Amerikan Hegemonyasının Sonu

Birleşik Devletler’in eski hegemonik durumunu yeniden elde etmesi pek mümkün değil, bunun peşinde de olmamalı. Umabileceği, benzer zihniyetteki ülkelerle birlikte demokratik değerlerle dost bir dünya düzenini sürdürmek olmalıdır. Bunu yapıp yapamayacağı ise Kabil’deki kısa vadeli eylemlerine değil, ülke içindeki ulusal kimlik ve amaç duygusunun sağaltılmasına bağlı olacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bu hafta, ABD destekli hükumetin düşmesinin ardından Kabil’den kaçmaya çalışan çaresiz Afganların korkunç görüntüleri dünya tarihinde kritik bir dönemece yol açtı, Amerika dünyaya yüz çeviriyordu. İşin aslı şu ki Amerikan çağının sonu çok daha önce gelmişti. Amerika’nın güçsüzlüğünün ve gerilemesinin uzun vadeli nedenleri uluslararası olmaktan çok ülke içinde. Ülke yıllarca büyük bir güç olarak kalır ama tabii ülkenin ne kadar nüfuzlu olacağı dış politikasından ziyade içerideki sorunları çözme becerisine bağlı olacak.

 

Amerikan hegemonyasının pik yaptığı dönem yirmi yıldan daha kısa sürdü: 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasından, aşağı yukarı 2007-2009 yılları arasındaki mali krize kadar. O zamanlar ülke askeri, iktisadi, siyasal ve kültürel olmak üzere pek çok iktidar alanında baskındı. Amerika’nın güç zehirlenmesinin doruğu 2003’te Irak’ı işgaliydi, o zamanlar Amerika sadece Afganistan (iki yıl önce işgal edilmişti) ve Irak’la kalmayıp tüm Orta Doğu’yu yeniden kurabilmeyi umuyordu.

 

Ülke, serbest pazar ekonomisi modelinin küresel finansa etkisini hafife almış olsa bile, askeri erkinin önemli siyasal değişime yol açmada etkililiğini gözünde büyütmüştü. Bu on yıl, birliklerinin iki karşı direniş savaşında çıkmaza girmesiyle ve Amerika’nın başını çektiği küreselleşmenin neden olduğu devasa eşitsizlikleri daha da belirgin hale getiren uluslararası bir finansal krizle sona erdi.

 

Bu dönemdeki tek kutupluluk tarihte görece ender rastlanan bir derecedeydi ve dünya bu dönemden sonra Amerika’ya karşı güç kazanan Çin, Rusya, Hindistan, Avrupa ve diğer merkezlerle beraber daha normal bir çok kutupluluk durumuna döndü. Afganistan’ın jeopolitiğe nihai etkisinin küçük olması muhtemel. Amerika daha önce böyle bir durumdan sağ çıkmıştı. 1975’te Vietnam’dan çekilişi küçük düşürücü bir başarısızlık olmuş ama on yıldan biraz daha fazla bir zamanda egemenliğini çabucak yeniden kazanmıştı. Bugün Çin yayılmacılığını engellemek için Vietnam’la beraber çalışıyor. Amerika’nın hala çok az ülkenin erişebileceği birçok iktisadi ve kültürel avantajı var. 

 

Amerika’nın küresel konumunun önünde çok daha büyük yerel bir görevi var: Amerikan toplumu son derece kutuplaşmış durumda ve neredeyse her konuda uzlaşıya varmayı zor buluyor. Bu kutuplaşma vergiler ve kürtaj gibi geleneksel politika meseleleri üzerinden başladı, o zamandan bu yana da daha sert bir kültürel kimlik kavgasına dönüştü. Elitler tarafından marjinalleştirildiğini düşünen grupların tanınma talebi, 30 yıl önce modern demokrasinin aşil topuğu olarak tanımladığım şeydi. Küresel bir salgın gibi büyük bir dış tehdidin normal olarak yurttaşların ortak bir tepkinin etrafında toplanmasına yol açması gerekirdi; Covid-19 krizi ise sosyal mesafe, maske ve şimdi de sadece halk sağlığı önlemleri olarak görülmeyip aynı zamanda siyasi göstergeler olarak da algılanıyor olan aşılarla daha çok Amerika’daki ayrılıkları derinleştirmeye hizmet etti.

 

Bu çatışmalar spordan Amerikalıların satın aldığı kırmızı-mavi tüketim ürünleri markalarına kadar hayatın her yönüne yayıldı. Amerika’da medeni haklar dönemi sonrasında çok ırklı bir demokrasinin gurur duyulan yurttaş kimliği yerini, 1619 ile 1776’yı çatıştıran — ülkenin köleliğin mi yoksa özgürlük mücadelesinin mi üzerine kurulduğuna ilişkin — anlatılar aldı. Bu çatışma tarafların anladığına inandığı farklı gerçekliklere, 2020 yılı Kasım ayında yapılan seçimin Amerika tarihinin en adil seçimlerinden biri mi yoksa gayrı meşru bir başkanlığa yol açan büyük bir sahtekarlık mı olduğuna ilişkin gerçekliklere kadar uzanıyor.

