Almanya’nın Rusya ve Çin ile İlişkileri

Yeni Alman hükümeti dış politikada ikiye ayrılmış durumda: Rusya ve Çin’e karşı nasıl bir yol izlenmeli? Pragmatik mi yoksa normatif bir yaklaşım mı daha elzem? İzlenecek yöntem hem Almanya’nın Avrupa Birliği politikasının ve Transatlantik iş birliğinin geleceği, hem de Türkiye politikasının yönü hakkında ipuçları içeriyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Olaf Scholz başkanlığındaki üçlü trafik lambası koalisyonu «yeni bir siyasi anlayış» ve «ekolojik dönüşüm» sözüyle iddialı bir başlangıç yaptı. İklimin korunmasına öncelik verilerek ekolojik dönüşüm için zorunlu adımlar atılacak, dijitalleşme sürecinin hızlandırılmasına, göç ve «göç toplumunun» yeniden düzenlenmesine yönelik uygulamalar ivedilikle başlatılacaktı. Daha koruyucu bir sosyal ve aile politikası ile de toplumun geniş kesimlerinin hayat standardı artırılarak son iki on yılda artmış olan sosyal adaletsizlik geriletilecekti.

 

Dış politika konusunda da bir hayli iddialı hedefler içeriyordu koalisyon sözleşmesi: Daha güçlü, küresel güçler karşısında daha bağımsız ve uluslararası siyasette ve kurumlarda daha etkin bir Avrupa Birliği için Almanya’nın dünya siyasetinde daha fazla sorumluluk alarak daha etkin bir rol oynaması hedefleniyordu. Alman dış politikasının uluslararası ilişkilerde değer temelli ve demokrasi vurgulu bir yöntem uygulayacağı, demokrasi yanlısı sivil toplumlarla dayanışmayı hayata geçireceği beyan ediliyordu koalisyon sözleşmesinde. Uzun ve orta vadeli hedefler arasında ise Avrupa Birliği’nin bir Avrupa Birleşik Devletleri’ne evirilmesi; uluslararası siyasette, uluslararası örgütlerde ve diplomaside pozisyon ve görevlerin cinsiyet temelinde daha eşitçe paylaşımı öngörülüyordu.

 

Ne var ki böylesine iddialı hedeflerle göreve başlayan yeni hükümet, daha ilk haftasında kendini hem hükümet içinde hem de uluslararası siyasette kriz yönetiminin girdabında buldu. Öyle ki liberal-sol tandanslı Alman siyaset dergisi Der Spiegel, «İdealler daha ilk hafta içimde aşındı» sözleriyle eleştiriyordu yeni hükümeti.[i]

 

Krizin iki kaynağı var, birisi hükümetin dış politika yetki alanı ile ilgili. Alman dış politikasını kim belirleyecekti? Dışişleri Bakanlığı mı, Başbakanlık mı? Hükümetin büyük ortağı sosyal-demokrat parti SPD’nin meclis grup başkanı Rolf Mützenich’e göre «dış politika başbakanlıktan yönetilirdi».[ii] Nihayetinde Almanya bir «şansölye demokrasisi» idi, yani Alman Anayasası (65. md.) siyaseti belirleme ve yönlendirme sorumluluğunu şansölyeye veriyordu. Buna koalisyonun küçük ortağından cevap gecikmedi. Birlik90/Yeşiller partisi milletvekili ve meclis dış ilişkiler komisyonu üyesi Omid Nouripour Twitter hesabından, «Hayır, Mützenich, dış politika Başbakanlıktan yönetilmez. Dışişleri Bakanlığı’nı bu şekilde hafife almak doğru değil. Koalisyon sözleşmesi temelinde güven oluşturmalıyız» mealinde itiraz ediyordu.

 

Krizin ikinci kaynağı ise hükümetin göreve gelir gelmez bir dizi çatışma potansiyeli içeren dosyayı masasında bulmuş olması.

 

Rusya ile İlişkiler: Doğalgaz mı, Caydırıcılık mı?

