Aşı Konusunda Geç Kaldık, Hep İki Adım Geriden Geliyoruz

Önce siyasi gündeme yoğunlaşıp muhalefete ağır eleştirilerle yüklenip, korona önlemlerine ilişkin açıklamayı en sona bırakırsanız, toplumun bir kısmı psikolojik olarak kendini dışlanmış hisseder. Siyasi alanda çekişme, hatta ağır çekişme normaldir. Ancak bunun ortak düşman olan COVID-19 ile mücadeleyle karıştırılmaması gerekir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

2020 boyunca Covid-19 salgını ile mücadelenin en zor kısımlarından biri hiç şüphesiz soruna tıbbi çare bulmanın yanında psikolojik olarak da salgına karşı direnebilmekti. Virüse aşı bulmak, salgını engellemek kadar hatta ondan daha zoru eğitim gören nesillerin yeni duruma adaptasyonu, dezavantajlı grupların yaşadıkları, kelimenin tam anlamı ile olağanüstü bir dönemde toplumsal dayanışmanın sağlanması idi. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nebi Sümer pandeminin ilk günlerinden bu yana hem bir bilim adamı olarak yaşananları gözlemleyerek yorumluyor hem de konuşmaları ve yazdıklarıyla nelerin doğru ya da yanlış gittiğine ilişkin uyarı görevini yapıyor. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nebi Sümer ile bu zor dönemde Türkiye’nin sınavı atlatıp atlatamadığını, daha iyi bir süreç yönetiminin mümkün olup olmadığını, aşı karşıtlığını, bir üniversite hocası olarak eğitim politikalarını ve elbette geleceği konuştuk.

 

Salgının neresindeyiz sizce? İkinci dalganın zirvesinde miyiz? Çünkü nerede olduğumuzu algılamak, nerede olduğumuzla ilgili kanaat, süreci ve onunla ilgili takip edilecek politikaları, toplumsal davranışları da çok etkiliyor. Siz nasıl görüyorsunuz?

 

Evet, aslında pandeminin kendisi en başta bir belirsizlik yaratmıştı. Bu zirve ve dalga konuları da bu belirsizliği devam ettiriyor. Bu konuda net bir fikir yok; bazılarına göre ikinci dalganın içindeyiz, bazılarına göre birinci dalganın artan etkisini görüyoruz. Tabii bu belirsizliği azaltan kritik bir gelişme, aşının devreye girmesi oldu. Bugün itibarıyla çoğu Avrupa ülkesinde kitlesel aşıya başlandı. Bu ciddi bir olumlu etki, belirsizliği azaltan faktör olarak gündeme geldi. Eylül’ün sonunda başlayıp Ekim’de belirginleşen yeniden yükselen dalgaya karşı da yeterince etkili bir tepki gösteremedi dünya. Özellikle Türkiye, önlemleri Kasım sonunda almaya başlayarak çok geri kaldı.

 

Aslında rakamlara baktığımızda iki tane temel yanlış yapıldı. Bir tanesi, COVID-19’un yaygınlığı konusunda verilen bilgilerin saydam olmaması, pozitif vaka sayısı yerine sadece hasta sayılarının açıklanması, algılanan riski olumsuz etkiledi. İnsanların zihninde gerçek risk ile algılanan ya da gösterilen risk arasındaki fark doğdu. Bu tabii ki biraz rahatlattı insanları. Bunun üzerine 26 Kasım’da ilk önlemler başladı, sokağa çıkma yasakları uygulandı ama rakamlara bakıyorum, Türkiye’nin eski rakamlarına göre bile çok artmıştı. Ekim’de çok hızlı bir artışa geçmişti. Bu yüzden de bizdeki salgın biraz yükseldi. Şu andaki özellikle kayıp rakamları Nisan-Mayıs aylarının çok üzerine geçti. O zamanki genel yaygınlık, rakam bazında bunun çok altındaydı. Dolayısıyla bunun teknik yönünü takip etme, saydam bir şekilde açıklama ciddi bir sorun oldu. Bu halktaki risk algısını ve kolektif uyma davranışını etkilediğini düşünüyorum genel olarak, ama şu anda biraz daha iyi durumdayız.

 

Rakamların artık daha gerçeğe yakın verilmesi, her iki rakamın hem toplam pozitif sayısının hem de hasta sayısının beraber verilmesi daha doğru ve izlemeyi kolaylaştırdı. Biliyorsunuz, dünya olarak bir güvensizlik çağındayız. Genel güvensizliğin düşük olduğu yerde özellikle saydam olmayan bilgi katlamalı olumsuz etki yapıyor. Çünkü zaten insanların kuşkusu çok yüksekken, bir de “açıklayacağım, açıklamadım, 1 hafta sonra, gerçek şuydu” dediğinizde, özellikle kutuplaşmış toplumlarda bunun çok ağır etkisi oluyor.

 

Amerika bu dönemde bir laboratuvar gibi oldu. Freedom House, en son raporunda -ki Freedom House Amerikan kökenli bir kuruluş- Amerika’yı kırmızı gösterdi; yani kötü yönetilen ülke sınıfına soktu kendi ülkesini. Sırf Trump yönetiminin bu COVID-19 konusundaki başarısız yönetimi nedeniyle. Sosyal psikolojinin birkaç altın ilkesi var, bunlara dikkatle bakmak gerekir. Bunlardan birisi en kıymetli sosyal sermaye olan “başkasına kuşkusuz güven” ilkesi. Niyetinize kuşkusuz bir inanç, güven sağladığınız ölçüde insanları ikna kabiliyetiniz kesinlikle artıyor. Böylece ortak kurallara uyum kolaylaşıyor.

