçekleşmesi bağlamında AB tarafı, 1971 yılından itibaren GB’nin kapsadığı sanayi mallarındaki vergileri Türkiye lehine tek taraflı olarak sıfırlamıştır. Türkiye’nin vergileri sıfırlanması için 1973 yılından itibaren 22 yıllık kademeli bir geçiş süresi benimsenmiştir.

 

Türkiye, üzerine düşen indirimleri 1978 yılına kadar gerçekleştirmiş, ancak, bu yıldan sonra, ekonomik sıkıntıların da artmasıyla birlikte, Türkiye AET’ye karşı yükümlülüklerinin 5 yıl ertelenmesi talebinde bulunmuş ve bu talep Mayıs 1979’da kabul görmüştür. Sonrasından Türkiye bir taraftan 14 Nisan 1987 tarihinde AET’na üyelik müracaatında bulunmuş; diğer taraftan da ertelenmiş olan gümrük vergileri uyum ve indirim takvimini 1988’den itibaren hızlandırılmış biçimde tekrar yürürlüğe koymuştur.

 

Katma Protokol uyarınca, Kasım 1992’de yapılan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısında, Gümrük Birliği’nin hazırlıklarını yapmak ve buna ilişkin usul ve esasları tespit etmek amacıyla bir Komite kurulmuştur. Komite çalışmalarının sonucunda, Gümrük Birliği tamamlanmıştır. Bu bağlamda, GB bir anlaşmayla değil; Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında kabul edilen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren tamamlanmıştır.

 

Tam üyelik perspektifinde hazırlanan Türkiye-AB Gümrük Birliği öngörülenden çok daha uzun bir süre yürürlükte kalmış ve günümüz şartlarında birçok eksiği bulunmaktadır. Ayrıca AB, son yıllarda imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşmaları (STA) ile tarım, hizmetler, yatırımlar ve kamu alımları gibi alanlarda üçüncü ülkelerle Türkiye ile olandan daha kapsamlı ticari ilişkiler yürütmektedir. Uzman çevreler Türkiye’nin AB ile olan ticari ilişkilerindeki mevcut asimetriyi gidermek ve küresel ticaret dinamiklerine uyum sağlamak adına Türkiye-AB GB’nin güncellenmesi ve derinleştirilmesini önermektedirler.

 

Bu bağlamda Avrupa Komisyonu ile yürütülen teknik müzakereler 27 Nisan 2015 tarihinde tamamlanmış, ardından müzakerelerin çerçevesini belirleyen rapor kamuoyuna sunulmuştur. 12 Mayıs 2015 tarihinde Avrupa Komisyonunun Ticaretten Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin yaptığı ortak açıklamada Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği’nin güncellenmesi için müzakerelerin başlayacağı ifade edilmiştir.

 

Bunun öncesinde ise 28 Mart 2014 tarihinde Avrupa Komisyonunun talebi doğrultusunda Dünya Bankası tarafından hazırlanan “AB-Türkiye Gümrük Birliği Değerlendirmesi” başlıklı raporda Türkiye’nin üzerinde durduğu taşıma kotaları, vizeler ve serbest ticaret anlaşmaları konularındaki sorunlar dikkate alınarak GB’nin tarım, hizmetler ve kamu alımlarına genişletilmesi önerilmiştir. Aynı şekilde Avrupa Komisyonu da bu konuda bir çalışma yaparak hazırladığı detaylı araştırmayı 21 Aralık 2016 tarihinde kamuoyuna sunmuştur.

 

İktisadi İlişkiler: Ticaret ve Yatırımlar

 

GB sürecinde Türkiye ile AB arasındaki iktisadi, ticari ve finansal ilişkiler ivme kazandı. 2019 yılında Türkiye’nin toplam ihracatı 171,1 milyar dolar olarak gerçekleşti ki bu da toplam küresel ihracatın yaklaşık yüzde 0,9’una tekabül etmektedir. Diğer kıtaların ve bölgelerin ticari bakımdan önemi artmakta olsa da AB hali hazırda Türkiye için ana ihracat hedefi ve bu daha uzun bir süre de değişmeyecek.

