Anakronizm ve Siyasi Ahlak

Anakronik hikayeler sadece evrensel üst normlar ve ilkelerle aramıza mesafe koymakla kalmıyor, hem geleceğimizi düşünmekten hem de ahlaklı ve adil olmayı becerebilmekten de bizleri alıkoyuyor. 

 

Anakronizm ve Siyasi Ahlak

Anakronizmi türlü şekillerde tanımlamak mümkün. Tarih felsefesi tartışmalarında olgu, dil ve yaklaşım anakronizmi gibi çeşitli biçimlerde tartışma konusu edilmiştir. Tarihçinin kaçınılmaz bir biçimde retrospektif, yani bugünden geçmişe doğru giden bir bakışa sahip olduğu neredeyse aksiyom haline gelmiştir. Bu durum tarihçinin tarihi bugün yazdığı için, tarihsel olgulara bakışının da ister istemez bugünün şartlarından etkilenmesi gerçekliğine dayanır.

 

Olgusal anakronizm tarihsel olguların zamanıyla ilgili yanılgıyı ifade ederken, dilsel ve yaklaşımsal anakronizm ise olayın tanımlanma ve yorumlanmasıyla ilgilidir.  

 

Dilsel anakronizm, tarihçinin günümüze ait kavramları geçmişin olgularını anlamak ve tasvir etmek için kullanmasıdır. Bu tip anakronizm, genellikle modern dönemde ortaya çıkan olguları ifade eden kavramların modernite öncesi toplumlar için kullanılması şeklinde ortaya çıkmaktadır.

 

Yaklaşımsal anakronizm ise tarihçinin geçmişi açıklamak için günümüzde var olan bakış açıları ve yaklaşımlara başvurmasıdır. Tarihsel olguların modern teoriler ışığında yorumlanması bu tip anakronizme örnek olarak gösterilebilir.

 

Anakronizm sorunu, şimdicilik (presentism) ile de doğrudan bağlantılıdır. Şimdicilik, bugünün ihtiyaçlarının, sorunlarının ve yaklaşımlarının tarih yazımına yansımasını ifade etmektedir. Her tarih eserinin önemli ölçüde yazıldığı dönemi anlatması, bugün taraftarı bol olan bir görüştür. 

 

Stalinci tarihçilerin yaptığı gibi bilinçli şekilde bir ideolojiyi desteklemek ya da kötülemek için geçmişten malzeme aranması tarihçilikten öte propagandistliğe örnek olarak verilebilecekken; mesela 19. yüzyılın Whig tarih okuluna mensup liberal eğilimli İngiliz tarihçilerinin parlamenter demokrasinin tarihsel kökenlerinin ortaya konmasına aşırı derecede önem vermelerinden ötürü, Ortaçağ İngiliz devlet yönetiminin yapısını yanlış yorumlamaları da anakronizm ile propagandistlik arasında bir yerde konumlandırılabilir. Kanıtlama çabası ya da propaganda farketmez, modern dönemde özellikle totaliter otoritelerin sıkça ve çekinmeden başvurduğu bir yöntem haline gelmiştir, tarihin bugüne uygun şekilde araçsallaştırılıp yeniden kurgulanması. 

 

Milliyetçi Tarih Yazınının Temeli Anakronizmdir

 

Özellikle milliyetçilikler ve milliyetçi tarih yazımı bu konuda açık ve sarih bir örneklikler ortaya koymaktadır. Türk tarih yazımında olduğu onu birebir taklit eden, bilahare 1960’lardan itibaren ‘Hoybun diskuru’dan mülhem Kürt tarih yazımında da görüldüğü gibi baştan sona anakronik öğeler söz konusudur. Medeniyet tarihinin kökenine/kaynağına yerleşme çabalarından modern milliyetçiliği tarih ötesinden başlatan bulgulara(!) kadar, aynı zamanda tarihçiliğe takla attırma, yani bulguların içini yalanlarla doldurma ya da olmayan şeyleri varmış gibi göstermeye kadar varan bir çabayla karşı karşıya kalırız. Tarih “ilerlemecilik” ile eşdeğer görenlerin, bu konuda olabildiğince gerilere gidip düz bir çizgi halinde “hiç değişmemiş” olanları bulgulara yaslanması da ayrıca manidar ve paradoksaldır.

