Almanya’nın Dünya Siyasetinde Yeni Rol Arayışları

Almanya’nın dünya algısının, birbirine “sıkı bağlarla bağlı”, “ortak değerleri paylaşan” bir topluluktan, “birbiriyle kıyasıya yarışan” rakip devletler topluluğuna evrildiğini gözlemlemekteyiz. Bütün bu gelişmelerin ışığında Almanya’nın sivil bir güçten, küresel ilişkileri şekillendiren ve AB içinde lider konumda olan bir merkez güce geçmesi gerektiği yaygın bir kanı olarak durmaktadır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Koronavirüs pandemisi küresel sistemin gidişatına yönelik esaslı sorgulamalara yol açıyor. Siyasi ve iktisadi yorumlarda sıkça karşılaştığımız öngörülerden bazıları da “dünyanın artık eski dünya olmayacağı” (Yuval Noah Harari)  ya da “koronavirüs pandemisinin dünya düzenini ilelebet” değiştireceği (Henry Kissinger) yönünde. Bu ve benzeri mülahazalar, içinde bulunduğumuz krizin muhtelif ülkelere orta ve uzun vadeli sonuçlarının ne olacağı sorusunu da önümüze koyuyor. Bu soruyu Avrupa Birliği’nin en güçlü ülkesi ve uluslararası sistemin önemli bir aktörü olan Almanya örneğinde, bu ülkenin dünya siyasetindeki yeni rol arayışları ve içinde bulunduğumuz Kovid-19 krizinden orta ve uzun vadede nasıl etkileneceği üzerinden tartışacağız.

 

Öncelikle, cevap arayacağımız sorulara geçmeden önce, temas edilmesi gereken bir nokta var: O da, Almanya’nın Türkiye açısından önemi. Bu noktada, Almanya’nın mevcut durumu Türkiye için iki bakımdan son derece kritik öneme sahip: Bunlardan birincisi, Almanya’nın AB’nin en güçlü ülkesi ve en büyük ekonomisine sahip olması. Sonuçta AB, Türkiye’nin dahil olmak istediği siyasi ve iktisadi bir birlik olmanın ötesinde, Türkiye’nin en önemli ticaret partneri. Türkiye’nin ihracatının yarıdan fazlası AB ülkelerine gidiyor, ithalatının da yarıya yakını AB ülkelerinden geliyor. İkinci olarak, Türkiye ile Almanya arasındaki ikili – iktisadi, siyasi, askeri, kültürel, sosyal – ilişkilerin yoğunluğu ve çok yönlü olması.

Türkiye’nin ihracatında ülke bazında Almanya birinci, ithalatta ise Rusya ve Çin’in ardından üçüncü sırada. Türkiye’deki doğrudan yabancı yatırımlarında ise Almanya menşeili sermaye ilk sıralarda gelmekte, otomotivden tekstile birçok Alman firması Türkiye’de üretim yapmaktadır.[1] Bundan başka Türkiye her yıl milyonlarca Alman turisti ağırlamakta; örneğin 2019 yılında beş milyonun üzerinde Alman Türkiye’yi ziyaret etti. [2] Bundan başka, Almanya’da üç milyondan fazla Türkiye kökenli yaşamaktadır. [3] Almanya ayrıca AB’nin Türkiye’ye yönelik politikasının da en güçlü belirleyicilerindendir. Bütün bunlardan dolayı, Almanya’daki gelişmeler Türkiye’yi – hem AB üzerinden hem de dolaysız olarak – derinden etkilemektedir. Dolayısıyla, Almanya’daki gelişmelerin ve Almanya’nın dış politikasının yakından takip edilmesi Türkiye için son derece önemlidir.

