Amerika’daki Kurumsal Irkçılık ve Minnesota Ayaklanması

Suçları azaltma hedefiyle federal hükümetten gelen yüz milyonlarca dolarla beslenen polis kuvveti, suça karşı savaş doktrini gereğince on yıllardır siyah yoksullarla savaşın en ön cephesine sürülmüş durumda. Irkçı saiklerle beslenen bu güvenlikçi sistem temelden dönüştürülmediği sürece, siyahlar hem gelir eşitsizliğinin hem de güvenlik güçlerinin kurbanı olmaya devam edecekler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Ne köleliğin yasaklanmış olması ne hukuksal ırk ayrımcılığının ortadan kalkması, ne de kağıt üstünde eşit hakların sağlanmış olması Siyah Amerikalıların toplum ve sistem tarafından dışlanmalarının, ayrımcılığa uğramalarının, maddi-manevi mağdur edilmelerinin önüne geçmiş değil. Bunun temel sebebi ise düzenin temellerinin üstünde inşa edildiği “kurumsal ırkçılık.” Hem bunu en iyi şekilde tanımlamak, hem meselenin ne kadar köklü olduğunu kavramak hem de on yıllardır katedilen mesafenin ne kadar az olduğunu anlamak için ilk defa Stokely Carmichael ve Charles V. Hamilton’ın 1967 tarihinde yazdıkları Black Power: The Politics of Liberation (Siyah Güç: Özgürlüğün Siyaseti) kitabındaki “kurumsal ırkçılık” tanımını aynen aktarıyorum:

 

“Irkçılık hem açık hem gizlidir. Birbirine yakın iki formu vardır: Beyaz bireylerin siyah bireylere karşı hareketleri ve bütün beyaz topluluğun tüm siyah topluluğa karşı hareketleri. Buna bireysel ırkçılık ve kurumsal ırkçılık diyoruz. İlki bireylerin ölüme, yaralanmaya veya mülkiyetin şiddetle yıkılmasına yol açan açık eylemlerinden oluşuyor. Bu tür eylemler televizyon kameraları tarafından kaydedilebilir; çoğu zaman eylem gözlem altındayken meydana gelir. İkinci tür eylemler çok aleni değildir, daha mahirânedir ve eylemi yapan spesifik bireyler çok daha zor tespit edilirler. Fakat insan hayatına zararı daha az değildir. İkinci tür toplumun kurulu ve saygı gören kuvvetlerinin çalışmalarından kaynaklanır ve bu yüzden ilk türe oranla kamudan çok daha az tepki görür.

 

Beyaz teröristler, siyahların kilisesini bombalayıp beş tane siyah çocuğu öldürdüklerinde bu bireysel ırkçı bir harekettir ve toplumun birçok kesimi tarafından kınanır. Fakat aynı şehirde (Birmington, Alabama) her yıl beş yüz siyah bebek doğru düzgün beslenmeden, barınmadan, sağlık imkanlarından mahrum olduğu için ölüyorsa ve daha binlercesi fakirlik ve ayrımcılık yüzünden fiziksel, duygusal, entelektüel olarak yok oluyor ve sakatlanıyorsa işte bu kurumsal ırkçılığın bir ürünüdür. Siyah bir aile beyazların mahallesindeki bir eve taşınır ve bu ev taşlanır, yakılır veya zorla çıkarılırlarsa birçok insan sözde de olsa bunu kınar. Fakat siyahları harap gecekondulara hapseden, onları virane evlerin sahibine, tüccarlara, açgözlü tefecilere ve suç ayrımcı emlakçılara av yapan kurumsal ırkçılıktır. Toplum ya bu kurumsal ırkçılıktan haberi yokmuş gibi davranıyor ya da gerçekten de ona dair toplumun yapabileceği manalı hiçbir şey yok.”

 

 

Konuya Minnesota’da George Floyd ismindeki siyah bir adamın katliyle sonuçlanan polis cinayetini özetlemekle değil de kurumsal ırkçılığın geniş tanımıyla başladım, çünkü bu sorunun ne kadar yapısal, tarihsel ve aynı zamanda güncel olduğunu vurgulamak istiyorum. George Floyd’ın hayatı tıpkı 2014’te New York’ta kaçak sigara sattığı için polis tarafından gözaltına alınırken yere yatırılıp boğazı sıkılan Eric Garner gibi “nefes alamıyorum” derken son buldu. Bugün Amerika’nın dört bir tarafında George Floyd için sokağa dökülenler bu cinayetin daha önce işlenen binlerce cinayetin devamı olduğunu ve daha da kötüsü sonuncusu olmayacağını çok iyi biliyorlar.