 

Bugünün ihtiyacını ‘dün’den karşılamanın da ötesinde bir durumdur bu. O ‘dün’ü mümkün olduğunca yeniden inşa etmekle ilgilidir. Gerçekte merak edilen ‘tarihte ne olduğu’ değil, ‘bugün neye ihtiyacımız olduğu’dur. Tarihi kişiliklerin çarpıtılması, bazı olguların gizlenmesi, işimize yaradığını düşündüklerimizin öne çıkarılması ve hiçbir şey bulamadığımızda üretilmesidir. Hobsbawm’ın “Milletler ve Milliyetçilik” adlı eseri bu konunun arkeolojisini ortaya koyan başat çalışmalardan birisidir. (E.J.Hobsbawm’ın “Milletler ve Milliyetçilik, Program, Mit, Gerçeklik”, Ayrıntı yay, İst, 1993)

 

“Şeyh Said, Bir Dönemin Siyasi Anatomisi” (Ekin yay., 2012) adlı çalışmamızı yaparken, Şeyh Said ve dönemine ilişkin Kürt milliyetçilerinin içine düştüğü anakronik yazını da masaya yatırmıştık. Tabii Kemalist, İslamcı, Hilafetçi anlayışları da bundan ari tutmadan aynı şekilde bugün ihtiyacımız olanı dünde bulmaya çalışan hikayelendirmeler olarak irdelemeye gayret etmiştik. Öyle olup olmadığı tartışmalı olaylar zincirinin birileri için ihanet, diğerleri için kahramanlık destanı olması yanında, aynı destanın içinden “dini” olguları ikinci plana itip “milliyetçiliğe hizmet edenler” ile yer değiştirme anlatılarıyla karşılaşmak bir hayli ilginç idi. Üstelik bu anlatıların bir kısmı 1960 sonrası yazınına ait iken, bir kısmı da 2000’lerde yazılmış ve Kürt ulusal hareketi ve siyasi yönelimlerinin ihtiyaçları doğrultusunda gözden geçirilmişti.

 

Türk milliyetçi tarih yazımının Avrupa yazınıyla, Kürt milliyetçi tarih yazınının da Türk milliyetçiliğiyle olan yarışında, mesela Celadet Bedirhan’ın Mustafa Kemal’e yazdığı mektup aslında aynı pınardan beslenenlerin birbirine naziresi olarak da okunabilir. (Emir Celadet Ali Bedirxan, Bir Kürt Aydınından Mustafa Kemal’e Mektub, İst, 2010)

 

Tabii tıpkı tarihçinin bugünden sıyrılmasının zorluğunda olduğu gibi, bu anakronizmleri ortaya koyarken biz de bugüne ait ihtiyaçları görme istidadından beri kalamamaktaydık. Dersim, Ermeni meselesi, Resmi ideoloji ile yüzleşmelerin bolca yapılmaya çalışıldığı bir dönem skalasında biz de Açılım sürecinde Kürt sorununa ilişkin meseleler konuşulur, tarih bu konuda yardıma çağırılırken, aslında motivasyonumuz mezkur dönemin ihtiyaçları idi. Belki bir parça farkımız, ihtiyacı bugünden düne yansıtırken, yüzleşmeler konusunda kendi dünya görüşümüze uygun bir kişilik ve dönemden ziyade gerçekliğe ulaşma kaygımız ağır basmaktaydı. Fakat hikaye yazmaktan vakit bulup bunu daha önce denemiş olanların azlığı, meseleye ideolojik baktığını düşündüklerimizin ilk ya da ikinci el eserlerine samanlıkta iğne arar gibi bir gayreti mecbur kılmış olması idi. Eksiklerimiz ya da hatalarımız olmuş olabilir ama bilinçli çarpıtma, yani doğal olmayan anakronizmden kaçış başlıca ahlaki-ilmi motivasyonumuz olmuştu.