 

Rusya ile ilişkilerin merkezinde ve hükümet kanadında ihtilafa yol açan üç gündem maddesi bulunuyor. Birincisi, yapımı tamamlanan ve hizmete açılabilmesi için yetkili devlet dairesinin (Bundesnetzagentur) onayını bekleyen Kuzey Akımı 2. Alman Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un (Birlik90/Yeşiller) Rus doğalgazını Almanya’ya taşıyacak olan boru hattına soğuk baktığı biliniyor.[iii] Bunu hem seçim sürecinde hem de öncesinde defalarca dile getirmiş olan genç politikacı, geçtiğimiz günlerde bu konuda Alman ikinci devlet televizyon kanalı ZDF‘in heute journal haber programına bir açıklama yaptı. Mülakatında «enerji projelerinin Avrupa enerji yasasına tabii olduğunu», bunun koalisyon sözleşmesinde de teyit edildiğinin altını çizerek ekledi: «Mevcut durumda» doğalgaz boru hattının onaylanması düşünülemezdi.

 

Baerbock’a destek Birlik90/Yeşiller partisi Eş Başkanı, Ekonomi ve Enerji Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Robert Habeck’ten geldi. Ukrayna ile Rusya arasındaki ihtilafının tırmanması durumunda Kuzey Akımı 2 boru hattının akıbeti yeniden ele alınmalıydı. Başbakan yardımcısına göre, doğalgaz boru hattının salt bir altyapı projesi olmanın ötesinde jeopolitik bir boyutunun da olduğu göz ardı edilemezdi. Ancak Baerbock’a desteğiyle Şansölye ile fikir ayrılığına düşüyordu Habeck.

 

Scholz ise Kuzey Akımı 2 projesi ile Ukrayna krizinin ayrı meseleler olduğu, dolayısıyla birbirinden bağımsız ele alınması gerektiği görüşünde. 10 Eylül’de tamamlanan boru hattının açılmasına karar verecek olan merciinin başkanı Homann’ın açıklamasına göre söz konusu karar ancak 2022 yılı ortalarında açıklanabilecekti. Bu Şansölye Scholz için iyi bir çözüm, çünkü aradan zamanın geçmesi kararın daha soğukkanlı ve iktisadi-hukuki temelde verilebilmesini kolaylaştıracak. Habeck, Baerbock ve Yeşiller ise boru hattının – askıya alınamıyorsa – en azından Rusya’nın Ukrayna’ya olası bir saldırısına karşı yaptırım olarak kullanılmasından yanalar. Scholz’a göre boru hattı bir özel sektör girişimi ve açılışıyla ilgili kararın iktisadi ve teknik temelde verilmesi gerekiyor. Koalisyon ortağı Yeşillere göre projenin jeopolitik boyutu göz ardı edilemez. Kuzey Akımı 2 projesi hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa Birliği içinde eleştiriliyor.

 

İkinci ihtilaf içeren gündem maddesi ise Rusya’nın Ukrayna ve Beyaz Rusya sınırındaki askeri hareketliliği ve Ukrayna’ya – muhtemelen Beyaz Rusya ile birlikte – olası bir askeri müdahalesi karşısında nasıl tavır alınacağı sorusu. Burada da iki yaklaşım öne çıkıyor: Sert yaptırımlarla caydırıcı bir zemin oluşturmak ya da diyalog kanallarını açık tutmak suretiyle krizi yatıştırmak. NATO’nun gündeminde ise Rusya Federasyonu ile sınırı olan Baltık Cumhuriyetleri ve Polonya’da «Enhanced Forward Presence» misyonu kapsamında askeri birliklerin caydırıcı bir biçimde takviye edilmesi var. Bu konudaki kararın 29–30 Haziran 2022 tarihindeki NATO toplantısında alınması bekleniyor. Öneri NATO Başkomutanı Tod Wolters’ten geldi. Benzeri bir uygulama 2017 yılında Romanya ve Bulgaristan’da hayata geçirilmişti. Yeşiller öneriye sıcak bakarken, SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) sol kanadından itiraz geliyor. Başbakan Scholz ise Rusya ile ilişkileri daha dengeli ve pragmatik bir temelde götürmek istiyor – hem ekonomik hem de jeopolitik nedenlerden dolayı. Bunu aşağıda etraflıca ele alacağız.