 

İkincisi de kesinlikle saydamlık, yani içtenlik; durum neyse o. Bazen elde olmayan nedenlerle başarısız olunabilir, beklenmedik bir gelişme olabilir, buna katlanmak lazım. Her şey saydam olduğunda insanlar bu tür tutarsızlıklar durumunda güvenini kaybetmez. Son olarak, yaşananlar belirsizliğe karşı verilen normal bir durum, çünkü baştan dünya olarak benzer yanlışlar yapıldı belirsizliğe karşı. Hatırlayın, maske konusunda Dünya Sağlık Örgütü bile bir hata yaptı; “Sadece pozitif olanlar taksın” denildi başlarda. Daha sonra bunun yanlış olduğu açıklandı. Bilinmeyen bir şey olduğu için hâlâ arayış dönemindeyiz, çünkü bunlar gayet normal. Ama bunları açık yüreklilikle söyleyip, yani “Yanlışı buydu, artık doğrusu bu” denildiğinde insanların güvenini kazanıyorsunuz. Son bir haftadır bakıyorum, umarım böyle gider. Ölüm sayılarımızda yükseklik olsa da ona bakmamak lazım. Pozitif oranları düştü. 30 binlerden 15 bine kadar düştü. Umarım böyle gider ve daha da rahatlarız.

 

BUGÜN OLANLAR ASLINDA YETKİLİLERE TEK TEK SÖYLENDİ, DİNLENMEDİ!

 

Tersten düşünürsek… Bir dönem rakamlar çok düşük açıklandı. Eğer böyle olmasaydı ne olurdu? Baştan beri rakamlar şeffaf bir şekilde paylaşılmış olsaydı? Çünkü arada az bir fark da yok. Bir anda dramatik bir rakam ve veri değişikliğine gitti hükümet. Eğer baştan beri düzenli bir bilgilendirme süreci yaşanmış olsaydı, Türkiye daha iyi yönetebilir miydi? Yoksa, “Muazzam bir fırtınaya karşı kürek çekiyoruz, büyük bir küresel pandemi dalgası var, bunu çok iyi uygulamaya çalışan ülkeler bile çok da başarılı olamadılar, bir şey değişmezdi” mi? Siz nasıl görüyorsunuz?

 

Çok güzel bir soru bu. Aslında bir genel dalgadan, dünyadaki genel trendden kopmak çok mümkün değil. Türkiye’nin iki tane büyük avantajı vardı çoğu ülkeye göre. Bir tanesi çok güçlü bir sağlık sistemi, özellikle yaygın birinci aşama sağlık sisteminin gücü; yani aile sağlık ocaklarının yaygınlığı ve bu çok etkili kullanıldı. İkincisi de çok konuşulmayan bir avantajı, diğer bütün Türkiye benzeri ya da demokrasi ya da kısmi demokrasiyle yönetilen ülkelerden farklı bir şekilde, muhalefet Türkiye’de özellikle Sağlık Bakanlığı’na müthiş destek verdi. Hatta hükümetin bir adım ilerisine gitti.

 

Amerika’yı düşünün; Trump yönetimi, “Kesinlikle okulları kapatmayacağım” derken muhalefet yapması yönünde bastırıyordu. Bizde hükümet yapacağım diyordu, muhalefet, “İyi yaptın, beraber daha da fazlasını yapalım” diyordu. Bu çok büyük avantaj. Kolektif uyumu kolaylaştıracak bir kapsayıcı birliktelik yaratmıştı. Tüm ülkenin hiçbir muhalefet olmaksızın ortak kurallarda hemfikir oluşu büyük bir avantaj.

 

İki, sağlık sisteminin çok tepkisel olması, iyi cevap vermesi avantajını da kullandığımızda, bence daha azalırdı, özellikle Eylül sonunda görülmeye başlanan yükselişe zamanında ve doğru cevap verilebilmiş olsaydı. Bunun böyle olacağı yani Eylül’de yeniden yükseleceği biliniyordu. Hatta bunun için bir rakamımız da var. Ben Bilim Akademisi Derneği üyesiyim, Haziran ayında Bilim Akademisi üyesi üç akademisyen bir rapor yayınladı. Bu rapor Bilim Akademisi tarafından kamuoyu ile paylaşıldı, Sağlık Bakanlığı’na gönderildi. Çok iyi çalışılmış bir simülasyon çalışması ile bir projeksiyon yapılmıştı ve Eylül ayında yükselişin başlayacağı, Ekim’de Kasım’da bu hale gelebileceği tek tek rakamlarla söylenmişti. Dinlenmedi bu. Raporlar dikkate alınıp, örneğin önlemlere 26 Kasım yerine 1 Ekim’de başlansaydı, ölümler görece daha az olabilecekti muhtemelen, çünkü çok yaygın bir duruma karşı şu anda mücadele ediyoruz.

