Amerikan Emperyalizmi Zalimliği

Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi’nde dendiği gibi “insanlığın yargısına duyulan o yerinde saygı” uzunca bir süredir bir köşeye atıldı, BM Şartı gibi duyarlılıkları ile birlikte. Diğerlerinin boyun eğmek zorunda olduğu yaptırımları düzenleme kapasitesi Amerika’nın saltanatını sürdürdüğü hükmün bir diğer boyutu.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

11 Eylül saldırılarından birkaç hafta sonra, 2001 Ekim ayında, Taliban karşıtı Afgan direnişinin en saygın isimlerinden olan Abdul Hak, bölge konusunda önde gelen uzmanlardan biri olan Anatol Lieven’la görüşmüştü. Abdul Hak, pek çok Afgan’ın ölümüne neden olabileceğinin ve içeride Taliban’ı devirmeye yönelik çabalara zarar vereceğinin ayırdında olarak, Afganistan’ın işgalini sert bir şekilde kınamıştı. “ABD gücünü göstermeye, bir zafere imza atmaya ve dünyaya korku salmaya çalışıyor. Afganların neler çekeceği ya da ne kadar insan kaybedeceğimiz umurlarında değil” diyordu.

 

Bu işgal, Taliban 2001’de teslim olmayı önerdiği zaman Amerika’nın Savunma Bakanı olan Donald Rumsfeld’in doktrininden pek de uzak olmayan bir yere vardı. Şimdilerde Taliban’ın yirmi yıl önceki bu tutumu için çok geç kalmıştı deniyor. Usame bin Ladin’i tutuklamak için sebep olsaydı (bu açık değildi— Ladin o zamanlar sadece bir şüpheliydi), doğru yöntem bir polis operasyonu olurdu, muhtemelen de Taliban işbirliğiyle: Taliban Ladin’den kurtulmak istiyordu. Ama Amerika gücünü göstermek zorundaydı — tıpkı son haftalarda Güney Çin Denizi’ne bir donanma yollayarak yaptığı gibi. Bu tutum durmaksızın sürüyor: Emperyal tarihte pek yeni bir şey yok.

 

Amerikan gücünün geleceğini değerlendirmek, nereye varacağı pek tahmin edilemez bir teşebbüs. Bu mesele tartışmaya yol açabilir. Dünyanın son sürat felakete sürüklenmekte olduğu hakikatinin üzerinde oyalanmaya gerek yok. İnkarcı Cumhuriyetçi Parti iktidara dönerse, çevresel yıkıma ilişkin güvenilir politikalar yürütme ihtimali önemli ölçüde azalacak. Ancak en iyisini varsayarsak, en azından Amerikan gücünün dayandığı küresel düzenin durumu, Amerika’nın gücünün gidişatı ve Amerika’nın eylemlerini savunmak için sunulan gerekçeler gibi önemli faktörleri belirleyebiliriz.

 

Öncelikle uluslararası sistem. Askeri güç yorum gerektirmeyecek ölçüde aşırı derecede dengesiz. Askeri harcamaların izini süren SIPRI’ye göre, Amerika 2020’de askeri harcamalarını 778 milyar dolara, Çin ise buna kıyasla 252 milyar dolara çıkardı. Dördüncü sırada, Hindistan’ın altında, 62 milyar dolarlık bütçesiyle Rusya var. Dünyanın dört bir yanındaki 800 askeri üssünün bazılarında Amerikan nükleer silah füzeleriyle çevrilmiş düşmanlarının sınırlarındaki tehdit iddiaları dışında geçerli bir güvenlik riskiyle karşı karşıya olmayan bir tek Amerika var (Çin’in sadece Cibuti’de bir üssü var).

 

Bu çılgınlığın bir sonucu — acil gereklilikler için çaresizce fon sıkıntısı çeken bir dünyada —çevresel yıkıma yeterince katkı sağlamak. Yakın tarihli bir çalışma, Amerikan silahlı kuvvetlerinin “tarihteki en büyük çevre kirleticilerden biri olduğunu, orta ölçekli ülkelerin pek çoğundan daha fazla akaryakıt tükettiğini ve daha fazla iklim değişikliğine sebep olan gaz saldığını” göstermektedir.

