Asansör Kazasının Hatırlattıkları…

Aydın Güzelhisar Kız Öğrenci Yurdu’nda yaşanan asansör kazasında 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Zeren Ertaş’ı kaybettiğimizde çoğu kişi gibi benim aklıma da Torunlar davası geldi. Elbette ki Aladağ’daki yangın, Çorlu’daki tren kazası, Soma, Ermenek, Amasra ve daha nice kahredici tanıklık… Hatırlıyoruz, çünkü farklı farklı olaylar da olsa aslında hepsinin gelip dayandığı ortak yer; denetimsizlik ve cezasızlık…

“Davamın peşini bırakmayacağım. Bu olay kesinlikle bir cinayettir. O asansör uzun süredir arızalıydı. Biz orada köle gibi çalışıyorduk. Oğluma çalışma dedim, o bana, ‘Baba harçlık çıkarayım üniversiteye gitmeden önce’ dedi. Cinayetin sorumlusu hükümettir ve denetimi yaptırmayan yetkililerdir. Denetim için oraya gelen Büyükşehir Belediyesi yetkililerini oradan şirket yetkilileri kovuyordu. Böyle bir şey olur mu? Resmen cinayet işlendi.”

 

Bu cümleler Mecidiyeköy’deki Torunlar Center inşaatında 2014 yılında yaşanan asansör faciasında hayatını kaybeden Hıdır Ali Genç’in babası Mustafa Genç’e ait. 10 işçinin hayatını kaybettiği iş cinayetiydi bu. Mustafa Genç, oğlunu kaybettiği yetmezmiş gibi o günlerde kendisini başsağlığı için arayan dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’na tepki gösterdiği için de ‘adam yerine konmuş aranmış, yaptığı nezaketsizlik’ eleştirilerine maruz kalmıştı. Aynı inşaatta çalıştığı işçilerin şikâyetlerine firmanın yaklaşımını gören Mustafa Genç, kurulan basmakalıp ‘Olayın peşini bırakmayacağız’ cümlesine inanmadığını ve ‘her şeyin örtbas edileceği’ cevabını vermişti oysa. 

 

Aydın Güzelhisar Kız Öğrenci Yurdu’nda yaşanan asansör kazasında 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Zeren Ertaş’ı kaybettiğimizde çoğu kişi gibi benim aklıma da Torunlar davası geldi. Elbette ki Aladağ’daki yangın, Çorlu’daki tren kazası, Soma, Ermenek, Amasra ve daha nice kahredici tanıklık… Hatırlıyoruz, çünkü farklı farklı olaylar da olsa aslında hepsinin gelip dayandığı ortak yer; denetimsizlik ve cezasızlık… Sermaye odaklı kalkınma politikaları, eğitim, barınma, sağlık gibi temel hakların denetim mekanizmaları göz ardı edilerek özelleştirilmesi ve yapısal sorunlara karşı sürekli palyatif çözümlerle ilerlenmesi… 

 

Torunlar faciasının yaşandığı sıralarda bir yandan da gökdelen inşaatları üzerinden yatay şehirleşme ve mimari konuşuluyordu. Kaza bir nevi bu tartışmaları da hızlandırmıştı hatırladığım kadarıyla. Dönüp baktım, o günlerde şunları yazmışım: “Mevzu inşaatın dikeyliği değil işçilerin ağır koşullar altında güvenliksiz çalışması. Ve toplu ölümler olmadığı sürece bunun haber değeri bile taşımayışı. Tıpkı Soma’daki gibi sendika, sermaye, yerel yönetim, siyaset arasında ilişkilenmeler var; işçi ise bu güçlü ağa karşı eşit işe eşit maaş olmadığı için kendi arasında bile dayanışamadığından tamamen korunmasız. Öleceğini bile bile çalışmaya mahkûm, şikâyet edip işinden olmak istemiyor, gideceği başka inşaatlarda da durum farklı olmayacak. Kendi tabirleriyle ‘kimi kime şikâyet’ edecek. Bu durumu canı pahasına içselleştirmiş. Yapısallaşan bu sorun hiç konuşulmuyor; Soma gibi ağır bir katliam unutuluyor. Son günlerde bir medeniyet tartışması sürüyor. Kültür-sanat alanlarına yatırım, enstitüler kurma, geleneği ihyadan söz ediliyor. Her gün binlerce işçinin ‘bugün de ölmedim’ diyerek evlerine döndükleri bir ortamda yapılıyor bu tartışmalar. Oysa insan onurunun zedelendiği ve adaletin olmadığı bir yerde medeniyet olmaz. Torunlar’ın kazada hiç ihmali olmayabilir (işçilerin bu kadar güvenliksiz ve sağlıksız ortamda 24 saatlik izinle çalıştırılmalarını bile es geçelim) ama olup olmadığını sorgulayacak bir yargı, medya, siyasi yapı olmayışı, bütün bunların zengin ve güçlünün yanında konumlanması medeniyet tartışmalarının yersizliğini ortaya koyuyor.”

 

Medeniyet tartışmaları bugünlerde level atlayarak Türkiye Yüzyılı’na dönüştü. Ama aslında çok da değişen bir şey yok. Asansör denetim yetkisi tartışması bile neredeyse o günküyle aynı. Aydın’daki olay da tıpkı Torunlar’da olduğu gibi önce asansörün kişi sayısını aşan öğrenciler, sonra da firmanın ihmali etrafında değerlendirildi, henüz hiçbir ilgili sorumluluk duymuşa benzemiyor. 10’uncu ayına gireceğimiz, resmî rakamla 50 binin üzerinde insanın öldüğü 6 Şubat depremlerinde bile bir sorumluluk cümlesi, istifası duymamışken böyle bir beklenti içinde olmamamız zaten yeterince naiflik. Zeren’in babası Akın Ertaş, cenazede, “İnşallah bu son olur. Denetim mekanizmaları devreye girer… Sorumlular, sorumluluklarını alsınlar. İnşallah bundan sonra hiçbir çocuğumuzun canı yanmasın. Hiçbir annenin, babanın ocağına ateş düşmesin” demiş. 

 

Yukarıda saydığım tüm olayların ardından bu dualar-dilekler yer aldı. Ancak yeni bir facia gelip tepene kadar ne denetim ne de diğer mekanizmalar gündem oluyor. Yargı aşamaları da ne yazık ki bu unutuşa hizmet edecek şekilde deneyimleniyor. Misal Torunlar davası, 2022’de karara bağlanabildi. Uzun yıllar süren duruşmaların sonunda kararını açıklayan mahkeme, dokuz sanığa 8 yıl 4 ay hapis cezası verdi. Ceza, 60.800’er lira adli para cezasına çevrildi. Siyasi davalarda uzun tutukluluk, suçun şahsiliği, delilsiz yargılama ve daha birçok konuyu göz ardı eden adalet sistemi, konu böyle davalar ve adi suçlar olunca tutuksuz yargılamayı esas alıyor.  Kocaeli’de cinayetten hükümlü bulunan kişinin şartlı tahliyenin ardından başka bir cinayet işlediği haberi yeterli yaşanan garabeti anlamak için. 

 

Not: Pandemi döneminde başladığım Perspektif yazılarımın 63’üncüsü 29 Ekim’e denk geldi. Bu vesileyle ikinci yüzyılın herkes için eşit, adil ve güvenli bir hayat sağlaması dileğiyle Cumhuriyet’in 100’üncü yılını kutluyorum…

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.