Almanya’da Yükselen Radikal Sağ ve Milliyetçi Popülizm

Genel seçimlere hazırlanan Almanya’da radikal sağ ve milliyetçi popülizmin toplumda kök saldığını gözlemliyoruz. Anketler ise milliyetçi popülist AfD’nin 2017’deki başarısını tekrarlayabileceğine işaret ediyor. Radikal sağcı ve milliyetçi popülist aktörlerin gündeminde hangi konular ve hedefler var? Nasıl bir siyasal strateji ve taktik izlemektedirler? Toplumda ve siyasal sistemdeki karşılıkları nedir?

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

»Atatürk de AfD’ye oy verirdi.« Bu cümle Berlin-Neukölln seçim bölgesinden milletvekili adayı olan Marcel Goldhammer’in Almanca ve Türkçe afişlerinde yer alıyor. Bunun üzerine Türklerden birçok tepki geldi, hatta milliyetçi popülist parti AfD’nin milletvekili adayına yasal işlem başlatacaklarını açıklayanlar da oldu. Atatürk’ün düşüncesinin bu partiyle bağdaşmadığı ortada, söz konusu afişin hedefine ulaşıp ulaşmayacağını ise bekleyip göreceğiz. Bu davranış münferit bir olay olmanın ötesinde uzun vadeli bir stratejinin ifadesi de olabilir. Rusya kökenli göçmenler arasında milliyetçi popülist partiye oy verenlerin olması, Türkler için de imkânsız olmadığına işaret ediyor. Bu yaklaşım ilk bakışta abartılı gelebilir, ancak unutulmamalı ki Almanya’da yaşayan Türkler arasında (Arap) mültecilerden rahatsızlık duyanların sayısı hiç de az değil.

 

AfD’nin Almanya’nın çoğulcu, çok kültürlü toplumu ve demokratik siyasal sistemi için tehlikeli bir meydan okuma teşkil etmesi sadece partinin büyük olasılıkla 2017’deki seçim başarısını tekrarlayabilecek olmasından kaynaklanmıyor. Asıl tehlike AfD’nin radikal sağ ve milliyetçi popülizmin güçlendiği, toplumda kök saldığı bir tarihsel bağlama oturması ve radikal sağ yapılara hareket alanı açması. AfD Avrupa’nın birçok ülkesindeki muadillerinin aksine radikalleşme emareleri gösteriyor.

 

Almanya’nın seçimlere nasıl bir iktisadi, sosyal ve siyasi ortamda gittiğini bundan önceki iki yazımızda tasvir ettiğimizden burada üzerinde durmayacağız.[i] Bu makalede sözü geçen yazılarda da kısaca işaret ettiğimiz radikal sağ ve milliyetçi popülizmin yükselişine odaklanacağız. Ancak yine de kısaca hatırlatalım: Almanya’da 2021 Eylül ayı itibari ile ekonomik durgunluk ve toplumsal hoşnutsuzluk hâkim. Pandemiyle mücadeledeki aksaklıklar, ekonomik durgunluk, işsizlik ve Mayıs’a kadar yaşanan sosyal kapanmanın getirdiği hoşnutsuzluk siyasi partilere olan desteğe de yansıdı. Şansölye Angela Merkel’in partisi CDU’nun (Hıristiyan Demokratik Birlik) ve CSU’nun (Hıristiyan Sosyal Birlik) oylarında ciddi bir gerileme görülüyor. Koalisyonun diğer ortağı SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) oyları ise son haftalarda ciddi bir canlanma içinde. Ağustos sonunda parti yıllar sonra ilk kez kamuoyu yoklamalarında birinci sıraya yükseldi.