 

Üçüncü bir kriz ise geçtiğimiz günlerde Berlin Yüksek Mahkemesi’nin bir Rusya Federasyonu vatandaşını cinayetten ömür boyu hapse mahkûm etmesiyle baş gösterdi («Tiergarten cinayeti»). Mahkeme Vadim K. adlı şahsın, Ağustos 2019’da Çeçen kökenli bir Gürcistan vatandaşını öldürdüğü sonucuna varmış, hatta cinayetin Rusya’daki devlet kurumları adına işlendiğini ileri sürmüştü (ARD, 20.12.201). İki Rus diplomatını sınır dışı eden Almanya Dışişleri Bakanlığı’na mukabil Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı da geçtiğimiz günlerde iki Alman diplomatı sınır dışı etti.

 

Dışişleri Bakanlığı’nın tutumuyla ilgili Başbakanlık ve SPD’den bir yorum gelmemekle birlikte, eski Başbakan Gerhard Schröder ve eski Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in Baerbock’un Rusya ve Çin’e karşı tutumuna eleştiriler yöneltmesi dikkate değer.

 

Çin ile İlişkiler: Ticaret mi, İnsan Hakları mı?

 

Çin ile ilgili ihtilafın merkezinde ise öncelikli olarak 2022 Kış Olimpiyatları meselesi var. Baerbock Pekin’de yapılacak olan olimpiyatların boykot edilmesi fikrine sıcak bakıyor. Boykot fikrinin Avrupa Birliği’nin gündemine alınmasını ve müzakere edilmesini savunan Alman Dışişleri Bakanı, destek bulabilmek için üst düzey bir Çin Komünist Partisi üyesine tecavüz suçlamasında bulunan tenis oyuncusu Peng Shuai vakasını gündeme getiriyor: «Bir kadın bu tür iddiaları ortaya atıyorsa, bunun uluslararası bağlamda dikkate alınması gerekir», diyen Baerbock’a Scholz’dan destek gelmedi. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un 2022 Pekin Kış Olimpiyatlarının boykot kararı ile «politikleştirilmemesi» yönündeki görüşünü onaylamakta gecikmedi «Buna ekleyeceğim bir şey yok» diyerek.

 

Dışişleri Bakanı Baerbock ve partisi Birlik90/Yeşiller Çin’deki insan hakları ihlalleri ve anti-demokratik uygulamaların açıkça dillendirilmesinden yana. Şansölye Scholz ise Çin ile daha pragmatik, ticaret ve ekonomiyi merkezine alan bir ilişkiden yana. İnsan hakları ve demokrasi konularında üstten bakan ve agresif bir tutumun ancak iki taraf için de ciddi refah kaybına yol açacağını düşünüyor. Baerbock Yeşillere yakın, ekolojik-sol tandanslı taz gazetesine verdiği demeçte Çin’deki sorunların açıkça ele alınması gerektiğinin altını çizerek, sorunlar karşısında sessiz kalmanın «iyi bir diplomasi örneği olmadığını» ekliyor. Keza ona göre «değer temelli bir dış politika» «diyalog ve sertliği» de içermelidir. İthalat kısıtlamaları gibi yaptırımları da gündemine alan Baerbock, Avrupa Birliği’nin büyük bir iç pazara sahip olmasının Çin’e karşı bir manivela olarak kullanılmasını savunuyor.[iv] Örneğin zorunlu çalıştırma uygulamasının yaygın olduğu Sincan bölgesinden gelen ürünlere giriş yasağı konmasının Çin gibi ihracatçı bir ülke için ciddi bir caydırıcı unsur olacağı kanısında.

 

Pragmatizm mi, Normativizm mi?