 

Tabii ki geriye dönük retrospektif şeyler hipotez test etmeye uygun değil. O yüzden spekülasyon yapıyoruz ama bu avantajı düşündüğümüzde daha iyi durumda olabilirdik şu anda. Yine de hatanın görülmüş olmasını avantaj olarak görüyorum. Fakat kapsayıcılık konusunda hâlâ eksiklik var. İstekli bulunan, katılan muhalefeti, diğer sivil toplum örgütlerini dahil etmek gerekir, çünkü bu politik bir olay değil. Pandemi, uluslararası ortak bir düşmana karşı verilen bir mücadele. Burada kutuplaştırmayı azaltıp kapsayıcılığı artırmak gerekiyordu. Bu konuda ben Sağlık Bakanı’nı daha pozitif görüyorum. Ama genel olarak hükümeti çok olumlu görmüyorum. Örneğin, pandemiyle ilgili politika açıklanırken, sözcü ya da Sayın Cumhurbaşkanı uzun uzun politik konularda gergin bir eleştiri yapıyor, ondan sonra pandemi konusundaki önlemleri açıklıyor. Yani bu bir mesaj değil. Kendi görüşünü desteklemeyen insanları da düşünmesi lazım, çünkü bu aynı konu değil. Diğer ülkelerde bu tür açıklamaları ya bilim kurulu başkanı yapıyor ya sağlık bakanı yapıyor ya da politik idareci kimse, yanında bilim kurulu başkanı varken yapıyor, ki Trump bile böyle yaptı.

 

Bizde bilim kurulu biraz geri bırakıldı. Muhtemelen görüşleri dinlendi; ne kadar dinlendiğini bilemiyoruz. Hepsinin görünürlüğü çok yüksek, özellikle televizyonlarda çok konuşuyorlar. Televizyonlar onları çağırarak iyi bir iş yaptı ama açıklamalar esnasında onların bir temsilcisini hiç göremedik. Kararları nasıl aldılar, ne kadarı bilimsel temelde alınmış ne kadarı politik olarak düzeltilmiş kararlardı bilemiyoruz.

 

HERKESLE BERABERİZ DENİLMESİ GEREKEN BİR YERDE, BİR GRUP İNSANI DIŞLAYACAK TARZDA SİYASİ MESAJ VERİLMESİ YANLIŞ

 

Yani siyasi konular ile pandeminin aynı sepet içerisinde değerlendirilmesi, toplumsal uzlaşıya ihtiyaç olunan bir alandaki mutabakatın zeminini boşaltıyor. Doğru mu anlıyorum?

 

Aynen, siz daha iyi ifade ettiniz. Siyasi olmayan bir mutabakatı ve yönetenlerin de işini kolaylaştıracak bir iş birliğini kendisi bozmuş oluyor. Çünkü zaten bütün vatandaşlar, bütün muhalefet, “Ben beraberim, uyacağım. Doğru yapıyoruz” diyor. Önce siyasi gündeme yoğunlaşıp muhalefete ağır eleştirilerle yüklenip, korona önlemlerine ilişkin açıklamayı en sona bırakırsanız, toplumun bir kısmı psikolojik olarak kendini dışlanmış hisseder. Siyasi alanda çekişme, hatta ağır çekişme normaldir. Ancak bunun ortak düşman olan COVID-19 ile mücadeleyle karıştırılmaması gerekir. Ben sadece bunun insani yönünü ve toplumda psikolojik yansımasını anlatmaya çalışıyorum. Bazı ulusal konularda olduğu gibi mutabakatın sağlandığı bir durumda bunu başka şeylerle kirletmemek gerekiyor.

 

AŞI KARŞITLIĞI DAHA ÇOK EĞİTİMLİ, KİBİRLİ BİR KESİMDE SAHTE BİLİMDEN BESLENİYOR

 

Aşıların gelme ihtimali insanların psikolojisini etkiledi. Bir kere Türkiye’de bir aşı yaptırmama trendi var. Bu aslında koronavirüs öncesinde, kızamıkta, çocuk felcinde, diğer hastalıklarda başlamış bir akım. Aşı yaptırmamakla ilgili bir eğilim başladı ve hatta aşı yaptırıldığında insanlara çipler yükleneceği, takip edileceği ya da kısırlaştırılacağı gibi bir algı var. Bir kere bu tartışmayı yaparken, biyolojik, tıbbi bir tartışma mı yapıyoruz, yoksa psikolojik bir tartışma mı yapıyoruz?

 

Önemli bir konu. Yirmi yıldır süren bir aşı karşıtlığı var. Bu daha çok Batı kaynaklı, bizde aslında o kadar yüksek değil. Türkiye’de hâlâ var ama daha çok eğitimli, kibirli, seçkin kesimde daha yüksek olan bir aşı karşıtlığı var. Hiçbir bilimsel temeli olmayan, tamamen sahte bilimden üretilmiş bu komplo teorileriyle ilgili bir sürü sosyal, psikolojik mekanizmanın etkisiyle bir kesimde böyle bir karşıtlık tutumu oluştu. Bu dinamikleri itibariyle sahte bilime dayanan önemli bir araştırma konusu. Aşı karşıtlığı özünde bundan besleniyor.

 

Batı’da çok yaygındı ve dünya bunun etkilerini 2015’lerde gördü; hiç görülmeyen, yok olmuş çocukluk hastalıkları tekrar görülmeye başlandı. Hatırladığım kadarıyla Türkiye’de de aşı yaptırılmaması nedeniyle 28 bin vaka görüldü. Tekrar çıktı, risk yarattığı belli olduğu halde buradan beslendi. Şimdi aynı konu tabii ki benzer bir platform bulup aynı nedenlerle bu koronavirüs aşısına yöneldi.