 

Almanya’nın Dünya Siyasetindeki Yeni Rol Arayışları

 

Almanya’nın yeni rol arayışlarının tahlilinden önce kısaca Alman dış politikasının değişen parametrelerine değinmemiz gerekmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman dış politikasının dört sabit noktasından söz edebiliriz. Savaş Almanya açısından hezimetle bitmiş, ülke koşulsuz olarak yenilgiyi kabul etmek durumunda kalmış ve müttefik devletler ordularınca işgal edilmişti. Devlet yapısının tamamen ortadan kaldırıldığı Almanya, 1949’da Federal Almanya Cumhuriyeti olarak kuruluşundan sonra dış politikanın başlıca hedefi olarak önüne bağımsızlığın tekrar kazanılmasını koymuştu. Alman dış politikasının ikinci sabit noktası ise iki Almanya’nın tek bir devlet çatısı altında yeniden birleşmesi hedefi idi. Üçüncü sabit nokta ise Batı dünyası odaklı dış politikaydı. Alman hükümetleri Sovyetler Birliği’nin teklif ettiği – tarafsız kalmak şartı ile – birleşme fikrini [4] kabul etmeyerek Batı Dünyası ile bütünleşme yoluna giderek NATO’ya üye olmuş, Avrupa entegrasyon sürecinde Fransa ile birlikte etkin rol oynamıştı. Dördüncü değişmez olarak Alman anayasasının da belirttiği üzere barış odaklı bir dış politika ve çok taraflılık ilkesine dayanan diplomasiyi gösterebiliriz.[5] 1990 yılında gerçekleşen birleşme sonrasında ise Avrupa’nın en kalabalık nüfuslu ve güçlü ekonomisine sahip ülkesi durumuna yükselen Almanya’nın dış politikası da kademeli olarak değişim süreci içine girdi. Merkezinde uluslararası camiaya karşı sorumluluk, çok yönlülük ve normatif değerlere bağlılık olan Alman dış politikasında ulusal çıkarlar, Avrupa bölgesinde ve uluslararası politikada daha fazla söz sahibi olma gibi hedefler öne çıkmaya başladı. Almanya 1990’lı yılların sonlarına doğru dış politikada güç unsurunu daha fazla öne çıkarır oldu. Yurt dışına asker göndermeme ve askeri operasyonlara katılmama siyaseti ise Kosova Savaşı (1998–1999) ile birlikte terk edildi. Dönemin Schröder başkanlığındaki SPD-Die Grünen (Sosyal Demokratlar ve Yeşiller) koalisyon hükümeti, Kosova Savaşı’na katılmayı Kosova halkına karşı Sırbistan güvenlik güçleri tarafından uygulanan sistematik insan hakları ihlallerine atıfla ve olası bir etnik temizliği önleme hedefiyle gerekçelendirmişti.[6] 1990’lı yılların ortalarından itibaren, kriz ve çatışma bölgelerinden uzak durma şeklinde tezahür eden daha önceki dış politika çekimserliği, yerini aktivizme ve dünya politikasında söz sahibi olma çabasına bıraktı. 2010’lu yılların ortalarına doğru ise Almanya’nın dış politikasında paradigma değişikliği gerçekleşti.[7] Bu paradigma değişikliğini hem Almanya’nın 1990 yılındaki birleşme sonrasında kazandığı ekonomik ve siyasi güç ve özgüven, hem de Doğu Avrupa ve Ortadoğu’da artan güvenlik risk ve tehditleri ile açıklayabiliriz.

 

Söz konusu paradigma değişikliği güç ve sorumluluk kavramlarında ifadesini bulmaktadır. Şansölye Merkel, 1 Eylül 2014 tarihinde federal meclis Bundestag’daki konuşmasında Almanya’nın bölgesel ve küresel güvenlik konularında daha aktif bir rol oynamak ve daha fazla sorumluk almak istediğini belirtmiştir. Bu bağlamda, AB’ye güvenlik operasyonlarında liderlik etmek konusunda da kararlı olduğunun altını çizmiştir.

 

Paradigma değişimi bağlamında iki belge öne çıkıyor. İlki, Review 2014 adlı dış politika raporu. Karar vericiler ve uzmanlardan oluşan isimler ve uzun bir tartışma süreci sonunda hazırlanan bu rapor, Alman dış politikasının hedeflerine, söylemlerine ve gerekçelerine ışık tutmaktadır. İkincisi ise, yine aynı şekilde karar vericiler, askerler ve uzmanların katılımı ve katkılarıyla Alman Savunma Bakanlığı’nca hazırlatılan, Almanya’nın resmî güvenlik belgesi olarak kabul edebileceğimiz, Beyaz Kitap’ın 2018 versiyonudur. İki metinde de Almanya’nın Avrupa ve AB içindeki konumu Merkez Güç (Zentralmacht) [8] olarak tanımlanmakta, dış politika ve güvenlik konularında daha fazla özgüven, bölgesel anlaşmazlıkların çözümünde ve bölgesel çatışmaların önlenmesinde daha fazla sorumluluk alınması gerektiği vurgulanmaktadır.[9] Savunma Bakanı Kramp Karrenbauer, Almanya’nın bölgesel ve küresel düzlemde daha aktif, anlaşmazlıkların giderilmesinde ve çatışmaların çözümünde ise daha etkin rol oynaması gerektiğini Almanya’nın ekonomik, siyasi ve jeopolitik konumu ile gerekçelendirmektedir: “Bizim büyüklüğümüzde, iktisadi ve teknolojik gücümüzde ve jeostratejik konumumuzda ve bizim gibi küresel çıkarları olan bir ülke olayları kenardan izleyemez.

