Aşk-Nefret Sarmalında Türkiye’deki İran Çalışmaları – III: İnterdisipliner Perspektif Eksikliği

Türkiye’de daha fazla sayıda öğrenci, akademisyen ve araştırmacının İran’ın farklı boyutlarını incelemesi ve bu alanlarda yayınlar yapması oldukça sevindirici. Ancak artık bu ilgi ve çalışmalar bir ileri seviyeye taşınmalı; Rusya, ABD, İngiltere, Almanya gibi güçlü bilimsel geleneği ve saha araştırması tecrübesi olan ülkelerde yapıldığı gibi, interdisipliner çalışmalara ve doğrudan ilgili ülke dilinde bilimsel yayın yapabilme aşamasına geçilmeli.

Bu serinin ilk iki yazısında, Türkiye’de gayet sağlıksız bir şekilde ele alındığını düşündüğüm İran çalışmaları ve akademik düzeyde İran’a dair sorunlu perspektifin üzerinde durmuştum. Her iki yazıda da özetle; tarihsel rekabet ve mezhep temelli karşılıklı husumet algılamalarının modern döneme taşındığını, Suriye İç Savaşı’nda farklı kamplarda yer alan iki taraf arasındaki mesafenin hızla açıldığını kaydetmiş, bunun bir yansıması olarak Türkiye’deki İran çalışmalarının aşk-nefret sarmalında savrulduğunu, anlama ve anlamlandırma çabasından ziyade ideolojik mesaj verme motivasyonunun ön plana çıktığını savunmuştum. 

 

Bunun somut örneklerinden biri olarak, 1979 İran Devrimi ve onun tartışmasız önderi Ayetullah Humeyni’ye dair Türk akademisi ve araştırma sahasında ortaya çıkan aşırı övme ve aşırı yerme maksatlı çalışmalar dikkat çekmektedir. 

 

Serinin bu üçüncü yazısında ise daha ziyade Türk tarafındaki akademik yetersizliklere vurgu yaparak, bu aşk-nefret sarmalının biraz da entelektüel kapasite sorunundan ve beşerî sermayedeki kalite ve perspektif eksikliğinden kaynaklandığını ele alacağım.

 

***

 

1979 İran Devrimi ve özellikle de Ayetullah Humeyni gibi tartışmalı bir devrimci önder mevzubahis olduğunda, akademik incelemeler ve tutarlı bir bakış geliştirme yolunda karşımıza çıkan en büyük sorun, ideolojik ve duygusal boyutu da ön plana çıkan -buna kimi zaman akide ve itikat boyutu da eklenebiliyor- bu tür süreç ve şahsiyetlere objektif yaklaşılamaması. Aşk ve nefret sarmalında salınan, subjektif ve tutarlılıktan uzak bir yaklaşım sergileyen bu tür eserlerin Humeyni ve Devrim’e dair lehte ve aleyhte bir ilgi yarattığı aşikâr. Ancak bu ilginin hakikati ve gerçek Humeyni’yi, Devrim’in -olumlu ve olumsuz- tüm boyutlarını ne kadar yansıtabildiği çok büyük bir soru işareti.

 

Türkiye’de son dönemde İran sahasına dair çalışmaların hız kazandığını, daha fazla sayıda araştırmacının İran’da uzun yıllar geçirerek hem saha çalışmaları hem de dil öğrenimine fırsat bulabildiklerini, çeşitli kurum ve kuruluşlar aracılığıyla bu çalışmaların eskisine göre daha fazla finanse edilebildiğini, bu yönüyle Türkiye’de ve Türkçe literatürdeki İran merkezli çalışmaların niceliksel olarak artmakta oluşunu memnuniyetle gözlemliyorum. 

 

Kişisel olarak İran tarihi, kültürü ve sosyolojisine ilgiminse yaklaşık 15 yıllık bir geçmişi var, bu süreçte 2010-2012 yıllarında İran’da yaşayıp görev yaptığım iki yıl boyunca hem akademik çalışmalarımı hem dil öğrenimimi daha da ilerletme fırsatı bulabildim. Türkiye’de bir elin parmaklarını zor geçen sayıda araştırmacının İran’a dair akademik çalışmalar yaptığı söz konusu dönemle bugünü mukayese edince, daha fazla sayıda öğrenci, akademisyen ve araştırmacının İran’ın farklı boyutlarını incelemesi ve bu alanlarda yayınlar yapması oldukça sevindirici. 

