Arap Baharı Umudu Tükenmiyor

Arap Baharı’nın başlangıcından on yıl sonra, Arap dünyasında demokrasi ve insan haklarının sağlanacağına dair umut hiç olmadığı kadar uzak görünüyor. Ancak aradan geçen yıllarda etkili olan karşı devrimin sonsuza dek sürmesi de mümkün değil. Hükümetler reform ihtiyacının farkına ne kadar erken varırsa o kadar iyi olacak.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

17 Aralık 2010’da başlayan Arap Baharı, on yıl sonra hala üzerinde konuşulması tatsız bir konu. Böylesine büyük ölçüde dışa vurulan bir umut nadiren bu denli bir hüsranla ve ardından neyin geleceği konusunda böylesine derin bir belirsizlikle sonuçlanmıştır.

 

2002’de BM destekli Arap İnsani Gelişme Raporu pek iç açıcı olmayan ön bulgularını yayınladı ve bölgenin dünyanın diğer bölgelerinin gerisinde kaldığını, gençlerin ve eğitimlilerin isteklerinin artık karşılanamadığını açıkça gözler önüne serdi. Reforma büyük ihtiyaç duyuluyordu; fakat yakınlarda reform görünmüyordu. Sekiz yıl sonra devrimin koşulları hazırdı. Zamanı geldiğinde de yozlaşmış bir sistemin olağanlaşan zulmünden bezmiş olan bir sokak satıcısının kendini yakarak öldürdüğü Tunus’ta başladı.

 

Odak kısa bir süre sonra Arap dünyasının merkezi olan Mısır’a kaydı. Ülkenin yaşlanmış diktatörü Hüsnü Mübarek, yüz binlerce kişi Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda bir araya gelerek gösteri yaptığında yenilgiyi kabul etmiş, Arap dünyasında demokratik bir devrim beklentisi ansızın görünür olmaya başlamıştı. Mısır, uygulamaya konabilecek siyasi çoğulculuk gelenekleri, daha açık bir toplum ve daha istikrarlı temsili bir siyasal sistemin özlemini duyan bir orta sınıfla, gerçek bir demokratik dönüşüme hazır görünüyordu.

 

Gerçekten umut vardı ve bu nedenle Avrupa Birliği yeni bir siyasal sistemin inşası konusundaki detaylara yardım sağlamaya yönelik iddialı programlar başlatarak, Mısır’ın demokratik dönüşümüne ciddi ölçüde yatırım yaptı. Başlarda Müslüman Kardeşler’in ülkedeki en iyi örgütlenmiş siyasi ve sosyal hareket olduğu açıktı. Bu örgüt yıllarca küçük ölçekli girişimcileri seferber etmiş, cemaatlere sosyal hizmet sağlamış ve böylece başka bir hareketin kopyalayamayacağı örtük bir siyasal zemin inşa etmişti. Mısır rekabete dayanan ilk seçimini gerçekleştirdiğinde Müslüman Kardeşler’den Muhammed Mursi bu seçimin galibi oldu.

 

 

Arap Baharı’nın ortaya koyduğu temel soru İslam ve demokrasinin hem etkili hem de sürdürülebilir bir biçimde kombine edilip edilemeyeceğiydi. Mısır örneğinde Mursi yönetimi başından itibaren tökezledi ve yetkilerini yanlış kullandı. Deneyimsizliği pek şaşırtıcı olmasa da bu deneyimsizliğin Müslüman Kardeşler’in Mısır içindeki ve dışındaki karşıtlarına açık kapı bıraktığı ortadaydı.

 

Mursi hükümeti 2013 yılı Temmuz ayında askeri darbe geldiğinde başlangıçta aldığı desteği büyük ölçüde kaybetmişti. Ancak bu Mısır’ın demokrasiye dönüşümünün başarısızlıkla sonuçlanmış olduğu anlamına gelmiyor. Bu sürecin engebeli olacağı her zaman netti ve birileri bunun başarılı olacağını düşleyerek, bunu gerçekleşmiş gibi gösteren senaryolar hayal edebiliyor.