 

 

Naci Kutlay’ın “Kürtler” kitabı Kürt milliyetçiliğinin bu anakronizm örnekleriyle doludur. Ulusalcılığın neşvünema bulmasının mümkün olmadığı bir zamanda küçük kelime oyunları, hadiseleri abartma, sözleri çarpıtma, bol genelleştirmeye başvurma üzerinden ulusal hareket bulup çıkarma çabasına köklü bir itirazdır onunkisi.

 

Martin Van Bruinessen ile çalışmalarına karınca duası gibi, izlerini sürmenin zor olduğu dipnotlar koymayı seven “Kürtler, Bir El Kitabı” adlı “araştırma”nın sahibi İzady R.Mehrdad arasında geçen diyalog, yöntemlerin, “deliller”in ama hepsinden önemlisi motivasyonların arka planını ortaya koyması açısından ilginçtir:

 

Neden kabul edilmiş bilimsel standartları bilinçli olarak ihlal ettiğini ve gerçek olmasını istediği olayları varmışcasına uydurduğunu kendisine sorduğumda, bir Amerikan tarihçisinden alıntı yaparak bana ‘tarih bir kan davasıdır’ diye yanıt verdi. Aynı topraklar üzerinde hak iddia eden diğer mevcut uluslara karşı -Türklerden çok Ermenileri kastediyordu- bölgenin her zaman Kürt bölgesi olduğunu vurgulamak istiyordu.

 (Bruinessen, Kürdolojinin Bahçesinde, Kürdologlar ve Kürdoloji Üzerine Söyleşi ve Makaleler. İst, 2009)

 

Tarihi bir intikam alanı olarak gören tarihçilerin, aynı kaygılarla hareket eden siyasilerin eline ne türden malzemeler verdiklerini bu vesileyle bir kez daha düşünebiliriz.

 

Çalışma konumuz itibariyle Kürt milliyetçiliği üzerinden tanımladığımız bu konu başta Türk milliyetçiliği olmak üzere tüm milliyetçi anlatı/narrative’ler için geçerlidir elbette. Aynı amaçlar, aynı yöntemler, aynı gayretler. Hobsbawm’ın E.Renan’dan aktardığı gibi; “tarihin yanlış yazılması bir ulus olmanın parçasıdır” Bu ameliyenin bugünün kimliklerine yaptığı gayrı ahlaki etki kadar, buradan mülhem hafıza gerektirmeyen tarihin de çarpıtılarak aktarılması ya da ona ket vurulması otoriter bir siyasetin de ihtiyaçları arasındadır.

 

Siyasi Anakronizm

 

Tarihçinin anakronizmi teknik yetersizlikler, yöntemsel yanlışlıklar ya da metazorik olarak içine düşülen bir durumdan da kaynaklanabilirken; yukarıda özetlediğimiz tablo bilinçli bir siyasal inşaın neticesidir. Bu öyle bir inşadır ki, bugüne ilişkin (amaçlar doğrultusunda yarın daha da olgunlaştırılması beklenen) zihniyetsel durumların tarihi arka planlarını inşa eden bir gayretin ürünleridirler. Amaç “makbul” ve inançlar üzerine inşa edilmiş bir “ulus/kaynaşmış kitle” olunca bütün bu inşai süreç gayrı ahlaki olmaktan ari olmamaktır. Amaç “ulvi” ve “modern” olunca, zamanın ruhunu, esen rüzgarı arkasına almaklığıyla “ahlakilik” ölçüsü de kazandığı varsayılmaktadır.