 

Paradigma değişikliği uzman çevrelerce de desteklenmektedir. Örneğin; Almanya eski dışişleri bakanı Fischer, güç odaklı bir jeopolitiğin Avrupa’ya geri döndüğünü iddia ederek Avrupalıların artık kural ve hukuk temelli bir kıtasal düzen rüyasından uyanmaları gerektiğini savunmuştur. [10] Dış politika ve güvenlik politikası ile ilgili tartışmalarda güvenlik kurum ve aygıtlarının geliştirilmesi, jeopolitik ve stratejik mütalaa yeteneğinin geliştirilmesi için, örneğin siyasal bilimlerde jeopolitik ve stratejinin müfredata dahil edilmesi gibi eğitim düzenlemelerinin gerçekleştirilmesi savunulmaktadır.[11] Ancak Alman halkının büyük çoğunluğunun Alman dış politikasındaki bu paradigma değişikliğinin arkasında durduğu söylenemez. Alman vakfı Körber Stiftung’un yaptırdığı bir ankette katılımcıların yüzde 49’u Almanya’nın uluslararası krizler karşısında daha temkinli bir davranış sergilemesi yönünde görüş belirtmişlerdir.

 

Değişen Dış Tehdit Algısı, Ekonomik Yapı ve Jeopolitik

 

Almanya’nın uluslararası politikadaki yeni rol arayışlarının arka planında “değişen tehdit” algıları yatmaktadır. 1990’lı yıllarda güvenlik kaygılarının ve tehdit algılarının odağında Balkanlar (Bosna, Sırbistan, Kosova) iken, 2000’li yıllarda bu kaygıların merkezine İslamcı terörizm ve terörle mücadele, bölge olarak ise Ortadoğu ve Orta Asya yerleşmiştir. Ortadoğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren – kısmen İsrail’den, kısmen de sahip olduğu petrol kaynaklarından dolayı – güvenlik kaygılarının konusu olmasına rağmen “Arap Baharı” sonrası güvenlik mülahazalarının odağına oturdu. Rusya ise Ukrayna’yı istikrarsızlaştırması, doğu Ukrayna’ya gayri nizami birliklerle müdahale etmesi ve Kırım yarımadasını işgal ve ilhak etmesi ile tehdit algısına dahil oldu.

 

Sonuç olarak, Almanya’nın dünya algısının, birbirine “sıkı bağlarla bağlı”, “ortak değerleri paylaşan” bir topluluktan, “birbiriyle kıyasıya yarışan” rakip devletler topluluğuna evrildiğini gözlemlemekteyiz.

 

Bütün bu gelişmelerin ışığında Almanya’nın sivil bir güçten, küresel ilişkileri şekillendiren ve AB içinde lider konumda olan bir merkez güce geçmesi gerektiği yaygın bir kanı olarak durmaktadır. Küresel ilişkilerin şekillendirilmesi Almanya açısından ne anlama gelmektedir? Almanya’nın dünya politikasında yeni rol arayışı ne tür bir jeopolitik tahayyüle tekabül etmektedir?

 

Alman jeopolitiğinin parametrelerini kısmen iktisadi yapıyla açıklayabiliriz. Öncelikle gelişmiş bir sanayii ülkesi olan Almanya hammadde konusunda son derece fakir bir ülkedir. Sanayii üretimini gerçekleştirebilmek için hammadde, petrol ve doğalgaz ithal etmek zorundadır. Alman ekonomisinin ihracat ağırlıklı olmasından dolayı serbest ticaret savunuculuğu, pazarlara serbest erişim fikri ve deniz yollarının güvenliği Alman jeopolitiğinin (jeo-ekonomisinin) merkezindedir. Alman karar vericileri arasında ve ana akım medyada ABD başkanı Trump’ın “Amerika first” politikasına ve söylemine duyulan tepkinin temelinde ülkenin bu ekonomik yapısından dolayı serbest ticaret yanlısı olması yatmaktadır.

