Angaje Aydınlar ve Barış Sorunsalı

Rusya-Ukrayna Savaşı ile beraber göz çeperlerimizde gölgesini hissetmeye başladığımız, son olaylarla beraber artık iyice afişe olan bir Batılı aydın grubu var ki zulme karşı koymak şöyle dursun, Batı’nın çıkarları adına tüm insani ve demokratik değerlerin çiğnenmesine göz yumuyor, İsrail’in saldırılarını göğsünde yumuşatıp meşrulaştırmaya çalışıyor.

aydınlar

Hamas’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği 7 Ekim saldırılarından yaklaşık bir hafta önce Filistinli yazar ve şair Muhammed El-Kurd’un Emre Yaksan tarafından Türkçeye çevrilen yazısı vesaire’de yayınlandı. Muhammed El-Kurd, yazısında Basel Al-Araj’ın aydın olmakla ilgili şöyle bir tespitini aktarıyor: “Aydın olmak istiyorsan angaje olmak zorundasın.” Yazının devamında Al-Araj şöyle diyor: “Angaje olmak istemiyorsan, zulme karşı koymak istemiyorsan, bir aydın olarak rolünün hiçbir anlamı yok.” Al-Araj’ın açıklaması “Aydın kime denir, aydın neye angaje olur/olmalı?” sorularına bir nevi cevap. 

 

Aydın, zulmün karşısında konumlanan, ezilenle dayanışan, mücadele hareketine angaje olandır. Dünyanın dört bir yanında, İsrail’in onlarca yıldır yürüttüğü işgale, kitlesel katliamlara karşı ses çıkaran binlerce aydının yaptığı da budur. Fakat Rusya-Ukrayna Savaşı ile beraber göz çeperlerimizde gölgesini hissetmeye başladığımız, son olaylarla beraber artık iyice afişe olan bir Batılı aydın grubu var ki zulme karşı koymak şöyle dursun, Batı’nın çıkarları adına tüm insani ve demokratik değerlerin çiğnenmesine göz yumuyor, İsrail’in saldırılarını göğsünde yumuşatıp meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu isimlerin İsrail’in Batı’da yürüttüğü kara propagandaya karşı lal kesilmesi, uzun süredir her yönden çökmüş olan Batı medyasının ve saldırılara yeşil ışık yakan siyasal aktörlerinin arkasında hizalanması ve yamuk bir ağızla “İsrail’in kendini savunması en tabii hakkıdır” hikâyesine payende olması, tüm bu söylenenleri doğrular nitelikte. Acı olan şu ki tehlikeler Batı’nın kapısını çaldıkça ve ormandaki yangınlar bahçeye1 sıçradıkça bu aydınların sayısı da hızlı bir şekilde artıyor.

 

İsrail’in Gazze’nin suyunu, elektriğini kestiği, hastaneleri ve okulları bombaladığı ve her çeyrek saatte bir insanın canını aldığı sırada bu isimler, aydın tanımının kendilerine ne kadar bol geldiğini kanıtlamak istercesine yayınladıkları yazılarla, verdikleri demeçlerle İsrail’in kitlesel katliamlarını aklamaya çalışıyor. Gazzelilerin maruz kaldığı şiddete dair iki kelam etmektense, Batılı devlet ve devlet üstü aktörlerin çizdiği sınırların içinde kalmayı ve yaşanan haksızlığa ses çıkarmamayı daha konforlu buluyorlar. Aynı aydın grubu, 2022’de, ağızlarına dayadıkları megafonlarla Batılı devletlere toprakları işgal edilen Ukrayna’ya destek vermeleri için çağrıda bulunuyordu. 

 

Buradaki sorun, bu aydınların Rusya’nın işgaline karşı çıkması ve Ukrayna’dan yana tavır alması değil. Burada bir problem yok. Sorun, bazı temel değerlerin ve kavramların Batı dünyasının çıkarlarına göre bu aydınlar tarafından esnetilmesi, değiştirilmesi ve iğdiş edilmesi. Ukraynalılarla dayanışırken; 100 yıldır baskı altında yaşayan Filistinlilerle dayanışmaya engel olan şey nedir? Ukraynalıların yeterince “makul”, “modern”, “Batılı” olması; Filistinlilerin olamaması mı? Filistinliler ve tüm diğer ezilen halklar mücadelelerini kabul ettirmek için sınırlarını Batı’nın çizdiği bir yaşam tarzına ve ideolojiye uymak ya da Batı’nın çıkarlarına hizmet edecek stratejik bir öneme sahip olmak zorunda mı? Yürütülen mücadelenin bir özgürlük ve eşitlik mücadelesi olarak görülebilmesi için halkların Batı’nın çizdiği siyasal kümenin içinde kalmayı başarabilmesi mi gerekir? Gerçek şu ki Ukraynalılarla dayanışmanın Batı’da bir bedeli yok, hatta bir getirisi var. Oysa, şu cinnet ortamında Filistinlilerle dayanışmanın bir bedeli var. Yarın bir gün Ukraynalılarla yan yana durmanın bir bedeli olduğunda bu grup düşünmeksizin Ukraynalıları da yüz üstü bırakacaktır. Zira angaje oldukları şey mücadele ve dayanışma değil; Batı’nın ihtirasları, kendi imtiyazları.