 

Infratest dimap araştırma enstitüsünün yaptığı en son araştırmada ›Bu Pazar seçim olsa kime oy verirdiniz?‹ sorusuna verilen cevaplarda SPD yüzde 25 oy oranı ile ilk sırada yer alırken, CDU/CSU partileri ise yüzde 20’lik oy oranıyla ikinci sıraya gerilediler. Bündnis 90/Die Grünen (Yeşiller) ise yüzde 16 ile üçüncü, Hür Demokratlar (FDP) yüzde 13 ile dördüncü, sağcı popülist milliyetçi parti AfD (Almanya için Alternatif) ise yüzde 12 ile dördüncü sırada. Bu parti son seçimlerde oyların yüzde 12,7’sini almıştır. Sonuncu ise yüzde 6 oy oranıyla popülist-sosyalist Die Linke (Sol).[ii]

 

Yükselen Radikal Sağ ve Milliyetçi Popülizm

 

Radikal sağ popülist milliyetçi Almanya için Alternatif (AfD) partisinin oyları pandemi sürecinde önce geriledi, sonrasında ise durgunluk devresine girdi, ancak geride kalan haftalarda yeniden yükseliş trendine girdi. Son ankette de oylarının yüzde 12’lerde olması sağ popülist milliyetçi meydan okumanın ciddiyetini gösteriyor. Partinin hala yüzde 12’lerde olması artık kendini kabul ettirdiğini ve siyasal anlamda stabilize olduğunu gösteriyor. Muhtemelen dört yıl önceki yüzde 12,7’lik oy oranının çok altına düşmeyecek olması da onu seçim sonrasında kilit parti durumuna getirebilir. Her ne kadar diğer partiler AfD ile iş birliğini reddetseler de seçim sonrası ortaya çıkan koşullar CDU/CSU partilerini ve Laschet’i – birinci parti olması durumunda – bu parti ile koalisyona, iktidar olamaması durumunda ise en azından başka türlü bir iş birliğine ya da dirsek temasına zorlayabilir. Unutulmamalı ki, siyasette olmaz olmaz.

 

 

Bu durum hem Almanya’daki Türkler hem de Türkiye–Almanya ilişkileri açısından olası en kötü senaryolardan biridir. İkinci bir tehlike ise, AfD oy potansiyelinden dolayı CDU ve CSU gibi merkez ve merkez-sağ partilerinin sağ milliyetçi popülizme meyletmesi. Örneğin eski Almanya Anayasayı Koruma Dairesi’nin başkanı, popülist milliyetçi söylemleri ile tanınan radikal sağ tandanslı Hans-Georg Maasen’in CDU listesinden aday gösterilmesi buna iyi bir örnektir.

 

Radikal sağ tehlike konusunda teyakkuzun elden bırakılmaması gereğinin en temel gerekçesi ise toplumun birçok alanında – medya, sivil toplum ve yerel siyaset – belirgin bir sağa kaymanın yaşanıyor olmasıdır. Bu radikal sağ yönelişe ileride daha etraflıca değinmeden önce AfD’yi mercek altına alıp sağ popülizmin ekonomi politiğini irdeleyeceğiz.

 

AfD’nin Yükselişi ve Nedenleri

 

AfD 2017 genel parlamento seçimlerinde oyların yüzde 12,7’sini alarak 94 milletvekili ile meclise girdi. CDU/CSU ve SPD’den sonra üçüncü büyük fraksiyon olmanın yanısıra, bu iki partinin ortak hükümet kurması sonrasında ise ana muhalefet partisi konumunu da elde etti. Daha önce ise 16 eyalet parlamentosunun 14’ünde temsil ediliyordu. 2013’teki seçimlerde ise oyların yüzde 4,7’sini alarak yüzde 5’lik barajı aşamadığı için federal meclis (Bundestag) dışında kalmıştı.

 

AfD’ye toplumun hangi kesim ve katmanları oy verdi? Tahminlerin aksine AfD’ye oy verenlerin çoğunluğu alt sosyal tabakaya mensup, modernleşme ve küreselleşmenin kaybedenleri değil. Bu partinin seçmenlerine daha çok toplumun orta tabakalarında ve emekçi kesimlerde rastlanıyor. Yani bir başka deyişle statü kaybedenler değil, statü kaybı korkusu yaşayanlar AfD’ye oy verdiler. Dikkate değer bir başka husus da AfD’nin yükselişinin ekonomik kriz ya da gerileme dönemine değil, aksine ekonomik büyüme dönemine tekabül ediyor olması. Ayrıca parti ekonomik refahın yüksek olduğu bölgelerde daha fazla seçmeni mobilize edebildi, zayıf ekonomik yapıların hüküm sürdüğü bölgelerde değil.