 

Geçen ayki bir araştırmaya göre, Amerika’da “Aşı olmam” diyenlerle olma konusunda tereddüt yaşayanlar yüzde 49 oranında. Bizde bu Ali Çarkoğlu ve arkadaşlarının araştırmasından biliyoruz yüzde 17’lerde görünüyor. Aslında aşıya direnç bakımından bazı ülkelerden daha iyi bir durumdayız. Ama bunu savunanların genellikle “entelektüel” kesimdenmiş gibi görünmesi, kullandığı argümanların -sahte bilimin özelliği öyledir- bilimsel argümanlar gibi nedensellik içermesi gibi nedenlerle biraz da belirsizlik ortamında oluşan yüksek kaygı nedeniyle ikna etme kapasitesi yüksek. O yüzden bu, sağlık okur-yazarlığıyla beraber ele alınması gereken bir konu. Bu da aslında bir politika konusu. Yani politik karar alıcıların bu konulara da eğilmesi gerekir.

 

Aşı karşıtları aslında küçük bir grup ama aşı kuşkusu ya da tereddüdü yaşayan, emin olmayan geniş bir grup var. Bunlar aşı karşıtlığından etkileniyorlar ama emin değiller. Çin aşısı, BioNTech aşısı konularındaki farklılıklar da bu belirsizliği pekiştirdiği için sağlık okur-yazarlığı gerçekten çok önemli oldu. Yani daha önceki konularda olduğu gibi hangisinin ne kadar etkili olduğu, farkları, neden Çin aşısının tercih edildiği ayrıntılı olarak açıklanması gerekiyor. Özellikle aşı geliştirmede, bizim deneysel araştırmalarda kullandığımız bu 3. faz denilen grup nedir, etkililik nasıl saptanır vb. teknik konuları halkın anlayacağı şekilde anlatıp, aşıların etkilerini bildirmek gerekiyor. Bu çok kritik. Bilgilendirilmiş, ikna edilmiş gruplar çok daha istekli olarak bu işi yaparlar, yani zorlamayla yapılmaz.

 

Dünya şu anda doğrusunu yapıyor. Yunanistan, İtalya ve çoğu ülke gönüllü aşı yapıyor ve çok kitlesel olarak başlandı. Çok sayıda sosyal psikologla beraber çalışıyorlar, özellikle İngiltere’den bunu biliyorum. Aynı politika izlenmeli. Önce sağlıkçılar aşı olurken, güvenilir sağlıkçılar, rol modeli olan doktorlar kampanyada yer almalı, onlar konuşmalı, onlar sözü almalı, politikacılar değil. Araştırmalar bu tür kampanyaların sağlıkçılar tarafından yapıldığında daha etkili olduğunu gösteriyor. Önce bizi koruyanlar aşı oluyor, dünyanın her yerinde böyle. Ondan sonra neden riskli grupların aşı olduğu, bilindiği varsayılmadan anlaşılır bir şekilde anlatılmalı.

 

Bu bir direnç konusudur ama orada da aslında dünyaya göre durumumuz çok fena değil. Çok düşük düzeyde bir karşıtlık var. Karşıtlık da, genellikle farklı aşılar nedeniyle aşı karşıtlığından çok aşı kuşkuculuğundan kaynaklanıyor. “Olmam” diyenden çok, “Neden bu aşı” sorusunu soran, “Bekleyip göreceğim” diyen insan sayısı daha fazla. Kitlesel aşılar başlayınca bu daha da azalacak. Ama yine de şunu da açıklama lazım; ilk defa 3. faz, geleneksel protokoller takip edilerek yapılamadı. Uzun dönem izleme yapılarak yan etkiler gözlenemedi. Bu da doğal olarak, insan hakları yararına yapılıyor. Dolayısıyla bir altı aylık gözleme sonucunda olası riskler ortaya da çıkabilir. Bunlar dikkate alınarak yapılıyor. Aslında bilim insanları sürekli açıklıyorlar. Bunun aktarılması, halk diline çevrilmesi de kısmen politikacıların, yerel yöneticilerin görevi. Bunları yapmaları lazım.

 

ULUSLARARASI SIRALAMALARDA BAŞKASINA GÜVENDE SONLARDAYIZ

 

Aşı karşıtlığı ya da sizin tabirinizle “aşı kuşkuculuğu” sürecinde, eğer kitlesel ve küresel bir aşılama sürecinin sonunda pandeminin kontrol altına alındığını görmek, bir taraftan aslında arkadan gelen bu dip dalgayı engelleyecek ve bunu tersine çevirecek bir dalga oluşturabilir mi?

 

Kısmen oluşturabilir. Mart ayında birkaç konuşmada anlattım, bunun sonucu çok olumlu olacak, çoğu psikolog ve sosyal bilimcinin aksine ben hâlâ iyimserim. Tarihsel olarak pandemilere baktığımızda da durum böyle, şimdi de böyle. Genellikle ortak bir düşmanla yapılmış bir mücadele, uzun vadeli düşmanlıkları azaltıyor. Bunun uluslararası politikaya da etkisi olacak, çünkü insanlar yapay olarak çizilmiş sınırlardan çıkan çatışmaların anlamsızlığını öğreniyorlar. Bu uzun vadede büyük bir paradigmayı değiştiriyor. İkincisi de, bilime olan güven çok artacak. İspanyol gribi de aynı nedenle olmuştu.