 

Yukarıda tasvirini yaptığımız olay ve ihtilaflar bize Şansölye Scholz ile Dışişleri Bakanı Baerbock’nun henüz uyumlu bir ikili oluşturmadığını, SPD ile Birlik90/Yeşiller arasında dış politika, somut olarak da Rusya ve Çin’e karşı izlenecek yöntem konusunda, fikir ayrılığının olduğunu gösteriyor. Hangi çizgi hâkim olacak?

 

Soruyu cevaplamadan önce dış politikanın belirleyici faktörleri üzerine kısa bir parantez açmakta fayda var. Öncelikle Uluslararası İlişkiler teori ve pratiğinin dış politika karar ve eylemlerinin kısıtlamalara tabi olduğu bulgusunu hatırlatalım. Bunların başında söz konusu devletin genel stratejisi (grand strategy), coğrafyası ve jeopolitiği gelmektedir. Diğer belirleyiciler ise ülkenin siyasal sistemi, içinde yer aldığı ittifaklar ve ekonomik çıkar ve olanaklarıdır.

 

Buradan hareketle şu varsayımlar öne sürülebilir: Rusya ve Çin’e karşı ikili ilişkilerde coğrafi, jeopolitik ve iktisadi nedenlerden dolayı Başbakan Scholz’un dengeli ve pragmatik yaklaşımı hâkim olacaktır. Birincisi, Rusya’ya karşı sert yaptırımlara girişilmesi ve Kuzey Akımı 2 projesinin iptali Almanya’yı daha maliyetli olan Amerikan kaya gazına bağımlı hale getirecektir. Bu ise Almanya’daki tüketiciler için daha fazla harcama, işletmeler için ise daha fazla maliyet demek. Sonuçta enflasyonist baskı oluşturarak Alman mallarının küresel piyasalarda rekabet kaybına uğramasına yol açabilecektir. Rusya’nın ekonomik gelir kaybına uğraması Alman ihracatçıları için de arzu edilecek bir durum değildir (ekonomik faktör).

 

İkincisi Almanya’nın Rusya’ya yaptırım uygulayarak istikrarsızlaştırmasını Fransa’da hoş karşılamayacaktır. Paris ile Moskova’nın yakınlaşmaları sonucu ise Almanya hem doğuda zorlu bir düşman kazanmış hem de kendisini – 20. yüzyılın başında olduğu gibi – Fransa ile Rusya arasında sıkışmış bir vaziyette bulacaktır (coğrafi faktör).

 

Üçüncüsü Fransa ile ayrı düşmek Almanya’yı Avrupa Birliği içinde yalnız bırakmanın yanısıra – korunması Alman jeopolitiğinin[v] temel hedeflerinden olan – birliğin bütünlüğünü daha da zayıflatacaktır (jeopolitik faktör).

 

Varsayımımıza tarihsel bir boyut da ekleyebiliriz: Almanya’nın ulusal birliğinin mimarı usta diplomat Şansölye Otto von Bismarck, Rusya ile ilişkilerin önemini kavramış, Rusya ile barışın Almanya’nın yararına olduğunun bilincindeydi. Kaiser II. Wilhelm ise Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlar uygulayarak Fransa’nın yanına kaymasına yol açtı. Sonuç biliniyor: Almanya’nın Birinci Cihan Harbi’nde iki cephede savaşmak zorunda kalması. 1960’ların sonlarında ise Bismarck’ın Rusya yaklaşımına benzer bir tavır içinde olan sosyal demokrat Şansölye Willy Brandt, «yeni doğu politikasını» Moskova Antlaşması (1970) ile taçlandırmıştı. Bu sayede Almanya’yı Sovyetler Birliği’ne yakınlaştırarak 1975 yılındaki AGİK – Helsinki Nihai Anlaşması’nın önünü açmıştı. Bunun Almanya’ya güvenliğin yanısıra ekonomik getirisi de oldu. Benzeri bir yakınlaşma süreci yine bir başka sosyal demokrat Şansölye Gerhard Schröder döneminde gerçekleşmişti. Dolayısıyla Rusya ile iyi ilişkiler Almanya ve Avrupa’yı daha güvenli kılarken, gerilimin ise hem güvenlik hem de ekonomik açıdan maliyeti olmuştur.