 

AfD’nin seçmen profilini şöyle özetleyebiliriz: Almanya’nın doğusunda yaşayanlar, erkekler, (kalifiye) işçiler ve sanayi modelinin bozulmamış olduğu bölgelerin sakinleri.

 

AfD’nin Başarısının Ekonomi Politiği

 

Philip Manov popülizmi küreselleşmeye karşı ifade edilen bir protesto olarak ele alıyor. Popülizm, özünde küreselleşmenin iki tezahürüne karşı bir siyasi meydan okuma:

 

Birincisi: Uluslararası ticarete; yani sermayenin, paranın ve malların sınır ötesi serbest dolaşımına karşı bir tepki.

 

İkincisi: Uluslararası göçe, yani insanların sınır ötesi dolaşımına yöneltilen bir itiraz.[iii]

 

Üzerinde durulması gereken bir başka husus ise, küreselleşmeye karşı itirazın Güney Avrupa ülkelerinde sol içerikli protest yani sol parti önderliğinde tezahür etmesi. Kuzey Avrupa da ise küreselleşme karşıtı protesto sağ radikalizm şeklinde tezahür ediyor. Yani Güney’de sol popülizm baskın iken, Kuzey’de sağ popülizm daha baskın. Sol popülizmin hedefinde neo-liberalizm ve sıkı mali disiplin politikaları, sağ popülizmin hedefinde ise kitlesel göç yer alıyor. [iv]

 

Kitlesel göç karşıtlığını ise kültürcü-indirgemeci bir yaklaşımla, etnik-kültürel reflekslerle ya da salt kimlik kaygılarıyla açıklamak ne anlamlı ne de ikna edici. Göçün yol açtığı ekonomik sonuçlarını, daha somut bir ifadeyle yeniden bölüşüm mücadelelerini de dikkate almak gerekiyor. Örneğin kitlesel göç ücretler üzerinde aşağıya doğru bir baskı oluşturmak suretiyle emek piyasalarını derinden etkiliyor. Aynı mekanizma konut piyasası için de geçerli.[v]

 

Göçün kuzey ülkelerinde siyasi bir sorun olmasının ve sağ popülizmin meseleyi gündeminin merkezine almasının temel nedeni ise bu ülkelerdeki sosyal güvenlik sisteminin evrensel kurallara göre işlemesi. Sosyal güvenlik sistemi yeni gelenlere açık. Güney Avrupa’da ise sosyal güvenlik sistemi evrensel kurallardan ziyade siyasi kayırmacılık prensibine göre işlediği için yeni gelenlere kapalı. Göçmenler uzun bir süre sosyal güvenlik sisteminin olanaklarından faydalanamamaktadırlar.

 

Güney Avrupa’daki sol popülizm özünde mevcut iktisadi gelişim modelinin içinde bulunduğu krize bir itirazı ifade ediyor. Yani devletin para politikaları üzerindeki etkinliğinin kaybolması sol popülist protestonun başlıca konusu. Ulus devletin para politikaları üzerinden iç talebi canlandırma ya da enflasyonu dengeleme olanağını kaybetmesi sol popülizmi tetikleyen başlıca faktör. Sol popülizmin hedefinde ve eleştirisinin odak noktasında bu yatmaktadır.

 

Sağ ve sol popülizmin ortak noktası ise aynı ortamın ürünü olmaları. Avrupa’da son 30 yılda yoğun bir küreselleşme süreci yaşandı. Sermaye, para ve insanların sınır aşırı hareketliliği yoğunlaştı. Avrupa Birliği ise ›ortak pazar‹ temelinde ve neo-liberalizmin rehberliğinde şekillendi. Bütün bu gelişmeler ise insanlarda gelecek kaygısını, öngörüsüzlüğü ve bilinç bulanıklığını öngörülemeyecek boyutta tetikledi.