 

Alman jeopolitiğini dört ana başlık altında toparlayabiliriz:

 

1. Avrupa Birliği’nin içindeki merkezkaç güçlerinin denetim altına alınması, birliğin bütünlüğünün tahkimi ve Brexit örneğinde olduğu gibi yeni bir ayrılmanın ya da olası bir dağılmanın önlenmesi (içe dönük jeopolitik).

 

2. Balkanların AB’ye entegre edilmesi ve bu bölgedeki Çin, Rusya ve Türkiye’nin etkisinin dengelenmesi. Aynı şekilde Doğu Avrupa’nın da istikrarlı bir bölge hâline getirilmesi hedeflenmektedir. Buna Rusya’nın [12] Baltık ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerindeki güvenlik tehdidi ve askeri baskısını dengelemek hedefi de dahildir (periferinin istikrara kavuşturulması).

 

3. Ortadoğu’da istikrarın tesisi, terörle mücadele, enerji kaynaklarına erişim, ticaret yollarının güvenliği ve İsrail’in bekası açısından hayati önem taşımaktadır Almanya için (AB etrafında güvenli bir koridorun oluşturulması).

 

4. Transatlantik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi de güvenlik açısından hayati önemdedir. Tüm farklılıklara ve çıkar çatışmalarına rağmen hem Almanya hem de AB, ABD’nin güvenlik ve nükleer caydırıcılık şemsiyesine ihtiyaç duymaktadır. [13]

 

Kovid-19 Krizinin Alman Dış Politikasına Olası Etkileri

 

Kovid-19 salgını ile mücadelenin yol açtığı ekonomik sonuçlar Alman jeopolitiğini derinden etkileyecektir.

 

İlk olarak önümüzdeki dönemde Almanya’nın içe dönük bir jeostrateji uygulamak zorunda kalabileceğinin altının çizilmesi gerekiyor. Kriz hâli uzadıkça ve sonuçları daha derinden hissedildikçe AB içindeki merkezkaç güçlerinin – milliyetçi popülist ve aşırı sağcı aktör ve hareketler – denetim altına alınması, birliğin bütünlüğünün tahkimi ve olası bir dağılmanın önlenmesi hedefleri siyasal gündemde önemli bir yer tutacaktır. Özellikle İtalya ve İspanya’da AB ile ilgili ciddi bir hayal kırıklığının yaşanması, Kovid-19 salgınıyla mücadelede AB tarafından yalnız bırakıldıkları hissiyatı ileride tartışmaları etkileyecektir. Kuşkusuz, İspanya, İtalya ve Portekiz Brüksel’den kesin bir şekilde uzaklaşmayacaklardır, ancak AB içinde ciddi tartışma ve gerilimlerin yaşanması sürpriz olmayacaktır.

 

İkinci olarak Kovid-19 salgını ile mücadelede birçok yönetimin klasik ulus devlet refleksleri gösterdiğini, devletlerarası ilişkilerde tek taraflı eğilimlerin güçlendiğinin altının çizilmesi gerekmektedir. Çok taraflılık fikrinin son yıllarda zayıflamasının, devletlerin sorunlarını daha çok ikili müzakereler yoluyla hatta tek taraflı güç kullanımıyla çözme eğilimlerinin daha da artacağını öngörebiliriz. Bu durum Almanya’nın dünya politikasındaki rolünü zayıflatacaktır, çünkü Almanya’nın dünya siyasetindeki yeni rol arayışlarının temelinde çok taraflılık konsepti yatmaktadır. Çok taraflılık arayışı sadece normatif bir temele değil, aynı zamanda Almanya’nın dünya politikasındaki manevra alanını genişletme hedefine de dayanmaktadır. Almanya “Çok taraflılık için ittifak” adlı inisiyatifin başını çekmektedir. [14]

 