 

1918’de Science dergisinde yapılan açıklamayı hep anlatırım. Ama o zamanki bilimsel düzey bu değildi, bu iletişim düzeyi yoktu. Kutuplaşmış, otoriterleşmiş dünya nedeniyle karamsarlığa giren insanlara aslında umut görünecek, çünkü bilim, eğer etik ilkelere uygun insanlık yararına kullanıldığında her zaman demokrasiyi güçlendirir. İşte burada bilimin getirdiği bazı kuralların insan yararına nasıl kullanılacağı konusunda çok düşünmek, politika üretmek gerekiyor. Bunlarla birleştiğinde, insanlığın genel esenliğini, refahını artıran bütün hareketler gibi –ki birkaç istisna dışında demokrasiler de böyle olmuştur- bu da olumlu bir etki yaratacak ve daha barışçıl, kutuplaşmanın azaldığı bir dünyaya gidecek. Çünkü dikkat ederseniz bu konuştuğumuz komplo teorileri, sahte bilim aynı zamanda hep kutuplaşmayla, otoriterleşmeyle beraber giden unsurlar. Bunu bir politik yorum olarak söylemiyorum, bunun bilimsel dünyadaki yansıması bu.

 

 

Bunları da değiştireceği için daha olumlu olacak ama bu böyle düz bir yol değildir; her zaman için gelişmeler zikzaklıdır, iki ileri bir geri adımlar şeklinde görülür. Örneğin, görünmeyen bir risk çıktığında, bir aşı geri çekildiğinde çıkabilecek kaosu tahmin edebiliyorum. İnşallah öyle bir şey olmaz ama işte bu güveni kurmak çok zor, yıkmak çok kolay. Milim milim kurulan güvenin üzerine çok iyi dayanmanız, onu çok iyi sahiplenmeniz gerekiyor. Hakikaten bütün dünya güvensizlik çağında. Türkiye’ye özgü bir durum olarak da uluslararası sıralamalarda başkasına güven konusunda biz en sonlardayız. Kendi grubumuza, aile üyelerine, aidiyet gösterdiğimiz partilere, cemiyetlere, cemaatlere koşulsuz bir adanmışlık, güven gösteriyoruz ama bizden olmayana karşı güvenimiz çok düşük. Bu aynı zamanda bizim bir zayıf karnımız. Bu dengeleri iyi düşündüğümüzde buna göre bakmamız gerekiyor. Bu bize bir fırsat verdi; ortak bir düşmana karşı ulusal bir savaş veriyoruz. Başarılı olduğumuzda hepimiz bundan yararlanacağız. Bu kapsayıcılığı çok kıymetli buluyorum.

 

Küresel devrimler, küresel dönüşümler, küresel kırılmalar öncesinde bir buhran dönemini, savaş dönemini hep görüyoruz. Birinci-İkinci dünya savaşları müteakibinde Avrupa Birliği o yüzden kuruldu, çok muazzam acıların üzerine kurulmak zorunda kaldı. NATO, BM bu çerçevede meydana geldi. Çok salgın yaşandı ama benzer salgınlar olduysa bile bu kadar küresel farkındalığın yüksek olduğu bir salgın ilk defa yaşanıyor. Bu süreç, toplumsal psikoloji anlamında, tıpla ilgili farkındalık anlamında yeni bir dönüşümü tetikleyebilir mi? “Başkası sağlıklıysa ben de sağlıklıyım”. Gördük işte, Wuhan’dakiler hastaysa biz de hasta olduk. Böylesi bir küresel sorgulama sürecini, gerek algı olarak gerek uluslararası yapılar anlamında tetikleme ihtimalini görüyor musunuz? Ya da tetiklerse bunun gideceği yer nedir?

 

Çok iyi örnekler verdiniz; insanlar genellikle büyük buhranları böyle bir gelişmişliğe yönelten bir anlaşmayla çözmüşler ve söylediğiniz gibi çoğu uluslararası örgüt de böyle doğdu. Şu anda bu işin yönetiminde olan Dünya Sağlık Teşkilatı da aslında onlardan biri. Çok sayıda sosyal psikoloji yaklaşımı var, burada etkili olacağını düşündüğüm, bir Türk psikoloğun çok eski bir yaklaşımı, Muzaffer Şerif’in 1960’larda bir alan deneyinde elde ettiği sonuçta benzer bir durum var. “Çok aşırı kutuplaşan grupların birbirine karşı önyargısı nasıl yıkılır?” diye araştırmıştı. Orada, “ortak bir tehdit var ve bu tehdit her iki gruba da yönelik ve ancak iki grup iş birliği yaparsa bu tehditle baş edilebiliyor. İzci kampında yuvarlanmış bir kamyon var ve bunun çekilmesi ancak iki grup beraber olursa yapılabiliyor” gibi deneysel tasarımlar var. Çatışan gruplar işbirliği yapmak durumunda kaldığında birbirlerine karşı besledikleri önyargılar azalıyor. Bu alan deneyinde de ancak işbirliği yapıldığında aşılabilecek durumlara maruz kalmanın önyargıyı çok azalttığı gösterilmiş.

 

Sorunlarımızın büyük çoğunluğu, uluslararası ve ulusal çatışmaların çoğu önyargılara, kalıp yargılara, ayrımcılığa ve dışlama faktörüne dayanır. Bir ara Türkiye’de bunu çok konuştuk, “ötekileştirme” kavramı buradan çıktı. Bu kavramların kıyısından çok dolaştık. Pandemi, bir anlamda böyle bir koşul yarattı. Aynı söylediğiniz gibi: “Bir İngilizle, Amerikalıyla, Hintliyle aynı durumdayız”. Onun perspektifinden bakabiliyoruz ve aynı şekilde etkileniyoruz. Daha önce bu yüzyılda olan tüm salgınlar hep bölgeseldi ve dezavantajlı bölgelerde, Afrika’da, Asya’daydı. Genellikle zengin ulusları, Batı’yı çok fazla ırgalamıyordu. Şimdi ise öyle değil. Gerçi dezavantajlı gruplar daha ağır maliyetle çıkıyor şu anda, bunu biliyoruz ama yine de ortak bir düşman olmasının bir çok tetikleyici etkisi olacak diye düşünüyorum.