 

Özetle, Avrupa’nın kuzeyinde, dolayısıyla da Almanya’da sağ popülizm hâkim. Sağ popülizmin başlıca tepkisi ise ulus devletin sınırları üzerindeki hakimiyetinin kaybolmasınadır. AB’nin ulus ötesi yapısı ulus devletin hareket alanını bir hayli sınırlıyor.

 

AfD’nin Siyasal Dönüşüm Hedefi

 

Partinin nasıl bir Almanya tasavvur ettiği sorusunun cevabı seçim programında bulunabilir. Programın başında Merkel hükümeti mülteci, Avrupa Birliği ve pandemiyle mücadele politikalarından dolayı eleştiriliyor ve Alman devlet gelenek ve prensiplerine, demokratik ve hukuki teamüllere aykırı davranmak ve anayasayı ihlal etmekle suçlanıyor. AfD’nin iç siyasette savunduğu en radikal değişiklik ise önemli kararlarda ve anayasa değişikliğinden referandum yolunu açmak. Anayasanın değiştirilemez ilkeleri dışında kalan bütün maddelerinin referandumla değiştirilebilmesi savunuluyor seçim programında. Bu ise parlamenter sistemin İsviçre’de olduğu gibi plebisiter bir sisteme evirilmesi anlamına geliyor. Partinin vergi konusundaki politikası, yani kahve, enerji, işletme ve emlak vergilerinin kaldırılması vaadi ise neo-liberal yaklaşımla ve örneğin FDP’nin (Hür Demokrat Parti) talepleriyle örtüşüyor.

 

Mevcut hükümetin Kovid-19 salgını ile mücadele politikalarına da karşı çıkan parti, şu ana kadarki uygulamaları kaldırmayı, aşı olup olmamayı ve maske kullanımını ise serbest bırakmayı vadediyor. Ayrıca pandemi döneminden alınan kararların ve uygulanan tedbirlerin araştırılması için de bir meclis araştırma komisyonu kurulacağını ilan ediyor.

 

AfD iklim politikalarında da diğer partilerden belirgin bir şekilde ayrışıyor. İklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın tek nedeninin karbon dioksit emisyonları ve sanayi üretimi olmadığının savunulduğu seçim programında, iktidar olunması durumunda Paris İklim Anlaşması’ndan çıkılacağı beyan ediliyor. Almanya’nın enerji ihtiyacının karşılanabilmesi için fosil enerji taşıyıcılarına destek verileceği ve nükleer enerjiden de feragat edilmeyeceği de ifade ediliyor seçim programında. Dış politikadaki en radikal vaat ise Avrupa Birliği’nden çıkmak. Parti, Avrupa’nın güçlü ulusal kimliklere sahip ulus devletlerden teşekkül etmesini savunuyor. Bu programda şöyle ifade ediliyor:

 

»Egemen, demokratik ulus-devleti korumak istiyoruz. Demokrasinin anası ve kalbi olan halk egemenliği ancak orada yaşanabilir. (…) Almanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkmasını ve Avrupa’da ekonomi ve çıkarlar temelli yeni bir birlikteliğin kurulmasını gerekli görüyoruz«.[vi]

 

Göçmenleri ilgilendiren konulardan biri ise vatandaşlığın doğum ilkesi ve teritoryal kriterlere göre değil, 2000 yılı öncesinde olduğu gibi yeniden kan bağı/köken esasına göre verilmek istenmesi.

 

AfD’nin seçim programı, partinin Avrupa Birliği’ne, toplumun çoğulcu, çok kültürlü yapısına karşı olduğunu, parlamenter sisteme kuşku duyduğunu, dolayısıyla milliyetçi popülist yaklaşımının sadece siyasal söylemle sınırlı olmadığını tescil ediyor.[vii]

 