 

Yukarıda alıntıladığım tanımdaki bireysel ve kurumsal ırkçılığın iç içe geçtiğini, kurumların beyaz bireylerden, beyaz bireylerin ise kurumlardan güç alarak siyahların hayatlarına kastettiklerini görüyorlar. Çünkü siyah, Latin Amerika kökenli ve yerli birisi güvenlik görevlisi veya sivil bir beyaz tarafından öldürüldüğünde cinayeti işleyenler ya sistematik bir biçimde cezasız kalıyor ya da doğru düzgün ceza almadan işledikleri suçtan sıyırıyorlar.

 

Bugün siyahi politik hareketinin adalet talebinin sembolü olan “Black Lives Matter – BLM” (Siyahların Hayatı Değerlidir) sloganı 2012 yılında Orlando’da gece marketten evine dönerken sivil mahalle bekçisi George Zimmerman tarafından öldürülen 17 yaşındaki Trayvon Martin’in katilinin bir yıl aradan sonra serbest bırakılmasıyla yaşanan bu adaletsizliğe tepki olarak doğdu. BLM sloganının siyasi bir sokak hareketine dönüşümü ise 2015 yılında Baltimore polisi tarafından gözaltına alınıp işkence edilen ve komaya giren 25 yaşındaki Freddie Gray gibi yüzlerce siyahın ölümüyle sonuçlanan cinayetlerle gerçekleşti. Bugün Minnesota’da ve neredeyse tüm büyük şehirlerde olduğu gibi Baltimore’da da binlerce kişi sokağa inmiş, yüzlerce ev ve işyeri hasar görmüş hem polis hem göstericiler yaralanmış, yüzlerce gösterici gözaltına alınmıştı.

 

İronik olan ise BLM hareketinin Amerikan tarihinde ilk defa bir siyah başkan olduğu dönemde doğup büyümesi. Kısaca ülkenin en tepesine bir siyahın seçilmesi, siyahlara yönelik tüm bu cinayetleri, eşitsizlikleri, ayrımcılıkları durdurmadığı gibi süregelen kurumsal ırkçılığı da tamamen ifşa etti. Siyah yüzlerin yüksek mevkilerdeki varlığı, siyahların canının bu kadar rahat alınabilmesini, kurumsal ırkçılığı ve sistemsel eşitsizliği önleyemiyor. Bilakis tüm bu çarpıklığı gözler önüne seriyor. Elleri cebinde, dizi bir insan evladının boğazındayken rahatça sırıtan ve acı çeken bir insanla en ufak bir empati kur(a)mayan o polis memurunun hareketlerinde şekillenen fotoğraf egemen kibriyle her tarafından dökülen sistemin çürümüşlüğünün de resmiydi aynı zamanda.

 

O yüzden Atlanta’nın siyah belediye başkanı Keisha L. Bottoms’ın şiddet ve yağma karşıtı çağrısı ekonomik, sosyal, kültürel, hukuki eşitsizliği iliklerine kadar hisseden birçok siyah için çok fazla anlam ifade etmiyor çünkü siyah elitler de kurumsal ırkçılığa tam bir çözüm sunamıyorlar. Ev sahipliği oranından, mahpusluk oranına, koronavirüs ölüm oranından gelir eşitsizliği oranına hangi veriye bakarsanız bakın karşınıza bu kurumsal ve sistematik ırkçılık çıkıyor. Misal siyah nüfus toplam nüfusun yüzde 13’üne tekabül ederken Covid19’dan ölenlerin yüzde 25’i siyahlardan oluşuyor.  Hapishanede ise siyahların tüm mahkumlar arasındaki oranı yüzde 37.9’a ulaşmış durumda.