 

Aynı şekilde iktidarların tarihten, üretilmiş mit ve hikayelerden yardım alarak kendi iktidarları lehine inşa ettikleri dönemsel anlatılar/narative’ler de bundan farksızdır. Evrensel normlar ve ilkelerle uyumsuzluk içeren her türlü anlatı ve anlatılardan mülhem siyasetler insanlığa türlü trajediler yaşatmışlardır. Dünün, Alman Vülgermateryalizmi, Sosyal Darwinizm ve Fransız Pozitivizmi menşeili Kemalist inşası ile bugünün köklerinden Burke’lerin, Bergson’ların, nostaljik Osmanlıcılığın muhayyilesine dayandığı ifade edilen sözde alternatif muhafazakar tarih üretimi arasında, evrensel normlara uzaklık bağlamında çok da fark yoktur. Günümüz bunun çeşitli örnekleriyle doludur.

 

İki ayrı Abdülhamid anlatısı ve bunlardan birinin bugünün “yerli-milli” olduğu iddia edilen ihtiyaçları üzerinden kurgusallaştırılmasındaki ironi, muhafazakar Abdülhamid’in bile günün gerekleri oranında çarpıtılmasında görülmektedir.

 

Bunlar sadece tarih kitaplarının, dizilerin fantazileri olarak kalsalardı çok da üzerinden durulmayabilirdi. Nietsche yaşasaydı, Führer’in, onun fikirlerinden mülhem icraatlarına ne derdi bilinmez ama fikirlerinin bezendiği anakronizmin aslında çok da yalnız olmadığını, bunun bir insanlık ‘drama’sı olduğunu herkesten daha derinlikli olarak kavrayabilirdi. Fikirlerin, düşüncelerin tarihselliğinden öte, kimlerin elinde, hangi ihtiyaçların hizmetinde kullanıldığı insanlığı daha fazla ve derinden ilgilendirmekte.

 

Pragmatik Siyasi Anakronizmin Bugün Bize Ettikleri

 

Bugüne geldiğimizde, yakın tarihin anakronizminin ne türden siyasal ve yargısal trajedilere yol açtığı ortadadır. Türkçü ve Kürtçü modern siyasal milliyetçiliklerinin tarih yazımının yol açtığı dramların yüz yıldır süregelen türevleri kadar, son yirmi yıldır birkaç defa tur attırdığımız siyasi anakronizmlerdeki kırılma dönemleri de milyonlarca insanının hayatını derinden etkilemiştir: AB Süreci Reformlar dönemi, Ergenekon davaları, Çözüm Süreci, Gezi hadiseleri, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz. 

 

Şimdilerde Çözüm Sürecinde atılmış iktidar yanlısı “barışa övgü düzen” manşetler değil; aynı dönemin “barışa çağıran” tvitleri yargının konusu olmaktadır. Tıpkı İskilipli Atıf Hocanın “Şapka Risalesi”nin 1924’te Maarif Vekaletince ödüllendirilmesi ile bir buçuk yıl sonra idamına gerekçe bir kitap olması arasındaki dönemsel çelişki gibi. Oysa insanın ismetlerini (dokunulmazlıklarını), haklarını siyasi anakronizme kurban etmek ahlaksızlıktır.

 

Canan Kaftancıoğlu dün suçlu değildi. Attığı tvitlerin iktidar medyasının manşetleri kadar etkisi de yoktu; zira fazla tanınmayan bir il teşkilat mensubu idi. Ona bugün “suçlu” muamelesi yapanlar, ekranlardan “terörist” diye itham edenler, “yarın bana da aynı muameleyi yapabilirsiniz” demekten başka bir şey yapmıyorlar. Üstelik onun tvitlerini anakronik tarzda kullananların ve yargının tavrı, -internetin yaygın olmadığı- geçmişte Kartel medyasının Erdoğan’a muamelelerine ne kadar da benzemektedir! Erdoğan yıllarını kendisini suçlayan anakronik manşetlere ve haber başlıklarına cevaplar vermekle geçirmemiş miydi? Lakin anakronizmi bugünün ihtiyaçları ve siyasi pragmatizmlerine araç kılanların  ‘dejavu’yu görebilmeleri mümkün olmuyor. Ya geçmiş yılların gazete küpürleri delillerinin(!) AK Parti kapatma davasına da girmesi!