Ancak AfD’yi radikal bir sağ ve milliyetçi popülist bir parti olarak tanımlamamızın tek nedeni siyasi programının içerikleri değil, aynı zamanda kutuplaştırıcı siyasal retoriği. Parti yöneticilerinin ve militanlarının izledikleri stratejinin temel köşe taşlarından biri de toplumsal öfkenin tetiklenmesi, yönetici ve karar vericilere yönlendirilmesi, toplumda hâkim olan gelecek kaygısı ve siyasal korkuların – terör, göç ve İslam gibi konularda – tetiklenmesi. Partinin öfke siyasetinin üç sacayağı üzerinde durduğunu söyleyebiliriz: Öfkenin kışkırtılması, nefretin yaygınlaştırılması ve siyasi rakiplerin değersizleştirilmesi. İşte AfD partisinin tam da bu noktada radikal sağı ehlileştiren değil, ona meşruiyet sağlayarak hareket alanını genişleten, güçlendiren bir işleve sahip olduğu açığa çıkıyor.[viii]

 

Söylem Kaymaları: Irkçılık, İslam Karşıtlığı, Cinsiyetçilik

 

Sağa yönelim sadece seçmen tercihlerinde değil, aynı zamanda toplumsal söylemlerdeki değişimde de gözlemlenmektedir. Bundan 20, hatta 10 yıl önce tabu olan konular açıkça tartışılmakta, aşırı sağ kesimler dışında kimsenin dillendirmeye cesaret edemeyeceği görüşler basında ve kamuoyunda dillendirilmektedir. Örneğin Almanya’nın karanlık geçmişi Nasyonal-Sosyalizm dönemi (1933–1945), faşist diktatör Adolf Hitler ve Yahudi soykırımı göreceleştirilerek önemsizleştirilmeye çalışılmaktadır.

 

2018 yılında AfD Genel Başkanı Alexander Gauland Nasyonal-Sosyalist dönemi »tarihin kuş pisliği« şeklinde yorumlayarak basitleştirmeye çalışıyordu. Bu tekil bir örnek olmaktan ziyade, aşırı sağın temel siyasi stratejilerindendir. Aşırı sağcı aktörler, öteden beri Nazi döneminin iddia edildiği gibi olumsuz olmadığı, hatta Yahudi Soykırımı’nın Alman ulusunu güçsüz kılmaya yarayan bir ›siyasi kurgu‹ olduğunu dahi iddia etmişlerdir.[ix] Bu yaklaşım temelde Federal Almanya Cumhuriyeti’nin meşruiyetine karşı ciddi bir meydan okumadır, çünkü İkinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında kurulan Almanya’nın temelini anti-faşist konsensüs oluşturuyor. Bütün ulus devletlerle tezat oluşturacak şekilde, Almanya’nın ›kuruluş miti‹nin merkezinde geçmişte kazanılan savaşlar vs. değil, ülkenin 1933-1945 arası yaşadığı ›uygarlık kaybı‹ yer alıyor.

 

Bu devletin ›meşruiyetini aşındırma‹ yaklaşımını bir adım daha ileriye taşıyan bir aşırı sağcı örgütlenme de mevcut: İmparatorluk Vatandaşları (Reichsbürger). Bunlar Federal Almanya Cumhuriyeti’nin varlığını ve hukuk sistemini militanca reddeden, ancak hem örgütsel hem de ideolojik olarak son derece heterojen bir kesimden oluşuyor. Yetkililerin verdiği bilgilere göre, bu topluluğun üye ya da sempatizanları idareler tarafından alınan kararları boykot ediyorlar ve polis memurlarının işlerini yapmalarını engelliyorlar. Kendi sözüm ona ›pasaportlarına‹, ›para birimlerine‹ ve kendi »devlet emirlerine« sahipler. »İmparatorluk vatandaşları« kendi kendilerini yönettiklerini iddia ediyorlar.[x]

 

Radikal Sağ’ın kültürel hegemonya oluşturma stratejilerinden biri de ırkçılık ve cinsiyetçilikle mücadeleyi karikatürize ederek olumsuzlaştırmak. Azımsanmayacak bir okur kitlesi olan Tichys Einblick adlı siyasi magazin 2020 Ağustos sayısının kapağında »Irkçılık Tiyatrosuna Son« başlığını atarak ırkçılık hassasiyetini ve ırkçılıkla mücadeleyi hedef gösteriyordu. Alt başlıkta ise şöyle deniyordu: »Radikal azınlıklar temelsiz suçlamalarla toplumumuzu nasıl mahvediyor?« »Radikal« azınlıklardan kastedilenler ise göçmenler, farklı cinsel yönelimlere ve kozmopolit hayat tarzına sahip olanlar.