 

Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ilk 10 ülkenin 6’sı AB üyesidir. Birinci sırada ise Almanya gelmektedir. Dolayısıyla AB Türkiye için vazgeçilmez bir pazar ve Türkiye ihracatının yarısına yakını AB ülkelerine gitmektedir.

 

GB’nin bir başka olumlu sonucu da Türkiye sanayisinin çeşitli kollarının Avrupa ve Alman üretim ve tedarik zincirlerine dahil olmasıdır. Türkiye hali hazırda hem Avrupa’nın hem de dünyanın önemli üretim sahalarından. Örneğin Toyota, Honda, Ford, MAN ve Renault gibi uluslararası markalar başta olmak üzere tam on dört uluslararası otomobil şirketi Türkiye’de hem iç pazar hem de uluslararası pazarlar için üretim yapmaktadırlar.

 

2018 yılında Türkiye’de üretilen yaklaşık 1,5 milyon otomobilin yaklaşık yüzde 80’i ihraç edildi. Türk otomotiv sanayii Avrupa’da otobüs üretiminde birinci sırada, kamyonet üretiminde üçüncü, binek otomobili üretiminde ise yedinci sırada yer alıyor. Türkiye, küresel otomobil üretiminde de 15’inci sıradadır. Şu karşılaştırma bunun öneminin daha iyi kavranmasına olanak sağlayacaktır: Almanya 5,12 milyon otomobil üretimi ile dördüncü, Fransa 2,27 milyon otomobil ile onuncu ve İngiltere 1,58 milyon otomobil üretimi ile on üçüncü sırada yer aldı 2018 yılında.

 

Benzeri bir tablo ile doğrudan yabancı yatırımlarda da karşı karşıyayız. 2002 – 2015 yılları arasında Türkiye’ye yapılan doğrudan yatırımlarda AB ülkeleri büyük bir paya sahip. Sıralamanın ilk altı ülkesi de – ABD istisnası dışında – AB üyesi. Gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye yurtdışından gelen doğrudan yatırımlara ve sermaye akışına ihtiyaç duymaktadır altyapı yatırımlarını devam ettirebilmek ve gelişmesini sürdürebilmek için. Dolayısıyla bu, AB ile sürecin en azından GB konusunda devam etmesini gerektiriyor. Çünkü sürecin tıkanması Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaştığı yönünde spekülasyonlara yol açmakta, bu ise uluslararası ve AB menşeli şirketlerin Türkiye’de gerçekleştirecekleri yatırımları yavaşlatmalarına, hatta dondurmalarına neden olmaktadır.

Türkiye’nin yabancı yatırımcılar için – 2000’li yıllarda olduğu gibi – cazibesini artırabilmesi için AB ile ilişkilerinin daha olumlu bir çerçeveye oturması, Türkiye’nin gelecekteki yerinin AB içinde olduğuna dair şüphelerin bulunmaması gerekmektedir.

 

AB ile ilişkilerin olumlu bir çerçeveye oturabilmesinin önündeki engellerin başında ise Türkiye’nin demokratik teamüllerden ve hukuk devleti olmanın gereklerinden uzaklaşarak otoriter bir yöne evrilmiş olmasıdır. Demokrasinin, hukuk devletinin ve hukukun üstünlüğünün tahkimi, demokratik hak ve özgürlüklerin önündeki sınırlamaların kaldırılması zorunlu, ancak tek başına yeterli olmayacaktır.

 

2000’li yıllarda olduğu gibi iş birliğine dönük ilişkilerin tesisi için bu saydıklarımız zorunlu ancak başlı başına yeterli kriterler değildir. Çünkü bugün birçok AB devleti ile Türkiye arasında 2000’li yıllardan farklı olarak birçok konuda çıkar çatışmaları mevcut. İlk akla gelen örnekler Fransa, Yunanistan ve İtalya. Doğu Akdeniz ve Ege’deki doğalgaz arama hakları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge oluşturma meseleleri halledilmeden Türkiye’de “demokrasi devrimi” gerçekleşse dahi AB ile ilişkilerde ciddi ilerlemeler kaydedilemeyebilir. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, reformcu ve demokratikleşen, sosyal bütünlüğünü ve iç istikrarını tahkim etmiş bir Türkiye’yi dışlamak, AB görüşmelerini bloke etmek Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi ülkeler için daha zor olacaktır.