Üçüncü olarak küreselleşme sürecinin yavaşlaması Alman ekonomisi için ciddi bir meydan okuma oluşturacaktır, çünkü Alman ekonomisi büyük ölçüde uluslararası tedarik zincirlerine ve dış ticarete bağımlıdır. Çin ekonomisi yılın ilk çeyreğinde yüzde 6,8’lik bir daralma yaşadı. ABD’nin içinde bulunduğu durumun vahametinden dolayı Amerikan ekonomisinin de ciddi bir daralma yaşayacağı aşikâr. Almanya’da da hem bu ülkelerle ve Kovid-19 salgınının derinden etkilediği İspanya, İtalya ve Fransa ile olan yoğun ticari ilişkilerinden, hem de ülke içindeki talep daralmasından dolayı birkaç dönem sürecek bir küçülme ve birkaç yıl sürebilecek bir durgunluk öngörebiliriz. Artı salgının uzun süreliğine küreselleşmenin yavaşlamasını da beraberinde getireceğini tahmin etmek mümkün. Bu da Almanya’nın ekonomik imkânlarının azalmasına, dünya ekonomisi içindeki konumunun zayıflamasına ve dolayısıyla da etkin bir global aktör olması için gerekli kaynakların azalması sonucuna yol açacaktır.

 

Dördüncü olarak küreselleşmenin yavaşlaması ulusal ve bölgesel boyutta iktisadi korumacılığın güçlenmesi ve toplumsal olarak da kültürel bir içe kapanma eğilimi şeklinde ifadesini bulacaktır. Bu da Almanya için hem AB ülkeleri hem de Çin ile yeni gerilimler anlamına gelecektir. Bu tür gerilimler muhtemelen özellikle uluslararası ticaretin dijitalleşmesi ve 5G mobil telekomünikasyon ağı konularında baş gösterecektir.

 

Sonuç olarak, Kovid-19 krizinin dünyayı bambaşka bir yörüngeye sokmak yerine, zaten var olan eğilimleri yoğunlaştıracağı öngörüsü daha gerçekçi görünmektedir. Bu eğilimler ise Almanya için yeni riskler taşıdığından ülkenin uluslararası politikadaki yeni rol arayışlarını zorlaştıracaktır.


____________
[1] Almanya’nın Türkiye’deki Dış Temsilcilikleri sayfasındaki açıklamaya göre “Türkiye’de Alman sermaye ortaklığında 7.250’nin üzerinde Türk ve Alman şirketi” bulunmakta olup, “Türkiye’de 1980’den beri Alman şirketlerinin yatırım hacmi yaklaşık 14,5 milyar USD dolayındadır” (https://tuerkei.diplo.de/tr-tr/themen/wirtschaft/-/1798700). 2002 – 2015 yılları arasında Almanya’nın Türkiye’deki doğrudan sermaye yatırımları 8,44 milyar Amerika Doları tutarındadır. Alman doğrudan yatırımları Türkiye’deki toplam doğrudan yatırımların yüzde 6,2’sine denk gelmektedir. Almanya listede altıncı sıradadır; birinci ve ikinci sıralarda Hollanda (% 16) ve ABD (% 8,2) bulunmaktadır. Bkz. Kemal İnat, “Economic Relations between Turkey and Germany”, Insight Turkey, Vol. 18, N0 1, 2016, p. 27.

[2] Türkiye ile Almanya arasındaki ticaret için bkz. Türkiye Ticaret Bakanlığı (https://ticaret.gov.tr/yurtdisi-teskilati/avrupa/almanya/ulke-profili/turkiye-ile-ticaret) ve turist sayıları için bkz. TURSAB (https://www.tursab.org.tr/istatistikler/milliyetlerine-gore-gelen-yabanci).

[3] Türkiye Almanya ilişkilerinin çok yönlülüğü için bkz. Yaşar Aydın, “The Germany-Turkey Migration Corridor: Refitting Policies for a Transnational Age”, Migration Policy Institute, 2016 (https://www.migrationpolicy.org/research/germany-turkey-migration-corridor-refitting-policies-transnational-age), Yaşar Aydın, “The New Turkish Diaspora Policy”, SWP, 2014 (https://www.swp-berlin.org/fileadmin/contents/products/research_papers/2014_RP10_adn.pdf).