 

Başyazar Roland Tichy ise editoryal yazısında Almanya’da ›Negerkuss‹ (›Zenci öpücüğü‹), ›Zigeuner‹ (›Çingene‹) ve ›Zigeunerschnitzel‹ (›Çingene pirzolası‹) kelimelerinin kullanılmamasından yakınarak, siyasi doğruculuğu (political correctness) eleştiriyordu. Tichy’e göre azınlıklar siyasi doğruculuk ve cinsiyet duyarlılığı adına Alman ulusunu, »vesayet altına almak«, milletin düşüncelerini ve duygularını »manipüle etmek istiyorlar«. Yazıda azınlık ve cinsiyet duyarlı dil kullanımı ise »dil tecavüzü« olarak tanımlanıyor, amacının »halkı savunmaya zorlamak« olduğu iddia ediliyor. Tichy, bu yaklaşımlara karşı olanların ise Nazi suçlamasıyla karşı karşıya kaldıklarından, »iklim inkarcıları« veya »ırkçı« diye dışlanarak marjinalleştirildiklerinden yakınıyor.[xi]

 

Radikal sağ kesimin bir başka dergisinde ise Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier açıkça ulusal çıkarlara ve ülkenin menfaatlerine karşı durmakla ve aşırı sol kesimlerle dirsek teması içinde olmakla suçlanarak karalanıyor. Hatta daha da ileri gidilerek Alman ulusunun varlığının meşruiyetini zayıflattığı dahi ileri sürülüyor:

 

»Steinmeier’in tasavvurunda Alman ulusu en iyi ihtimalle bir suçluluk ve kefaret topluluğu olarak varlığını sürdürüyor. (…) Toplumsal kutuplaşma o kadar ileri gidiyor ki, pek çok kişi zaten ulusun güçleri ile ulus karşıtlığı arasında bir kültürel savaşın içinde olduklarına inanıyor. Bu mücadelede Steinmeier’in kimin tarafında olduğu açık«.[xii]

 

Aynı sayıdaki bir başka röportajda ise AfD Federal Meclis Milletvekili Petr Bystron kendisine yöneltilen, ›Steinmeier 3 Ekim 2020 konuşmasında Almanya’nın 1871’deki ulusal birliğinin savaş ve kanla gerçekleştirildiğini, Prusya’nın hegemonyasına, militarizme ve milliyetçiliğe dayandığını iler sürüyor, siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?‹ sorusuna şu cevabı veriyordu: »Frank-Walter Steinmeier de İslamcılık, cinsiyetçilik ve Almanya’ya karşı nefretle bize ›dayatıldı‹. Demir ve kanla ›dayatılan‹ özgürlüğü tercih ederim.«[xiii]

 

Özetle radikal ve aşırı sağın ana akım politikacılara, siyasi karar vericilere ve sol-liberal veya muhafazakâr-demokrat sivil toplum aktörlerine yönelttikleri başlıca eleştiri konuları şunlardır: Cinsiyet farkındalığı ve azınlıkların hassasiyeti kisvesi altında Almancanın ahengini bozmak, ülkeyi kitlesel göçe açarak Almanya’nın yabancılarca ›istila‹ edilmesine fırsat sunmak, abartılı bir milliyetçilik eleştirisi ve aşırı sağla mücadele adına Almanya’nın kültürel ve siyasi bütünlüğüne zarar vermek ve Alman ulusal kimliğini silikleştirmek. AfD’nin bu tür radikal ve aşırı sağ fikirler ve kesimlerle arasına sınır koymadığı, en azından bir nevi dirsek teması içinde olduğu birçok örnekten anlaşılıyor.

 

Ancak bu tür kültürel-entelektüel hegemonya kurma çabalarının yanında bir de eyleme dönük, şiddet ve teröre meyleden aşırı sağ örgütlenmeler mevcut. Geçtiğimiz aylarda aşırı sağ örgütlenmelerinin ivme kazandığını gözlemledik.