 

Gücün ekonomik boyutları da var. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika olasılıkla küresel gayri safi hasılanın yüzde 40’lık bir payına sahipti, bu üstünlük kaçınılmaz olarak zamanla azaldı. Ancak Londra City University’de bir siyasal ekonomist olan Sean Starrs’ın ileri sürdüğü gibi, küreselleşen bir dünyada ekonomik gücün tek ölçütü ulusal hesaplar değildir. 2014’te yaptığı araştırma, Amerika’nın çokuluslularının kar payının bir çok iş sektöründe yüzde 50’nin üzerinde olduğunu ve pek çok sektörde ilk (bazen ikinci) sırada yer aldığını gösteriyor; diğerleri açık ara çok daha geride.

 

Ulusal gücün bir diğer boyutu “yumuşak güç”. Burada Amerika, Başkan Donald Trump’ın ülkenin itibarına yönelik sert darbelerinden de önce ciddi biçimde inişe geçmişti. Hatta Başkan Bill Clinton idaresinde bile, önde gelen siyaset bilimciler dünyanın büyük bir çoğunluğunun Amerika’yı dünyanın “başlıca haydut devlet”i ve “toplumlarına tek en önemli dış tehdit” olarak gördüğünü teşhis etti (sırasıyla Robert Jervis ve Samuel Huntington’ın belirttiği gibi). Barack Obama’nın başkan olduğu yıllarda uluslararası kamuoyu yoklamaları Amerika’nın dünya barışına, yakınına yaklaşan rakibi olmadan, en büyük tehditlerden biri olarak görüldüğünü buldular.

 

Bu güç kaynakları münferit olaylarla örneklendirilebilir. Avrupa, Amerika’nın İran’a yönelik yaptırımlarını New York’tan yürütülen küresel mali sistemin dışında bırakılma korkusuyla kabul ediyor. Dünya, Amerika’nın ekonomik ambargoyu kaldırmayı reddederek Küba’ya işkence yaptığını kabul ediyor, aynı zamanda bunu fiili oy birliği ile de kınıyor (Haziran ayında Birleşmiş Milletler’de ikiye karşı 184 oyla). Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi’nde dendiği gibi “insanlığın yargısına duyulan o yerinde saygı” uzunca bir süredir bir köşeye atıldı, BM Şartı gibi duyarlılıkları ile birlikte. Diğerlerinin boyun eğmek zorunda olduğu yaptırımları düzenleme kapasitesi Amerika’nın saltanatını sürdürdüğü hükmün bir diğer boyutu.

 

Kurallara Dayanan Bir Düzen?

 

Amerika’nın gücünün gidişatına dönersek, temel özellikleri bilindik. Kurulduğundan bu yana Amerika’nın şiddete başvurmadan geçirdiği tek bir yıl olmadı gibi. Britanya boyunduruğu kaldırılır kaldırılmaz özgürlüğüne kavuşan sömürgeciler, “ağaçları ve yerlileri devirme ve onların doğal sınırlarını sonlandırma görevine (savunma amacıyla) konsantre oldu”, Thomas Bailey “A Diplomatic History of the American People” (Amerika Halkının Diplomatik Tarihi) (Prentice Hall, 1940) adlı eserinde bizi buna ikna ediyor. Ayrıca Amerika, tarihin en “feci savaşları”ndan birinde Meksika’nın yarısını ortadan kaldırdı (General ve Başkan Ulysses S. Grant’ın ifadesiyle). Doğal sınırlara, Hawai’nin burada yaşayanlardan zorla ve hileyle gasp edilmesiyle ulaşılmıştı.

 

Amerika’nın gücü Asya’ya ilk olarak, büyük bir katliamla Filipinler’in fethi ile uzandı. Sonraki yıllarda, bu yerlerde düzenli olarak acı bir miras bırakan (Başkan Woodrow Wilson idaresinde Haiti’de olduğu gibi) genellikle aşırı vahşetle yapılan sürekli müdahaleler kaydedildi.

 

Bu yazı The Economist sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.