 

Beşinci olarak Çin ve Rusya ile olası bir zıtlaşmanın ticari ilişkilere zarar vererek Almanya’da ciddi bir refah kaybına yol açacağı dikkate alınmalıdır. 2020 yılında Çin, Amerika Birleşik Devletleri’ni geçerek 586 milyar Euro hacimle Avrupa Birliği’nin en büyük ticari partneri (%16) haline geldi (ABD: 555 milyar Euro, %15).

 

Bu durumda Baerbock ve Yeşiller’in tutumu nasıl yorumlanmalı? Burada ilk akla gelen ideolojik faktör, zira Yeşiller artık radikal pasifist, NATO karşıtı bir parti değil, büyük ölçüde Transatlantikçi bir çizgideler artık. Bundan başka pragmatik, yani parti tabanını hoş tutmaya yönelik bir yaklaşım olarak da değerlendirebiliriz Rusya ve Çin çıkışlarını. Ancak olayın bir de hükümet içi güç mücadelesi boyutu var. Sonuçta, Şansölye Scholz ve SPD karşısında partinin ve bakanlarının pazarlık gücünü artırmak, bu iki konu üzerinden başka meselelerde taviz koparmayı hedefledikleri de düşünülebilir.

 

Önümüzdeki dönemde Almanya dış politikasında hangi çizginin – pragmatizm mi, normativizm mi? – hâkim olacağı Türkiye için de son derece önemli. Alman dış politikasında normatif yaklaşımın geçerli olması Türkiye ile ilişkilerde de normatif değerlerin, demokrasi vurgusunun ve insan hakları konularının öne çıkacağı anlamına gelir. Bu ise ikili ilişkilerde ciddi gerilimlere yol açar. Pragmatizmin hâkim olması ise ikili ilişkilerde yeni bir diyalog ve karşılıklı (yeniden) güven inşasına olanak verecektir. Berlin’in çok güçlü bir Transatlantik yönelimi, Ankara’nın Washington karşısındaki müzakere gücünü zayıflatacak ve onu Moskova’nın etkisine daha açık bir duruma getirebilecektir. Washington ile Pekin ve Moskova’nın dengelenmesine öncelik veren bir Almanya, Ankara’nın bu iki ülke ile daha pragmatik bir ilişki geliştirmesine fırsat sunacaktır.

_

[i] Bkz. Melanie Amann, Markus Becker v.b., «Krisenstart», Der Spiegel, no. 51/18.12.2021, s. 14–18.

[ii] Bkz. Ulrich Reitz, «Kanzleramt gegen Auswärtiges Amt», Focus-Online, 10.12.2021 ve eski Şansölye Schröder’in açıklaması «Außenpolitisch hat der Kanzler ›den Hut auf‹», Zeit-Online, 9.12.2021.

[iii] Bkz. Kai Küstner, «Baerbock gegen Inbetriebnahme von Nord Stream 2», Tagesschau, 20.10.2021.

[iv] Bkz. Jens Thurau, «Meinung: Programmierte Konflikte – Annalena Baerbock, Olaf Scholz und die Außenpolitik», Deutsche Welle, 19.12.2021.

[v] Alman jeopolitiğinin daha ayrıntılı bir tasviri ve çözümlemesi için yazarın diğer Perspektif yazılarına bakılabilir: «Almanya’da Jeopolitiğin Yükselişi», Perspektif, 25.6.2020; «Almanya’nın Dünya Siyasetinde Yeni Rol Arayışları», Perspektif, 1.5.2020. Ayrıca bkz. Yaşar Aydın, «Globales Machtstreben Deutschlands als europäischer Zentralmacht: Erklärung deutsch-türkischer Beziehungen im Kontext internationaler Politik und außenpolitischen Selbstverständnisses», içinde: Türkisch-Deutsche Studien (ed. Murat Önsoy / Mutlu Er), Ankara, 2020: 23–64.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.