 

Anakronizm ne kadar da hem kendilerinden, hem geçmişlerinden, hem tarihsel kronolojiden, hem halktan, hem de bireysel ve siyasal değerlerden koparmakta! Üstelik mezkur süreçte, sadece “hepsi orada değildi”; CHP çözüm sürecine direnirken kendileri oldukça “ileri” bir noktada idiler! Ama kabul edelim ki tablo sadece bununla sınırlı değil; zira arkeoloji işçiliğiyle geçmişe gidip yedi yıl önceki paylaşımları bulmak bizatihi bilinçli bir tercih. Akıl sağlığı gayet yerinde olmak kaydıyla bugün üretilmiş olan “kötü”ye dünün “meşru” olanını kurban vermek. “Savaş hiledir” sözünü gayrı ahlaki edimleri örtmek için kullanmak kadar bilinçli ve kitlelerin bu büyüye kanacaklarını düşünecek kadar da gündüz gözüyle!

 

Öte yandan adalet ve hukuk menşeili bir motivasyonla değil, tarafgir bir tutum ve siyasi otoritenin ortağının çıkarları mucibince mesela Mümtazer Türköne kollanırken, (motivasyonu ideolojik tarafgirlik olsa da hak teslimi açısından faydalı bir durum) birebir aynı durumdaki Ahmet Turan Alkan’ın cezalandırılması meselesi de anakronizmin baharının yaşandığı otoriter dönemlerin gizlenmesi güç pragmatizminin bir ürünüdür. Dün, toplumun geniş kesimlerinin maslahatı gereği çeteler çökertilip cezaevlerine konarken, bugünün iktidar dengeleri ve ihtiyaçları gereği infaz yasalarıyla salıverilmelerinin bir pazarlıkla halledilmesi gibi.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Muhalif siyasetçiler ya da gazetecilerle ilgili AYM’ce “hak ihlali” kararları alınırken, yerel mahkemelerde uygulamada direnilmesi de, altmış ya da doksan yıl önceki “hukuki pozitivizm”den kaynaklanan bilinçli siyasi tercihlerle birebir örtüşmektedir. Kurbanlar değişirken, kurban etme metodları aynı siyasal pragmatizmlerin ve bunları besleyen anakronik inşaların ürünüdürler.

 

Dönemler değiştiğinde kurban ve faillerin değişmesi -adeta- determinist ilkesi çok iyi bilindiği halde, hiç kimse “yarın bu bizim de başımıza gelebilir” düşüncesiyle hareket edememekte, tarihi anakronizmin esiri konumuna düşmektedir. Dün söylenen sözlerin, yazılan yazıların dönemin ruhuyla bağlantılı olmak kaydıyla hangi amaçla üretildiği, neye hizmet ettiği, kendilerinin de orada olup olmadığına bakmaksızın (çoğunlukla, ket vurur gibi yapmaları ve gizleme dürtüsüyle volüm yükseltmeleri belirgindir) bugün hedefe konmuş olmalarını ahlaken ve hukuken masaya yatırmak istemez, kamuoyu önünde itiraf etmeyi tercih etmez. Üstelik bırakın sessiz kalmayı, o tercihin bedeli olarak anakronik iftiralara da başvurulur.

 

Bundaki başat unsur da, tarihi anakronik anlatılardan beslenen ve şimdi kime ait olduğu bilinmeyen büyülü “beka” kelimesidir. Sırası gelmiş olan muktedirliğe biat ve sadakat terazisine vurulduğu için tercihler mantık, tutarlılık ve ahlak değil; hayatta kalma, güvenlik hissi, korku ve zamanın pragmatik ruhuna adapte olma üzerine bina edilir.