 

Ne olursa olsun ardından gelen baskı zalimceydi. Rabia Meydanı’nın güvenlik güçlerince boşaltılması en az 817 kişinin ölümüne yol açtı. O zamana kadar, Arap Baharı diğer ülkelerde de çoktan sönmeye başlamıştı. Amerika Birleşik Devletleri ve kilit durumundaki Avrupa ülkeleri Libya’da Muammer Kaddafi rejiminden kurtulmak için askeri bir müdahaleye başladılar. Bu da Libya’da çok daha fazla istikrarsızlıkla sonuçlandı. Öyle ki bu, ülkesindeki karşıt hareketleri ve isyan hareketlerini bastırmak için aşırı şiddete başvuruyor olmasına rağmen hiç kimsenin Suriye’deki Beşar Esad rejimine karşı müdahalede bulunmayı istemediği anlamına geliyordu.

 

Arap Baharı’ndan bu yana geçen yıllarda bir karşı-devrim vardı: Arap Kışı. Geçtiğimiz dört yıl boyunca demokrasiden bu geri dönüş, Amerika’nın insan hakları ve demokrasi savunuculuğu geleneğini büyük ölçüde terk eden ABD Başkanı Donald Trump yönetimince aktif bir biçimde desteklendi. Çin ve İran gibi istisnalar söz konusu olduğunda ABD’nin eleştirel duruşu ağırlıklı olarak diğer stratejik çıkarlara hizmet etti. Bunun dışındaki her yerde diktatörler pohpohlandı, onlara dalkavukluk edildi ve büyük silah sözleşmeleri sunuldu.

 

Bu zaman zarfında AB bölgede etkin bir şekilde marjinalleştirildi. Arap Baharı isyanlarına yol açan yapısal sorunların neredeyse hiçbiri çözülmedi. 2010’ların başlarında Uluslararası Para Fonu, Arap dünyasındaki ülkelerin pek çoğunun sadece işsizlik oranını sabit tutmak için yüzde 7’lik yıllık büyümeye ulaşmasının gerekeceği tahmininde bulundu. Fakat son on yılda büyüme bu hedefin fazlasıyla altında kaldı. İnsan haklarının durumu da bundan farklı değildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü “Başkan Abdülfettah El Sisi hükumeti döneminde Mısır on yıllardır en kötü insan hakları krizini yaşıyor.” diye belirtiyor.

 

Uzun vade söz konusu olduğunda Suudi Arabistan, İran ve Mısır’daki rejimler pek sürdürülebilir değil. Öyle ya da böyle, temsili hükumet sistemini desteklemek ve daha açık toplumlar ve ekonomiler kurmak için esaslı reformlar gerekecek. Kalabalık ve artmakta olan bir genç nüfusa sahip bir bölgede Arap Baharı’ndan çıkan değişmez ders budur.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

AB ve ABD’nin seçilmiş başkanı Joe Biden yönetimi için üzerinde durulması gereken konu Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bölgesel gerilimleri azaltmak olmalıdır ki hükümetler ciddi biçimde ihtiyaç duyulan iç reformlar konusuna yoğunlaşabilsin. Amerika ve Avrupa’nın her şeyin bir gecede değişmesi için ısrarcı olmadan, insan hakları ve temsili hükümet gibi konularda sürekli baskı yapması gerekiyor.

 

On yıl önce olduğu gibi temel sorun, reform projesini kolaylaştıracak bir biçimde İslam ve demokrasinin nasıl bir araya getirileceğidir. Arap Baharı kısmen kendi çelişkileri kısmen de güçlü köklü çıkarlar ve başarısızlığını isteyen dış güçler nedeniyle başarısız oldu. Ama karşı devrim de eninde sonunda sona ermeli.

 

On yıl öncenin büyük umutlarını tekrarlamadan, Arap Baharı’nı yönlendiren temel talepler ciddiye alınmalıdır. Bölgedeki siyasi liderler bu taleplerin karşılanmasının uzun vadeli istikrarı sağlamanın tek yolu olduğunu kabul etmelidir.

 

Bu yazı, 30 Aralık 2020 tarihinde Project Syndicate sitesinde yayımlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.