[4] Bu konuda bkz. Brendan Simms, Europa – The Struggle for Supremacy, 1453 to the Present, London 2014, s. 413–414. Almanya’nın Batı dünyasına bağlanması (Westbindung) konusunda daha fazla bilgi için bkz. A. Doering-Manteuffel: Wie westlich sind die Deutschen? Amerikanisierung und Westernisierung im 20. Jahrhundert, Göttingen 1999.

[5] Bkz. Gregor Schöllgen, Deutsche Außenpolitik – Von 1945 bis zur Gegenwart, München, 2013.

[6] Alman Anayasa Mahkemesi 12. Temmuz 1994’de aldığı bir kararla Alman ordusunun yurtdışındaki askeri operasyonlara katılımı ile ilgili yasal tartışmayı sonlandırmış, söz konusu operasyonlar için hukuki zemini hazırlamıştı. Yasal zemin konusunda ayrıca bkz. http://www.gesetze-im-internet.de/parlbg/__1.html. Kosova Savaşı’na katılım hem Alman kamuoyunda hem de koalisyon ortağı partilerin tabanında tartışmalara yol açmıştı. Dönemin dışişleri bakan Joschka Fischer partisinin olağanüstü kongresinde Kosova Savaşı’na katılmanın gerekçelerini anlatmıştı. Bkz. https://www.lmz-bw.de/fileadmin/user_upload/Downloads/Handouts/2018-06-13-fischer-kosovorede.pdf

[7] Eleştirel bir bakış açısı için bkz. Frank Deppe, Imperialer Realismus? Deutsche Außenpolitik: Führungsmacht in ‚neuer Verantwortung‘“ Hamburg 2014.

[8] Bkz. Thomas Risse, „Deutschland als europäische Führungsmacht“, Review 2014 – Außenpolitik weiter denken içinde, 2017 ve Hans Peter Schwarz, Die Zentralmacht Europas. Deutschlands Rückkehr auf die Weltbühne, Berlin 1994.

[9] Bkz. Auswärtiges Amt, Review 2014 – Außenpolitik weiter denken, Berlin 2014 (https://www.auswaertiges-amt.de/blueprint/servlet/blob/269656/d26e1e50cd5acb847b4b9eb4a757e438/review2014-abschlussbericht-data.pdf) ve Bundesministerium der Verteidigung, Weißbuch 2016 – Zur Sicherheitspolitik und zur Zukunft der Bundeswehr, Berlin 2016 (https://www.bmvg.de/resource/b… Fischer, “Die Rückkehr der Geopolitik”, Süddeutsche Zeitung, 8.11.2015.

[11] Bu bağlamda örneğin bkz. Leon Mangasarian/Jan Tachau, Führungsmacht Deutschland – Strategie ohne Angst und Anmaßung, München, 2017.

[12] Almanya’nın Rusya ve Ukrayna’ya dair jeopolitik tahayyülünün çözümlemesi bu makalenin kapsamını aşacağından bu konuda iki uygun literatür kaynağına atıfta bulunmakla yetineceğiz. Bkz. Spanger HJ. (2011) Die deutsche Russlandpolitik. In: Jäger T., Höse A., Oppermann K. (eds) Deutsche Außenpolitik. VS Verlag für Sozialwissenschaften ve Dimitri Trenin, “Russia and Germany: From Estranged Partners to Good Neighbors”, Carnegie Moscow Center, 6.6.2018 (https://carnegieendowment.org/… Almanya ve AB için askeri ve güvenlik açısından önemi birçok diplomat, karar verici ve uzman tarafından dile getirilmektedir. Örnek olarak bkz. Wolfgang Ischinger, Welt in Gefahr – Deutschland und Europa in unsicheren Zeiten, Berlin 2020: 96.

[14] Bkz. Auswärtiges Amt, “Allianz für den Multilateralismus: Für ein Netzwerk internationaler Teamplayer“. Alman Dışişleri Bakanlığı sitesinde “Çok taraflılık için ittifak” bağlamında şu görüşlere yer verilmektedir: “İşbirliği, uluslararası hukuka saygı ve serbest ticaret gibi değerler dünya çapında baskı altındadır. Dışişleri Bakanı Maas bu nedenle adil işbirliğine adanmış yeni bir devletler ağı kurulması yönünde ilerlemek istiyor” (https://www.auswaertiges-amt.de/de/aussenpolitik/allianz-multilateralisten/2130152).

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.