 

Anakronizmden beslenen tarihçiliğin ve ondan mülhem yaşanmışlıkların inşa ettiği kimliklerin bize ettiği budur! Dönem, çubuğunu nereye döndürürse döndürsün amaç o kimliği korumaktır. İşte bu yüzden dünün mazlumları bugünün zalimleri haline gelirler. Başat motivasyon kimliklerdir. Kimlik koruma ile normlar-ilkeler arasındaki gelgitte karar vermeyi zorlaştıran, anlatıların propagandalara dönüşmüş gücüdür. Anlatı mantık örgüsüne dahil edilip genelin de anlamakta zorlanacağı kılcal damarlarda yol almaktansa, hazır inşa edilmiş ve gücünü ispatlamış olana sadakat işi kolaylaştırmaktadır. Diğeri birçok çetrefilli yöntemi, en çıplak olanı ortaya koysanız dahi bu defa da “kralın çıplak olduğunu” gösterebildiğiniz için yargısal ya da fiili şiddete maruz kalmayı beraberinde getirebilmektedir.

 

17/25 Aralık ile Bahçeli arasındaki çıplak ilişkiyi ortaya koyanların düştüğü durum gibi. Halbuki, aynı ilişkinin çok daha basit ögelerinden, dün suç olmayan fiillerin bugün suç teşkil etmesinden ötürü insanlar “örgüt üyesi olmak” ya da “…olmamakla birlikte yardım…” dan ötürü yıllarca mahkumiyet kararlarına çarptırıldılar. Bankaya para yatırma, sendika üyesi olma vs. Akrabaları arasında soruşturma geçirenler yüzünden insanlar ya işlerinden oldular ya da iş başvuruları geri çevrildi; sosyal ölümlere mahkum edilen milyonlarca insan mağdur oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anakronizmi “aldatılma” ile makulleştirilirken yahut Bahçeli’nin anakronizminin konu edilmesi lince maruz kalırken, aynı anakronizm milyonlarca insanı aileleriyle birlikte sivil ölüme, yıllarla bezeli mahkumiyetlere düçar kıldı.

 

Mesela, zamanda bir yolculuğa çıkıp 2000 yılında PKK meselesinin, MHP’nin de katkısı ile rafa kaldırılıp, gündemin gerisine itildiği; Devlet Bahçeli’nin Öcalan konulu gelişmelerde “şahin” olmayı bıraktığı dönemi düşünelim. “Asın” diye ip atmadan önceki “asılmaktan kurtardığı” ve yeni bir prosese girildiği dönemleri. “O gün öyleydi ama bugün böyle gerekiyor” diyebilmenin salt kendisi ahlaki bir zemin teşkil edebilir mi? O zemini neyin beslediği önemlidir! Suriye’deki tehdit büyüdüğü için YPG/PYD üzerinden teröre çatmak ayrı konu, 2009’larla birlikte “silahların bırakılması” tartışmalarında AB’ye yönelen ve bölgede normalleşme arayışı içindeki bir hükümete vurmak ayrı bir durumdur!

 

Dönem değiştiğinde yapılan her değişiklik değil, değişikliğin yönü ve mahiyetidir aslolan! “Totarliterliğe mi demokrasiye mi?” sorusu gayet yerinde ve anlamlıdır. Dolayısıyla dönemsel değişikliğin kendisinin yeni mağdurlar üretmede müsrif olup olmamasıdır. Yani değişimin toplumsal maliyet üretip üretmemesidir ki bu durum aynı zamanda anakronizme düşmemenin de sebeplerini mündemiçtir.

 

Yine mesela 28 Şubatçıların anakronizmi de dünü bugüne kopyala-yapıştır aynen tevdi etme üzerine kurulu idi. O yüzden Fikri Sağlar’ın “saçmalıkları” da tıpkı onlarınki gibi aynı anda hem anakronik hem de gayrı ahlaki idi!

 

Yani “anakronizm” şişede durduğu gibi, tarihçinin mecburen maruz kaldığı bir tarih felsefesi olmanın ötesinde, yargının siyasi otoritenin emrinde bir kırbaca dönüşebildiği; evrensel hukuk kaideleri, “kanunların geriye doğru işleyemeyeceğini” söylediği halde postulat ve normları işlevsizleştiren bir durumu örtebilmenin de sebeplerini üretmektedir.