 

Aşırı Sağ Örgütlenmeler

 

Alman birinci televizyon kanalı ARD’nin 2 Şubat 2021 tarihli haberinde ülke çapında 2020 Aralık ayı sonu itibari ile 1200 aşırı sağcının ruhsatlı silah sahibi olduğu bilgisi veriliyordu. Ruhsatsız, kaçak silah sahibi olan aşırı sağ eğilimli şahıslarla ilgili ise herhangi bir tahmin yürütülmüyor. Sol Parti Federal Meclis milletvekili Martina Renner’e göre ruhsatlı silah sayılarındaki bu artış »neo-Nazi ve ırkçılardan kaynaklanan tehdidi kanıtlıyor«. Aşırı sağcılardan çok sayıda tehdit alan yerel politikacı Renner, Alman istihbarat servisinin aşırı sağcıların silahlanmasına karşı etkili bir önlem almadığı görüşünde.

 

Aşırı ve radikal sağcı düşüncenin Alman ordusunda ve polis teşkilatında da yaygın olduğu basına yansıyan birçok haberden biliniyor. Kamuoyunda NSU 2.0 olarak gündeme gelen olaylar serisi şöyle gelişti: Yıllarca radikal ve aşırı sağcılığa karşı çıkan insanlar ›NSU 2.0‹ imzalı ölüm tehditleri aldı. Bir meçhul şahıs Almanya’nın sol tandanslı günlük gazetesi taz – die Tageszeitung’u arayarak gazete çalışanlarından siyahi gazeteci Hengameh Yaghoobifarah hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu bildirerek kişi hakkında ayrıntılı bilgiler edinmeye çalışır. 2017 yılında yine kimliği bilinmeyen şahıslar İsviçre’deki bir konferansa davet numarası yaparak Yaghoobifarah’ın adres bilgilerine ulaşırlar. 2018 Ağustos’unda ise Frankfurt’ta çalışan Türk kökenli Avukat Seda Başay-Yıldız tehdit içerikli bir faks notu alır. Daha sonra bir tehdit mektubu da – saklı tutmasına rağmen – adresine yollanır. Bu gelişmelerden de anlaşılıyor ki Hessen polisinde aşırı sağcılar, meslektaşları veya üstleri tarafından durdurulmadan ideolojilerini özgürce yaşayabiliyor.

 

NSU 2.0, polisin içinde radikal sağcı bir yapılanmadır. 2018’den bu yana, avukatlar, gazeteciler, politikacılar ve kültür çalışanları gibi kamuya mal olmuş kişiler ›NSU 2.0‹ imzalı ölüm tehditleri alıyor. İmzacılar, 2000 ile 2007 yılları arasında ırkçı motivasyonla en az on – sekizi Türk, biri Yunan, biri de Alman polis – kişiyi öldürmüş olan aşırı sağcı ›Nasyonal Sosyalist Yeraltı‹ (NSU) terör örgütüne olumlu atıfta bulunuyorlar. NSU 2.0 imzalı birçok tehdit mektubu, muhatapların kamuya açık olmayan veya erişilebilir olmayan kişisel bilgilerini içeriyordu. Çoğu durumda, bu veriler daha önce Hessen, Berlin veya Hamburg polisine ait bilgisayarlardan alındı. Şüpheli vakalar ve soruşturmalar, isimsiz ölüm tehditlerinin kaynağı veya suç ortağı olarak polis teşkilatına işaret ediyordu.[xiv]

 

Bütün bu kabaca tasvirini yaptığımız gelişmelere bir de göçmenlerin, özellikle de siyahi yani »görünür göçmenlerin« (visible minorities) maruz kaldığı fiziki şiddeti, cami ve sinagog gibi dini mekanlara yapılan terör saldırılarını da hesaba kattığımızda Almanya’daki aşırı sağ tehlikenin boyutları  daha iyi anlaşılır.