 

Gümrük Birliği Neden Güncellenmelidir?

 

GB’nin modernizasyonunu gerekli kılan nedenlerin başında anlaşmanın tasarım hataları içermesi ve bünyesinde eksiklikler barındırması gelmektedir. Söz konusu tasarım hataları GB’nin işlevsel etkililiğini ve verimliliğini ciddi biçimde kısıtlamaktadır.

 

Örneğin Türkiye hükümeti ekonomik düzenlemeler ve AB’nin yapacağı serbest ticaret anlaşmalarında söz hakkına sahip olmak istemektedir. Şu anki yapılanmada Türkiye, örneğin ortaklık müzakerelerinde ne katılım ne de söz hakkına sahiptir. Yani ekonomik konularda egemenlik hakkından bir ölçüde feragat etmiş, karşılığında ise herhangi bir söz hakkı elde edememiştir.

 

AB’nin üçüncü ülkelerle yapmış olduğu ticaret antlaşmaları Türkiye’yi tek taraflı olarak bağlamaktadır. Türkiye bu ülkelerle olan ticaretinde vergileri kaldırmak durumunda olup karşılığında ise bu ülkelere yaptığı ihracatta gümrük vergisine tabii tutulmaktadır. Ticaret anlaşması yapılan ülke pazarına Türk mallarının gümrüksüz girememesi Türk firma ve şirketleri için ciddi bir rekabet sorununa yol açmaktadır.

 

Bunun yanında 1995 yılında yürürlüğe giren GB anlaşması işlenmemiş tarım ürünlerini de kapsamamaktadır. Türkiye tarım ürünlerinin de kapsam alanına alınmasının yanı sıra ihracat prosedürlerinin kolaylaştırılmasını talep etmektedir. Türk tırları için ise nakliyat ve transit geçiş şartlarının yeniden düzenlenmesi ve kolaylaştırılmasından yanadır. Diğer taraftan AB, GB anlaşmasının kapsamının hizmet sektörünü ve kamu ihalelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesini savunmaktadır.

 

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Birliği’nin modernizasyonu konusu en geç 2014 yılı itibariyle hem Türkiye’nin hem de AB’nin bir şekilde gündemindeydi. 2014 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan bir araştırma raporunda Gümrük Birliği’nin modernizasyonu yönünde görüş bildirilmiştir. AB Komisyonu da bu yönde görüş bildirmesine rağmen gerek Türkiye ile AB arasındaki gerekse Almanya, Fransa, Hollanda, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ve Avusturya gibi ülkelerle yaşanan siyasal ve diplomatik gerginlikler sürecin tıkanmasına yol açmıştı. Geride kalan yıllarda Türkiye–AB arasındaki ilişkiler içinden çıkılmaz bir hal aldı.

 

Özellikle 2016 yılındaki darbe girişimi ve sonrasında alınan sert güvenlik önlemleri Türkiye–AB ilişkilerini daha gerilimli bir noktaya taşıdı. AB ülkelerinde, özellikle de Benelüx, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde Türkiye’de demokratik ve hukuk devleti teamüllerinin dışına çıkıldığı yargısının yer etmesi, Türkiye’yi eleştiri oklarının odağına yerleştirmekle kalmadı, Türkiye–AB ilişkilerini de olumsuz yönde etkiledi.

 

Almanya’nın Dönem Başkanlığı

 

Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi, Almanya’nın AB dönem başkanlığı Türkiye’de bazı kesimlerde bir ilerleme beklentisi oluşturmuş, ancak çok geçmeden iyimserlik yerini hayal kırıklığına bırakmıştı.

Alman kamuoyu GB’nin modernizasyonu konusunda bir hayli kutuplaşmış durumda. GB’nin modernize edilmesini reddedenlerce sıkça tekrarlanan bir argüman böyle bir kararın Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işine yarayacağıdır. Bu argümana göre GB’nin yenilenmesi Türk ekonomisini güçlendirecek bu da Türk hükümetinin istikrara kavuşmasına katkı sağlayarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi konumunu güçlendirecektir. Yani toplumun bir kesiminde tamamen siyasi ve psikolojik gerekçelerle GB’nin yenilenmesine karşı çıkılmaktadır. Bu tür yaklaşımlara siyasal yelpazenin solunda, Türkiyeli muhalif, radikal sol ve Kürtçü çevrelerde rastlanmaktadır.