 

7 Ekim’den sonra amasız fakatsız İsrail’in ve Batı’daki aktörlerin gölgesinde konumlanmayı tercih eden bu aydın takımı, İsrail’in yaptığı katliamlar savunulmayacak bir boyuta geldiğinde, bu kez de iki tarafı “itidale” çağıran, “ateşkes” ve “barış” talep eden pasifist bir role büründü. Sanki sokaklarda Filistinli avlayan, Filistin için paylaşım yapan sporcuları şeytanlaştıran, kitap fuarlarından Filistinli yazarları kovan, her aykırı sesi baskılayan kitlesel histerinin bir parçası değillermiş gibi. İstedikleri barış da tıpkı konumlandıkları yer gibi sorunlu. Evet, İsrailli ve Filistinli sivillerin ölmesi kabul edilebilir bir şey değil. Fakat, bir tarafın ezen, bir tarafın ezilen, bir tarafın işgalci, bir tarafın işgal edilen olduğu ve güç dengesinin son derece asimetrik dağıldığı bir ortamda iki tarafı da “itidale” çağırmak, her ne kadar insancıl görünse de çözümsüzlüğü ve barışsızlığı savunmaktan öte bir şey değil. Zira şiddeti eşit derece tecrübe etmeyen halklara eşit mesafede durmak ve muğlak bir barışı talep etmek, ezilene ezenin dileklerini ve taleplerini dayatmaktan başka bir şey değil. 

 

Entelektüel Onur

 

Biz “orman halklarına” ihraç etmeye çalıştıkları demokratik ilkeleri kendi güvenlik endişelerine kalkan edenlere alkış tutanların barışı istediğine dair de ciddi şüphelerim var.  Barışı, insan hakkı ve onurunu kendi kâbuslarıyla başa çıkmak için hiç düşünmeden şiddet ile, hukuksuzluk ile takas edebilen, demokratik ilkeleri siyasal çıkarları için dondurabilen, beyaz tenlilerin refahını siyah tenli çocukların karada bombalarla ölmesine ve denizde boğulmasına yeğleyen Batı’nın, medyasıyla, kurumlarıyla, politikalarıyla sınıfta kaldığı bir dönemde, insan en azından entelektüel onuru korumak adına bu isimlerden aykırı bir ses duymayı bekliyor. Fakat maalesef, özgürlük mücadelelerine destekleri de barış talepleri de mevcut dominant diskura ve ödeyebilecekleri potansiyel bedellere göre değişiyor. Tercih ettikleri şey, oturdukları koltukların ayaklarını kemirmeyecek açıklamalar yapmak ve yelkenleri rüzgârın geldiği yöne doğru germek. Bir kez daha, insan hakları, adalet, eşitlik, özgürlük, barış gibi meselelerin kitlesel histeriye angaje olan bu Batılı aydınlar için “orman”dan gelen uğultular ve korunaklı bahçelerinde tartışabilecekleri akademik meseleler olduğuna tanık olduk. Oysa, tüm bu meseleler, ezilen ve sömürgeleştirilen halklar ve onlarla dayanışanların umutla korumaya ve mücadeleyle diri tutmaya çalıştığı yaşamsal motifler. Tesellimiz o ki dünyanın her yerinde bu motifler için direnen, sadece kelimelerle değil, eylemleriyle bu motifleri hayata geçirmek için çalışan aydınlar hâlâ ağır basıyor. Bu umudun ve tesellinin, insanlığın geleceği için mücadele eden aydınların ve barışseverlerin kararlılığıyla ve bu değerleri canlı tutmak için direnen bireylerin özverisiyle her geçen gün daha da güçlenmesi dileğiyle.

 

NOTLAR

 

1. AB Komisyonu Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Avrupa’yı ve genel olarak Batı’yı “bahçe”ye, dünyanın geri kalanını “orman”a benzettiği metaforu için bkz: https://www.eeas.europa.eu/eeas/european-diplomatic-academy-opening-remarks-high-representative-josep-borrell-inauguration-pilot_en

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.