 

Elbette insanlık bunu yeni keşfetmedi ama her yeni keşif dönemi, siyasi otoritenin destekçileri tarafından “dün” örnek gösterilerek ya da “yarın”a ilişkin muhtemel yaşanacak olanlar tehditleştirilerek makulleştirildi. Zamanı dünden bugüne sarmak ile bugünden düne sarmak amaç bakımından çok farklı değildir. Dolayısıyla “ya başarsalardı” kabilinden zamanı “yarına dönük” sarmanın da ahlaken değil ama siyaseten bir sakıncası yoktur!

 

Tom Cruise’nin “Minority Report” (Azınlık Raporu) filmindeki durumun adeta bir dejavusu yaşanmaktadır! Burada sorun aynı zamanda hakikaten “suç” ve “suçlu”nun doğru tanımlanıp tanımlanmadığıdır. “Geçmişte yaptıkları” anakronizme tabi kılınırken, “o gün” yapılanların çeperi genişletilmekte, “muhayyel gelecek”te yapılabilecek olanlar da yapacak olanların da mahiyeti zenginleştirilmektedir!

 

Günah Keçileri Üretmek Anakronizmin Kaderidir

 

Anakronizmin hallettiği hususlardan biri de hata/günah/cürümleri başkalarına yansıtabilmeye imkan vermesidir! Eğer bir büyük günah işlenmiş ise, günahkarların mümkün olduğunca çoğaltılıp o günahın kefareti de olabildiğince zamana yayılırsa (hem geriye hem ileriye doğru) siyasi otoritelerin tüm hatalarına rağmen günah keçileri üretmenin de koşulları korunmuş olur. Anakronizm-pragmatizm bunda da olabildiğince yardımcıdır. Hatalar, geçmişte üretilen (hatta aynı geçmişte eleştirilen) anlatı/narrative’lerden de yardım alınarak örtülür, hataları gün yüzüne çıkaracak zeminler zayıf düşürülmeye çalışılır.

 

Mesela daha önce ayaklar altına alınmış olan “milliyetçilikler”, ulusalcılık, gücünü yeniden tahkime yönelen resmi ideoloji ve bunların taraftarları pragmatizme desteğe çağrılır. Onlar gelmese bile zihniyetsel anakronizmin büyüsü, boyun eğiliyormuş, sırtı sıvazlanıyormuş, haklılığı teslim ediliyormuş görüntüsü, pragmatik tabloyu daha da kavi kılar. Hatta, en tehlikeli addedilen ana muhalefet liderinin, içlerindeki ulusalcı şahinler/radikallerce esir alınmaya çalışılması bugünün ihtiyaçları gereği meşrulaştırılır, faydalı addedilir. Bu siyasal mühendisliğin topluma ne kaybettireceği, telafisinin kaç on yıla malolacağı düşünülmez! Tıpkı bugün kendisine destek veren güruhların “Acaba Abdülhamid sonrası kaybedilenlerde Abdülhamid’in hangi hataları rol oynamış olabilir?” sorusunun yaklaşık bir asırdır zinhar sorulamamış olması gibi. Anakronik soruya anakronik cevap mütmain kılmakta, konsolide etmekte ama milyonlarca insanın mağduriyetinin giderilmesine bir katkı sağlamamaktadır.

 

Anakronik hikayeler sadece evrensel üst normlar ve ilkelerle aramıza mesafe koymakla kalmıyor, bırakın orta-uzun vadeyi hem kısa süreli geleceğimizi düşünmekten hem de ahlaklı ve adil olmayı becerebilmekten de alıkoyuyor; sürgün uzadıkça uzuyor, sarmal sürgit devam ediyor. Anakronizmin yegane ilacı olan ahlaki duruş ve bunun uzantısı olmak kaydıyla siyasal kültürel dönüşüm ise bireylerden topluma, siyasetten medya ve yargıya, içi yalan, mit, dezenformasyonlarla dolu anlatı/narrative’lerden uzak yeni bir hikaye yazmayı gerektiriyor.  

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.