Öte yandan GB’nin modernizasyonu lehinde tartışanlar ise daha çok güvenlik politikalarına ve jeopolitiğe atıfta bulunmaktadırlar. Bu bağlamda sıkça tekrarlanan argümanlardan biri ise GB’nin yenilenmemesi durumunda Türkiye’nin rotasını Rusya’ya çevireceği yönünde. Bu ve benzeri argümanlara neorealist uzman çevrelerde – örneğin Herfried Münkler – iktidardaki Hristiyan Birlik partilerinin yönetim kadrolarında sıkça rastlanmaktadır. Diğer yaklaşımlar ise Türkiye sivil toplumuna, muhalif aktörlere ve Avrupa yanlılarına atıfta bulunmakta, GB’nin yenilenmemesinin ve AB’nin Türkiye’den uzaklaşmasının bu sözü edilen toplumsal kesimleri kaderine terk etmek anlamına geleceği yönünde düşünceler içermektedirler. Bu yaklaşıma ise sosyal demokrat ve liberal sol çevrelerde sıkça rastlanmaktadır. Dolayısıyla bu kesimlerde de siyasal ve liberal-idealist, hatta müdahaleci (Türkiye’ye siyasi-psikolojik destek sunma arzusu) gerekçeler öne sürülebilmektedir.

Ekonomik ve fonksiyonel kıstasların kamuoyundaki tartışma ve kutuplaşmada öne çıkmaması sürecin ilerletilebilmesini bir hayli zorlaştırmaktadır.

Türkiye ve AB ülkeleri için olumlu sonuçları olacağı bilinse de pek çok hükümet Türkiye ile müzakere başlatma konusunda isteksiz davranmaktadırlar. Almanya ise AB-Türkiye ilişkilerinde ve karar süreçlerinde etkili bir veto oyuncusu haline gelmiş bulunmaktadır. Berlin hali hazırda GB’nin modernizasyonu hedefinden vazgeçmemiş olsa da Türkiye ile müzakereleri engelliyor.

Almanya kısa vadede, olağanüstü gelişmeler gerçekleşmediği sürece, tutumundan vazgeçmeyecektir. Ancak Berlin Türkiye’nin önemini de teslim etmektedir. Örneğin dönemin dışişleri bakanı Sigmar Gabriel 2017 yılında Türkiye ile ilişkilerin normalleşebilmesi ve GB müzakerelerinin başlatılabilmesi için Türkiye iç siyasetinde normalleşmenin zorunlu olduğuna işaret etmişti. Alman hükümeti 2016 yılında Sol Parti’nin bir soru önergesine atfen, hükümetin GB’nin modernizasyonu konusundaki tutumuna ilişkin sorusunu cevaplamak yerine, yukarıda atıfta bulunduğumuz, Dünya Bankası’nın raporuna işaret etmişti.

Dolayısıyla ikili ilişkilerdeki düğümün biraz da psikolojik olduğunu belirtmek gerekiyor. Almanya Türkiye’den yeniden reformist bir sürece girmesini bekliyor ve Türkiye’nin bu konuda bir iki adım atması Berlin’in elini güçlendirecektir.

Bundan başka GB’nin modernizasyonuna giden yolun büyük ölçüde doğu Akdeniz’den geçtiğini söylemek mümkün. Ankara’nın ulusal çıkarlarından feragat etmeden bölge ülkeleri ile ilişkilerini düzeltmesi gerekmektedir. Hükümetin, Türkiye ve AB’nin ulusal çıkarları arasındaki kesişme noktalarını öne çıkarması, sağduyulu ve ihtiyatlı bir siyaset uygulaması sürece katkı sunacaktır.

Aksi takdirde 2023 yılındaki seçimlere kadar beklenilecek ki bunun Türkiye için özellikle iktisadi maliyetinin ağır olacağı ortadadır.

Not: Bu makalede tartışılan Gümrük Birliği konusu Alman düşünce kurumu SWP – Stiftung Wissenschaft und Politik bünyesinde Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Enstitüsü (CATS) için yapılan ‘Modernisation of the EU–Turkey Customs Union’ başlıklı araştırmada daha etraflıca tartışılmıştır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.