 

Ancak artık bu ilgi ve çalışmaları bir ileri seviyeye taşımak gerektiği kanaatindeyim; bundan sonra Rusya, ABD, İngiltere, Almanya gibi güçlü bilimsel geleneği ve saha araştırması tecrübesi olan ülkelerde yapıldığı gibi, interdisipliner çalışmalara ve doğrudan ilgili ülke dilinde bilimsel yayın yapabilme aşamasına geçilebilmesi önem taşıyor. Aksi takdirde sadece edebiyat, sadece tarih, sadece uluslararası ilişkiler… alanlarında, tek boyutlu ve Türkçe hazırlanan yayınların Türkiye’deki İran Çalışmaları literatürünü ileriye taşıyabileceği kanaatinde değilim. Bunun yerine İngilizce ve Farsça hazırlanan yayınlarla, nitelikli uluslararası platformlarda yayınlanan çalışmalarla, bilhassa interdisipliner mahiyetteki makale, tez, kitap ve saha araştırmalarıyla ülkemizdeki İran Çalışmaları sahasının daha da derinleştirilip gelişebileceğine inanıyorum.

 

***

 

Bu noktada, bir diğer önemli sorun da entelektüel hayatımızda ve akademiyamızda “biyografi ve biyografik tarih” yazma geleneğinin bir türlü istenilen ölçüde yerleşmemiş olması. Tarihe mal olmuş kişiler için yapılan eser incelemesi veya siyasi tarih, görüşlerin tahlili vb. tarzı çalışmaların nispeten daha kolay olmasının, araştırmacılarımızı bu zorlu uğraştan caydırdığını ve arşivlerde çalışmayı, mukayeseli tahlil yapmayı ve farklı alanlar arasında interdisipliner perspektif geliştirmeyi gerektiren böylesi zahmetli bir uğraştan alıkoyduğunu gözlemliyorum. 

 

Bu ihtiyaca tatmin edici bir yanıt verebilmek, son yıllarda sayısı epey artan “İran ve Ortadoğu uzmanları” açısından dahi, oldukça zor. Zira Humeyni ve İran Devrimi -politik kronoloji ve dış politika dışında- teolojik, sosyolojik, toplumsal ve ekonomik boyutları itibarıyla Türkçe literatürde pek ele alınmıyor. Bu noktada Türkiye’deki İran Çalışmaları ve doğrudan Humeyni araştırmalarının yetersizliği dikkat çekiyor.

 

Bu minvalde örneğin, iyi bir Ayetullah Humeyni veya Ayetullah Hamaney biyografisi yazabilmek için, ilk planda asgari şu hususiyetlerin bir araştırmacıda bulunması elzem: İyi derecede Farsça ve Arapça (ve elbette İngilizce) lisan bilgisi, İran siyasi ve toplumsal tarihine dönemleriyle birlikte vakıf olma, modern İran tarihini çok yakından bilip takip etme, en azından asgari seviyede fıkıh ve tasavvuf/irfan bilgisi, Şiiliğin politik ve kültürel seyrini ilk asırlardan günümüze tarihsel ayrımlarıyla birlikte iyi derecede bilme, Humeyni’nin Irak, Türkiye ve Fransa sürgün yıllarını dönemin matbuatından takip edebilecek düzeyde lisan ve tarih bilgisi… 

 

Bu gereklilikler listesini uzatmak mümkün, ama ciddi bir biyografi yazılacaksa ve bunun Humeyni’yi (veya Hamaney’i ya da mesela Kasım Süleymani’yi) tüm veçheleriyle aksettirmesi ve okuyucuya nitelikli bir portresinin aktarılması hedefleniyorsa asgari gereklilikler bunlar. Aksi takdirde, yapılan çalışmanın yüzeysel bir siyasi tarih anlatısı veya sığ bir hatırat derlemesinden ileri gitmesi mümkün olamıyor. Nitekim Türkçedeki hemen tüm Humeyni biyografilerinin bu eksiklerle malul olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır.

 

Yukarıda izah ettiğim gereklilik ve yeterliliklerin tek bir kişide toplanması zor olsa da farklı disiplinlerden bir ilmi heyetin bir araya gelerek bu yönde kapsamlı bir çalışma yapması da düşünülebilirdi. Ancak ya böyle bir derinlikli çalışmaya ihtiyaç duyulmadığından ya bazı siyasi ve kültürel önyargılardan ya da somut yetersizliklerden ve vizyon eksikliğinden dolayı, Türkçede nitelikli ve çok boyutlu bir Humeyni biyografisi telif edilip neşredilemedi. En azından şimdilik…

 

***

 

Bir sonraki yazıda, Türkiye’deki İran çalışmaları bahsine bazı somut eserler üzerinden devam etmeyi planlıyorum.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.