 

Soğuk savaş boyunca ve 2000’lerin başında Amerika’da dünya siyasetinde bir liderlik pozisyonunun sürdürülmesinden taraf güçlü elitler arasında bir fikir birliği söz konusuydu. Afganistan ve Irak’taki yıpratıcı ve göründüğü kadarıyla bitmek bilmeyen savaşlar pek çok Amerikalıyı sadece Orta Doğu gibi zor yerlerden değil genel anlamda uluslararası ilişkilerden de soğuttu.

 

 

Kutuplaşma dış politikayı doğrudan etkiledi. Obama yıllarında Cumhuriyetçiler savaş yanlısı bir tutum takındı ve Demokratları Rusya’nın “resetlenmesi” konusunda yerden yere vurarak Devlet Başkanı Putin konusunda safça davrandığını iddia etti. Eski Başkan Trump, Putin’i resmen kucaklayarak durumu tersine çevirdi. Ve bugün Cumhuriyetçilerin aşağı yukarı yarısı Demokratların Amerikan yaşam tarzına Rusya’dan daha büyük bir tehdit oluşturduğuna inanıyor. Muhafazakar bir haber sunucusu, Tucker Carlson, Macaristan’ın otoriter başbakanı Viktor Orban’ı tebrik etmek üzere Budapeşte’ye gitti; diğerlerinin tepkisini çekerek onları provoke edecek bir strateji (owning the libs- solu kışkırtan, sağın dilindeki bir slogan) demokratik değerleri savunmaktan daha önemliydi.

 

Çin’e ilişkin daha belirgin bir uzlaşı söz konusu: hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar Çin’in demokratik değerlere bir tehdit oluşturduğu konusunda hemfikir. Ama bu da Amerika’yı sadece belirli bir yere kadar götürür. Amerika’nın dış politikası için Afganistan’dan çok daha büyük bir sınav, Çin’in doğrudan saldırısına maruz kalırsa, Tayvan olacaktır. Birleşik Devletler kızlarını ve oğullarını bu adanın bağımsızlığı uğruna feda etmeye istekli olacak mıdır? Ya da dahası, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi halinde Birleşik Devletler askeri çatışma riskine girer miydi? Bunlar basit cevapları olmayan ciddi sorular. Ama Amerika’nın ulusal çıkarına ilişkin makul bir tartışma, büyük olasılıkla, öncelikli olarak bunun partizan mücadeleyi nasıl etkileyeceği perspektifinden yürütülecektir.

 

Kutuplaşma, bunun gibi geleceğe yönelik testlerin dışında da, Amerika’nın küresel itibarına çoktan zarar verdi. Bu itibar, bir dış politika alimi olan Joseph Nye’nin “yumuşak güç” olarak etiketlediği, Amerika kurumlarının ve toplumunun dünya halklarına ne derece çekici geldiğine bağlıdır. Bunun cazibesi ise fazlasıyla azaldı: Amerika’nın demokratik kurumlarının son yıllarda iyi işlediğini veya herhangi bir ülkeye Amerika’nın siyasi hizipçiliği ve işlevsizliğini örnek alması gerektiğini söylemek zor. Olgun bir demokrasinin ayırt edici özelliği, seçimlerin ardından iktidarın barışçıl bir biçimde el değiştirmesini yürütme yeteneğidir ki bu ülkenin 6 Ocak’ta alenen başarısız olduğu bir sınavdı.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Başkan Joe Biden yönetiminin görevde olduğu yedi aydaki en büyük politik yenilgisi, Afganistan’ın hızlıca düşüşüne ilişkin yeterli düzeyde planlama yapmaktaki başarısızlığıdır. Bu da, ne kadar zamansız olursa olsun, en nihayetinde doğru olduğu kanıtlanabilecek olan Afganistan’dan çekilme kararının altında yatan aklı yansıtmamaktadır. Biden, çekilmenin gelecekte Rusya ve Çin’den kaynaklanacak daha büyük sıkıntılara göğüs germeye ağırlık vermek için gerekli olduğunu öne sürdü. Umarım bu konuda ciddidir. Barack Obama Asya’ya “yönelme”de hiçbir zaman başarılı olamadı çünkü Amerika Orta Doğu’daki kontrgerilla harekatına odaklanmayı sürdürdü. Mevcut yönetim, jeopolitik hasımlarının gözünü korkutarak vazgeçirmek ve müttefiklerinin dostluğunu kazanmak üzere, hem kaynakları hem de devletin politikalarına yön verenlerin başka yerlerde olan ilgisini yeniden çekmek zorundadır.

 

Birleşik Devletler’in eski hegemonik durumunu yeniden elde etmesi pek mümkün değil, bunun peşinde de olmamalı. Umabileceği, benzer zihniyetteki ülkelerle birlikte demokratik değerlerle dost bir dünya düzenini sürdürmek olmalıdır. Bunu yapıp yapamayacağı ise Kabil’deki kısa vadeli eylemlerine değil, ülke içindeki ulusal kimlik ve amaç duygusunun sağaltılmasına bağlı olacaktır.

 

Bu yazı The Economist sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.