 

Yazımızı seçim sonrası için üç değerlendirmeyle noktalayalım:

 

Birincisi; radikal sağ, milliyetçi, AB ve göçmen karşıtı AfD’nin seçimlerden güçlenerek çıkması – ki bunun için sadece oylarına artırması gerekmiyor, daha az oyla daha kilit bir konum da elde edebilir bu parti – Türkiye–Almanya ilişkilerini olumsuz yönde etkileyecektir. AfD kültürel, dini ve milliyetçi saiklerden ötürü Türkiye’ye ve Almanya’daki Türklere olumlu bakmıyor.

 

İkincisi; aşırı sağcı örgütlenmelerle mücadele, seçim sonrası kurulacak hükümetlerin önündeki en önemli ve kritik sorunlardan biri olacaktır.

 

Üçüncüsü, AfD’nin bırakalım hükümete dahil olması, seçimlerden güçlenerek çıkması dahi Avrupa Birliği içinde Almanya’ya karşı duyulan kuşkuları artıracak, bu da ikili ilişkilere olumsuz yönde yansıyacaktır. Bu ise Avrupa Birliği’nin sorgulanmasını tetikleyecektir.

 

__

[i] Bkz. Yaşar Aydın, »Yeni Bir Başlangıç: Yaklaşan Almanya Seçimleri«, Perspektif, 23.06.2021 ve Yaşar Aydın, »Yeni Bir Almanya İçin: Yeşiller Ne İstiyor?«, Perspektif, 28.07.2021.

[ii] infratest dimap, »Sonntagsfrage Bundestagswahl«, 02.09.2021, online ulaşım: https://www.infratest-dimap.de/umfragen-analysen/bundesweit/sonntagsfrage/, son ulaşım tarihi: 03.09.2021.

[iii] Philip Manow, Die Politische Ökonomie des Populismus, Bonn, 2019.

[iv] Philip Manow, Die Politische Ökonomie des Populismus, s. 11.

[v] Philip Manow, Die Politische Ökonomie des Populismus, s. 13.

[vi] AfD, Deutschland. Aber normal. Unser Programm zur Bundestagswahl 2021 (Türkçesi: 2021 federal seçim programımız), 11.04.2021, sayfa 28 ve 20, online ulaşım: https://www.afd.de/wp-content/uploads/sites/111/2021/06/20210611_AfD_Programm_2021.pdf, son ulaşım tarihi 03.09.2021.

[vii] Bkz. AfD, Deutschland. Aber normal…

[viii] Bu konuda daha geni bilgi için bkz. Kai Hirschmann, Aufstieg des Nationalpopulismus, Bonn, 2017, s. 137–144.

[ix] Aşırı sağcı Horst Mahler bu yaklaşımın en militan savunucularından biri. Geçmişte aşırı solcu olan – uzun yıllar Alman aşırı sol örgüt RAF – Rote Armee Fraktion (Kızıl Ordu Fraksiyonu) mensuplarının avukatlığını yaptı – Mahler, bu yöndeki düşünceleriyle öne çıkıyor. Alman yetkililer 2006 yılında Tahran’daki ›Holokost’un İnkarı Konferansı‹na katılımını engellemek için pasaportuna el koymuşlardı.

[x] Bundesministerium des Inneren, für Bau und Heimat, ›Reichsbürger‹ und ›Selbstverwalter‹, Almanya İçişleri Bakanlığı websitesi, https://www.bmi.bund.de/SharedDocs/topthemen/DE/topthema-reichsbuerger/topthema-reichsbuerger.html, son erişim: 03.09.2021.

(Almanya

[xi] Roland Tichy, »Ganz einfach: reden«, Tichys Einblick, 08/2020: 3.

[xii] Hartmut Lieger, Christian Schöps, Frieder Kamps, Carsten Fromm, »Präsident der Linken«, Zuerst! Deutsches Nachrichtenmagazin, 12/2020: 8-14.

[xiii] İsimsiz, »Steinmeier spaltet das Land«, Zuerst! Deutsches Nachrichtenmagazin, 12/2020: 15-16.

[xiv] Bkz. İsimsiz başyazı, »Seht endlich hin!« Der Spiegel, no. 40, 26.09.2020: 8. Bu konuda daha fazla bilgi için bkz.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.