 

Siyahların maruz kaldığı polis şiddeti ve sonrasında gelişen hukuki süreç bireysel ırkçılık ile kurumsal ırkçılığın birbirini beslediği ortamda şekillendiği için buna karşı gelişen tepkiler de o nispette toplumsallaşıyor ve birer kitle hareketine dönüşüyor. 2014 yılında Missouri eyaletinin Ferguson şehrinde 18 yaşındaki Michael Brown’ın beyaz bir polis tarafından 12 kurşunla öldürülmesi ve sonrasında bir hafta boyunca süren eylemler bahsettiğim dinamikleri anlamamıza yardımcı olacaktır. Amerikan Adalet Bakanlığı’nın olay sonrası hazırladığı rapor  emniyet ve hukuk sistemindeki tüm bu çarpıklıkları gözler önüne seriyor.

 

Amerika’nın en zengin 500 şirketinden birisine de ev sahipliği yapan Ferguson Belediyesi gelirlerinin çok önemli bir kısmını beyazların sahip oldukları şirketlerden veya diğer mülklerden vergi toplayarak değil basit trafik ve park ihlalleri dolayısıyla kestikleri cezalardan topluyorlar. Çünkü Ferguson gibi yerlerde elitler sürekli geçirdikleri kanunlarla ezici çoğunluğu beyaz olan mülkiyet sahiplerini vergilendirmeden koruyorlar. Bu yüzden sistemin devamını sağlayan mali yük çoğunluğu siyah olan alt sınıflara yıkılıyor.

 

Yine Ferguson gibi fakir siyahların yaşadığı yerlerde gelirlerin yüzde 20’si bu tür basit cezalardan toplanırken, zengin ve beyaz mahallelerde bu oran yüzde 5’lerde kalıyor. Yazdıkları ceza nispetince puan toplayan ve kurumlarına gelir sağlayan (sistem adem-i merkeziyetçi olduğu için devlet kurumları gelirlerinin çoğunu yerelden topluyor) polisler ırkçı önyargılardan dolayı trafikte en çok siyahları durdurup en çok onların arabalarında arama yapıyorlar. Sistemin bu kurumsal ırkçı yapısından dolayı suçluluk siyahlıkla, siyahlık ise suçlulukla eşdeğer hale geliyor.

 

1960’lar ve Polisin Militerleşmesi

 

O yüzden ne ‘yağma’ ne de ‘yakma’ görüntüleri spontane gelişen başıbozuk bir vandalizmin değil son 60 yıldır büyük şehirlerde sivil haklar mücadelesi ile gelişen siyasi ve toplumsal bir itiraz hareketinin sonucu. Sorunun ana kaynağı olduğu düşünülen ayrımcı kanunların ilgası ve daha çok siyah temsilcinin siyasette yer almış olması kökeni asırlara dayanan eşitsizliğe henüz tam anlamıyla çare olabilmiş değil. Temeli ırkçılıkla şekillenmiş sistem yükselen baskılar sonrası verdiği hakları başka kanallardan tekrar geri alarak ırk temelli hiyerarşiyi bir şekilde devam ettiriyor. Örneğin modern Amerikan tarihinin en önemli gelişmelerinden biri olan 1964’te kamusal alanda ve işe alımlarda ayrımcılığı ortadan kaldıran Vatandaşlık Haklar Kanunu’nu (Civil Rights Act of 1964) 1968’de uygulamaya konan ve siyahları kriminalize eden Suç Kontrolü ve Güvenli Sokaklar Tasarısı (Omnibus Crime Control and Safe Streets Act of 1968) takip etti.

 

Tarihçi Elizabeth Hinton’ın Yoksulluğa Karşı Savaştan Suça Karşı Savaşa kitabında detaylıca anlattığı gibi yaklaşık 55 yıl önce Başkan Lyndon Johnson’ın “War on Crime” (Suça Karşı Savaş) çağrısı çerçevesinde geliştirdiği politikalar adliye ve emniyet mekanizmasını militerleştirerek radikal bir dönüşüme uğrattı ve 50 yıldan fazla süredir bir şehirden ötekine sıçrayan ayaklanmaları besleyen dinamiklerin temelini attı. Johnson Liberal Demokrat bir başkan olarak yoksulluğa karşı da savaş (War on Poverty) ilan etmiş, geliştirdiği sosyal politikalarla fakirliği neredeyse yarı yarıya azaltmıştı. Fakat onun döneminde çıkarılan güvenlikçi kanunlar sonucu siyahların yoğun yaşadıkları yerlerde polis faaliyetleri arttırılarak meselenin güvenlik ve disiplin boyutu öne çıkarıldı.