 

Bir tanesi, gündemi değiştirdi; insanların, ulusların öncelikli olarak mücadele ettiği konuları etkiledi. Pandemi, ortak bir savaş alanına dönüştü ve aynen Şerif’in deneyinde olduğu gibi herkesin ortak bir düşmanı, yani birbirine düşman olanların da düşmanı olan bir pandemi var artık. Bu aslında ortak konuşmayı yarattı. Mesela aşı konusunda hiçbir çatışma yok. Hatta küçük bir örnek vereyim. İran aşı konusunda bir engel yaşadı. Amerika’nın engellemeleri ve ambargo nedeniyle aşı alamadı ama iki gün önce Trump sadece bunun için izin verdi. Bu bile bir adımdır aslında, bir ülkeyle görüşmek için bir ilk işarettir. Bu hep böyle de olmuştur. Bu bile gösteriyor ki bu durumlarda konuşma zemini yarattı.

 

Gelişmelere biraz dikkatli bakıldığında sonuçların insanların ortak  esenliği için faydalı olacağı görülüyor. Dün Arabistan prensi aşı oldu, kendi ülkesinde ve dünyada bunun müthiş bir gösterisini yaptı. Bunun uzun vadede otoriter İslam yönetimlerine çok etkisi olacaktır, çünkü kullandıkları aşı başka ülkeler tarafından geliştiriliyor. Bir lider olarak, Batı ülkelerinin biliminin kendi ülkenizdeki sorunu çözdüğünü doğrudan gösteriyorsunuz. Bunun uzun vadeli dönüştürücü etkileri olacaktır.

 

Türkiye bu bilimsel çalışmalara çok daha aktif olarak katılmalıydı. TÜBİTAK Türkiye’de çok iyi iş yaptı, çok iyi platformlar kurdu ama daha da aktif olmalıydı, Türkiye dışarıya karşı daha çok açılmalıydı. Şu anda birkaç aşının çalışmalarına Türkiye’nin de katılmış olması çok iyi bir hareket oldu. Bilimin bir ulusu olmadığı için, bilim insanlığı da evrensel bir dünya vatandaşlığı olduğu için, o da herkesin ortak bir hedefine dönüştü denilebilir. Yakınlaştırıcı etkiye yol açacak. Dolayısıyla diğer politik çatışmalar, kaygılar, ulusal çıkarların önceliği olacaktır doğal olarak ama görece önceliği değiştirdiği için, pandemiden sonra dünya bence olumlu bir iklime doğru evrilecek. Burada aşının etkinliği kritik bir konu. Aşının koruyucu olduğu ve bu yıl sonuna doğru pandemiyi iyice yavaşlattığı gözlenirse, olumlu etki daha da yüksek olur.

 

Önümüzdeki bir yıl çok şey gösterecek. Tarihçiler, “Bir olayı değerlendirmek için üzerinden 50 yıl geçmesi lazım” derler. Yani soğukkanlı bakış için 50 yıl sonra bilebilirsiniz aslında ne olduğunu ama şimdi nasıl teknolojik buluşlarda zaman aralığı çok daraldı, birkaç yıla düştü ise, sosyal ve tarihsel dönüşümler için de neredeyse böyle hızlandırılmış bir süreç yaşıyoruz. Şimdi mesela bu aşı sorusunun cevabını dokuz ay sonra daha rahat verebileceğiz. Eskiden belki 100 sene sonra verebilirdik böyle bir cevabı. Yakın takip, soğuk bakış, yansız duruş çok kıymetli oldu. Sizin yaptığınız iş gibi, farklı görüşleri, perspektifleri yorumsuz dinleyebilen, bakan uluslar, bilimsel ve politik çevreler kazançlı olacak.

 

TÜRKİYE YAŞADIĞI SİYASİ DIŞLANMAYI COVID-19 SÜRECİNDE DE YAŞADI

 

Peki, Türkiye burada nerede duruyor? Bütün her konuda olabildiğince açık, farklı tecrübeleri içselleştiren hem içeride hem dışarıda bir ortaklaşmaya giden bir çerçeve çiziyorsunuz. İçeride, az önce altını çizdiğiniz gibi özellikle başlarda sivil toplum örgütlerini, farklı kurumları gerektiği gibi sisteme sokmayan bir yönetim süreci yaşadık. Şimdi de mesela aşı konusunda, bu kadar farklı tedarikçi varken sadece Çin’den aşı alınıyor. Bir miktar BioNTech’ten alınacak. Bu tedarik Türkiye’ye ne kadar yeter? Türkiye bu süreci o anlamda daha da küçülerek mi aştı, yoksa bunun müspet dalgasından faydalanabilir mi? Siz nasıl görüyorsunuz?

 

O konuda çok emin değilim, Türkiye biraz dışarıda kaldı. Sadece Çin aşısının değil, Avrupa’daki aşıların da bazılarının Türkiye deneyleri için Türkiye katılımcı sağladı. O tür bir katılım oldu. Bazı bilim insanlarımız uluslararası çalışmalarda Türkiye üyeliğini üstlendiler ama maalesef yönetici-araştırmacı ya da önder olarak katılmadılar.

 

Türkiye, politik atmosferde yaşadığı dışlanmayı burada da yaşadı, kendi yaşattı. Aslında bu üzücü bir faktör, çünkü bunun içinde ne kadar merkezde olursanız o kadar yararlı olacak. Şu anda tam da bilmiyoruz. Örneğin Çin aşısıyla ilgili araştırmanın Türkiye uygulaması, Brezilya ve Endonezya’yla beraber yapıldığı için, çok sayıda katılımcı olduğu için güvenirlik ve etkinlik testlerine ilişkin bilimsel bilgi alacağımız için mi böyle bir angajmana gidildi? Yoksa başka şeyler mi var, onları ben bilemiyorum. Çünkü hakikaten yeterince saydam değil. Açıklamalar tam yapılmadığı için niye diğeriyle anlaşılmadı da bununla anlaşıldığını tam bilemiyoruz. Uğur Şahin, “Mart’a kadar 4 buçuk milyon sözümüz var” dedi. Bakanlıkla anlaşma yaptığı söyleniyor. Ben de dışarıdan izleyen biriyim, tam nedenini bilmiyorum.

 

“GEÇ KALDIN” DİYE BAS BAS BAĞIRAN BİR MUHALEFET YOK!

 

Psikolojik olarak, aynı anda diğer ülkelerdeki pozisyonu da gördüğünüzde -Çin, Alman, İngiliz, Amerikan olarak kabaca dört tane aşıdan bahsediyoruz- bunların hepsinin Türkiye’de uygulanıyor olması, aşıya ve tedavi sürecine olan güveni de müspet etkilemez mi?

 

Daha iyi etkiler. Burada ülkemizdeki saygın bilim insanlarını dinlemek gerekir diyorum, ben onları dinliyorum. Murat Akova gibi Bilim Akademisinin Tıp kökenli üyeleri konuyu çok iyi takip edip aktarıyorlar. Onları dinliyorum ve söyledikleri kadarıyla hem Çin aşısını hem de diğerlerini kullanmanın bir mahsuru yok. Ama dediğiniz soruya kendimiz de tam cevap veremiyoruz. Örneğin İngiltere kendisi Oxford aşısına çok para yatırdı, 500 milyon pound verdi. Ona rağmen onunla değil de BioNTech’le anlaşma yaptı.“Niye kendi aşısını beklemedi?”, “Niye biz bu çarka girmedik?” sorularının cevabını bilmiyorum. Buna cevap olarak dinlediğimizde, bakanlığın açıklamaları Çin aşısının da güvenli olduğu yönünde. Diğer soruya tam olarak cevap vermiyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Burada da konu yine aslında saydamlık, güvenirlik konusuna geliyor. Bunları tam olarak açıkladığınızda güven yaratıyorsunuz. Eksik bilgiye göre de çok yorum yapmak istemiyorum ama şuna ikna oldum; kökeninden bağımsız olarak aşı iyi bir şey. Bunun riski yok. Dünya bu çarka girmişken biz yine bunda da geç kaldık. Bizde yeni başlıyor. Bazı ülkelerde sağlıkçıların aşılanma süreci neredeyse tamamlanıyor. Dikkat ederseniz hep bir adım, iki adım, birkaç hafta, bir ay geri kalmışlık var. Bunların açıklanması lazım. Yine de iyi bir politik atmosfer var, kimse bunları sormuyor. “Geç kaldın” diye bas bas bağıran bir muhalefet yok Türkiye’de. Bu avantajı da kullanıp en azından daha aktif politika izlenebilir diye düşünüyorum.

 

VİRÜSÜ DAHA ÇOK KAFELER VE KÜÇÜK GRUP BULUŞMA ORTAMLARI YAYIYORDU AMA BİZ ÖNCE OKULLARI KAPATTIK

 

Perspektif’te eğitim konusunda farklı görüşlere yer verdik. Özellikle Avrupa’da okulların çoğu kapanmadı, fakat bunun yerine kafeleri, restoranları kapatmayı tercih ettiler. Güncel ekonomik kayıplar ile gelecek nesiller arasında bir tercihte bulundular, güncel ekonomik kayıplarla yüzleşmeyi tercih ettiler. Türkiye’deki koronavirüs sürecindeki eğitim politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Burada sizin “kayıp nesil” diye de tabir ettiğiniz dezavantajlı gruplar, bugün yaşadıklarıyla nasıl baş edecekler?

 

Bu çok kritik bir nokta. Yaygınlığı azaltmak için hangi önlemlerin daha etkili olacağı konusundaki araştırmaları, bulguları Türkiye iyi değerlendiremedi. 240 ülke ve bölgeyi içeren bir araştırmadan şu çıkıyordu: Yaygınlığı önlemenin en etkili yöntemi küçük grup buluşmalarını önleme. Eğitim kurumları daha sonra geliyordu.

 

Türkiye’de küçük grup buluşmalarının gerçekleştiği, bulaş riski en yüksek ortamlar kahvehaneler ve lokantalardır. Okullardan çok buralar yayıyordu ama bunlar yerine önce okullar kapatıldı. Ama orada da tek bir yol izlenmedi; önce açıldı, sonra kapatıldı, daha sonra bazı sınıflar açıldı. Açılır kapanırken de bu sizin bahsettiğiniz; kapanmadan en çok etkilenecek, zaten normal eğitim sisteminde dezavantajlı olan, yeterince internete, bilgisayara erişimi olmayan ve eğitim sisteminin sadece kamuya sunulan sisteminden yararlanan kesime özgü özel bir uygulama geliştirilmedi. Bu dikkate alınmadı. O yüzden hata yapıldı. Ancak bazı yerlerde okulların kapanması gerekiyordu. Bunun örnekleri de var. Amerika iyi bir örnek; Trump yönetiminin etkisiyle Ağustos’ta üç dört tane üniversite önce yüz yüze eğitimi açtı ama iki hafta içinde kapatmak zorunda kaldılar. Bu tabii okulları korkuttu.

 

Anaokullarının açık kalması kararı iki hafta önce alındı. Bence de onlar açık kalabilirdi, çünkü özellikle erken dönem eğitim çok kritik, onun telafisi çok zor. En önemli noktalardan bir tanesi okul öncesi ve ilkokul başlama düzeyindeki eğitim. Ben bir köy çocuğu olarak bilirim, birinci sınıfı bitirenler, yaz tatilinde okuma-yazmayı unuturlar, tekrar öğrenirler. Çünkü bazı kesimlerde okul dışı ortamların öğretimi sürdürme, koruma kapasitesi düşüktür. Ama avantajlı kesimlerde bu öyle değil. Dolayısıyla eğitimden yararlanmak zorunda olan kesimleri mercek altına alıp onlara özel paket programlar yapılabilirdi. Geçtiğimiz günlerde gördüm. Millî Eğitim Bakanlığı bu konuları da dikkate alan yeni modüller, programlar geliştirmeye başlamış. Geç de olsa olumlu bir gelişme.

 

Ama pandeminin üzerinden 8 ay geçmedi mi?

 

Evet, biraz geç. Hepsinde öyle. Bu konuları Mart-Nisan gibi konuşup ortak akılla hayata geçirmemiz, başkalarına model olmamız lazımdı. “Türkiye bunu yaptı, şöyle bir modül geliştirdi, sadece köy okullarında uygulanıyor ve çok başarılı oldu” demeyi çok isterdik. Bu mümkündü ve kapasite de var. Bunları konuşacak ortamımızın olmamasından, olumlu bir atmosfer yaşamıyor olmamızdan kaynaklanan sorunlardan çekiyoruz.

 

Bence de eğitim öne alınmalı. Üniversitelerin çok kaybı olmadı. Orada da şöyle bir durum var: Herkes YÖK’e bakıyor. Yani “YÖK ne açıklayacaksa onu uygulayayım” durumu söz konusu. Örneğin sınav konusundaki hassasiyet çok anlamsız; bütün üniversiteler nasıl sınavda kopyayı engellerim diye yazılımlar geliştirmeye, satın almaya çalıştı. Bilkent Üniversitesi radikal bir kararla sınavları okul ortamında yapmak için öğrencileri çağırdı, sonra vazgeçti, geri gönderdi. Ama şu hiç düşünülmedi: Zaten sınav sistemi mevcut haliyle doğru mu? Üniversite eğitiminde sınava alternatif olamaz mı? “Diğer alternatifler ne olabilir” sorusunu niye hiç sormadık? Bu çok önemli.

 

Verdiğim iki dersimde ben bu soruyu sordum ve alternatif yöntem geliştirdim. Klasik bilgi ölçen sınav yerine daha uygulamalı bir problem geliştirerek, öğrendiklerini bu problemi anlamak için nasıl kullanabileceklerini sordum, doğru cevaptan çok yorum istedim. Sonuçtan çok memnun oldum ve salgından sonra da bunu yapacağım dedim. Sadece var olan bilgiyi test etmeye dayalı, analitik düşünmeyi öldüren sınav sistemini kurtarma peşinde koşmaktansa, bunu da sorgulayıp “Ben burada güvene dayalı, insanları takip etmeyeceğim bir sistemi nasıl kurarım” diye niye sormadık? Neden bu tür yaratıcı çözümler bulmak yerine hâlâ geleneksel şeyi bu şartlarda korumaya yöneliyoruz? Eğitim sistemi de bu anlamda biraz geri kaldı. “Bugünler geçsin de ileriye bakarız” durumuna dönüştü. En son, sınavlar ertelendi ve yine dikkat ederseniz hâlâ en çok konuşulan nokta eğitimin kendisi değil, eğitimin sınavı!

 

Çocuklar nasıl sınıf geçecek ya da nasıl kalacaklar, bunu konuşuyoruz.

 

Aynen. Buradaki absürt durumu tahmin edebiliyor musunuz? Bizim asıl ilgilenmemiz gereken ne olduğu değil de, zaten işe yaradığı kuşkulu olan bir şeyi kurtarma. Çocuklarımızın ne öğrendiğinin tek ölçütü test sonucunda alınan sonuç değil ki. Zaten biraz düşünecek olursanız, sürekli sınav yapmanın, test etmenin kendisi onur kırıcı, çocukları gereksiz bir kaygı sarmalına sokuyor, özsaygılarını olumsuz etkiliyor. Bu nedenle ilkokulda ilk üç sınıfta bu yapılmıyor artık, dünyada not verme kaldırıldı. Bu güvensizliği de pekiştiren bir şeydir. “Çocuklar kopya gibi yanlış bir şey yapıyorsa ben de bir yol bulup bunu engellerim” demek yerine, “Ben öyle bir yol bulurum ki sen de etik öğrenirsin, ben de daha yaratıcı bir çözümle giderim” denilebilmesi lazım. Bu duyarlılıklarla ilgili bir konu. Duyarlılığa açık bir toplum iklimi yaratmamız gerekiyor. Bu iklim içerisinde besleniyor. Bilim insanlarının rahat konuşup önerilerde bulunduğu, bu önerilerin dikkate alındığını gördüğü bir sistemde bunlar çok daha etkili olacaktır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.