 

 

Johnson’ın başlattığı suça karşı savaş siyaseti daha önce benzeri görülmemiş şekilde merkezden yerelin güvenlik kurumlarına milyonlarca dolar aktararak ve Vietnam Savaşı’ndan kalan askeri malzemeleri polisin kullanımına sunarak yerel kolluk güçlerini militer birer yapı haline getirdi. Bunun yanı sıra polisler 1960’larda yükselen sivil hak talepli sokak hareketlerini bastırmak için askeri taktik eğitimden geçirildi.

 

Tarihsel olarak beyazların kontrolünde olan güvenlik kurumlarının ırkçılar tarafından domine edilmesi ise sorunu çok daha çetrefilleştirerek bugünkü boyutlarına taşıdı. FBA’ın 2006 tarihli raporu ‘Beyaz Üstünlükçü’lerin (White Supremacists) ve dazlak ırkçıların stratejik bir şekilde kolluk kuvvetlerine sızarak örgütlendiklerini ve siyasi suikastler yapabileceklerine dair de uyarıda bulunuyor.

 

İşin en kötüsü ise, 1960’larda meselenin sosyo-ekonomik boyutuna da dikkat çeken, devletin barınma, sağlık, eğitim alanında yatırım yapıp yoksul siyahları bulundukları girdaptan çıkarma girişimlerini teşvik eden politikaların, 1970’lerden itibaren yükselen devletin kamusal yatırımlardan elini çekmesine yol açan sağcı neoliberal siyasetle son bulması oldu. Demokrat Johnson’ın mirasına halefleri Nixon ve Reagan gibi Cumhuriyetçi başkanlar fazlasıyla sahip çıkıp suça karşı savaş doktrini çerçevesinde merkezi devletten eyaletlere para aktarmaya devam ederek devasa hapishane yatırımına giriştiler. Neredeyse bu hapishaneler boş kalmasın diye 1970’ler ve 80’ler boyunca her seferinde yeni suçlar icat etmeye başladılar.

 

Siyahların en çok etkilendiği politika ise Nixon’ın başlatıp Reagan’ın devam ettirdiği “War on Drugs” (Uyuşturucuyla Savaş) siyasetiydi. 1950 ve 60’larda kriminalize edilmeyen (ve bugün birçok eyalette serbest olan kenevir gibi) hafif uyuşturucular dahil her çeşit uyuşturucu maddeyi büyük suç kapsamına almaları, bunla paralel olarak siyah mahalleleri sürekli polis gözetiminde tutmaları erken yaşlardan itibaren siyah gençleri suç-hapishane-yoksulluk girdabına soktu. (Her yıl binlerce insanın ölümüne, toplu katliamlara yol açan bireysel silahlanmaya ise anayasal hak çerçevesinde yaklaşmaya devam ediyorlar.)

 

1970’lerden itibaren polis, hapishane ve adliye gibi güvenlik mekanizmasının organları ile sosyal alanlara yapılan harcamaları karşılaştıran tablo. Bugün polisin her türlü askeri teçhizatla donanmış olup, hemşirelerin, öğretmenlerin temel ihtiyaçlarından yoksun olmasının sebebini bu tabloya bakarak anlayabiliriz.

 

Sonuç olarak suçları azaltma hedefiyle federal hükümetten gelen yüz milyonlarca dolarla beslenen polis kuvveti suça karşı savaş doktrini gereğince on yıllardır siyah yoksullarla savaşın en ön cephesine sürülmüş durumda. Irkçı saiklerle beslenen bu güvenlikçi sistem temelden dönüştürülmediği sürece, siyahlar hem gelir eşitsizliğinin hem de güvenlik güçlerinin kurbanı olmaya devam edecekler.

 

Siyahlara karşı işlenen cinayetler sonrası ortaya çıkan öfke patlamaları neticesinde gelişen yıkma, yakma, yağma olayları ise bu sistemden kar eden ve imtiyazlarından ödün vermek istemeyen siyasi ve ekonomik elitin güvenlikçi politikalara daha fazla yönelmesine ve kolluk güçlerini daha da militerleştirmelerine yol açmaya devam edecek.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR