Askeri Vesayetten Toplumsal Tecrübeye

Askeri vesayetin gölgesinde hiçbir zaman kuramayacağımız, kurulma potansiyeli de olmayan bir modern hukuk devletine bugün sadece on yıllık ağır tahribata şahit olmuş toplumsal tecrübe ile çok daha yakınız.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türk Modernleşme serüveninin içerisinde elbette tespit edilen onlarca kriz etkenini sayabiliriz. Bunlardan birisi ve belki de can damarı, ortada yaklaşık iki yüz yıldır modern devlet ve kurumlar olmasına karşın sekülerleşmiş bir hayat ve toplumun olmayışıdır. Kavramlarla hayat arasındaki uyumsuzluk ve çatışma bir yandan modernitenin kavramları ve kurumlarını deforme ederek aşağı çekiyor diğer yandansa toplumsal hayatı kavramlara doğru ceberrut bir siyasal gerilimle yükselmeye zorluyordu.

 

Hayatın içinde sekülerleşme alametleri yoksa ve durağan bir toplumsal durum karşınızdaysa; modern kavram ve kurumları taşıyacak olan toplumsal hayata bir devinim kazandırmak ve yapıyı sağlıklı işletmek adına topluma tepeden bir dokunuş yapmak zaruri ve meşru görülebilir. Ancak bu tek atımlık bir mermidir, atarsınız ve devinim başlar. Sonrası toplumsal politik tecrübeye emanet edilir. Aksi durum namluyu size çevirir. Biteviye tepeden dokunuşlarla gelen müdahaleler, yaşanan mevcut dönemin şartları içinde tabii karşılanabilecek bir psikoloji ile de olsa gerek dozu ve düzlemi ayarlanamamış gerekse tabandan aşırı bir sosyal siyasal gerilime mukabil yüksek şiddette bir karşı direnç ortaya çıkmışsa ne yapabilirsiniz?

 

Türkiye’nin çaresiz kaldığı ve siyasal olarak tıkandığı yer budur. Bu durum hem modernitenin ön evresinde yani pre-modern otoriter ve aşkın bir devlette saplanıp kalmanıza hem de hayatın ve toplumun politik sekülerleşmesinin sürekli gecikmesine ve ertelenmesine sebep oluyor. Mamafih, pre-modern devlet aşkın ve otoriter hüviyetinden kurtulup bir türlü kâmil bir liberal demokrasi standardına evrilemiyor; toplumsal hayat da bir türlü sekülerleşmenin gereklilikleri olan kentleşme, eğitim, ticari ve sanayi hayat, tüzel kurumlar, olgun bir demokrasi ehliyeti ve şehirli seçmen davranış rasyonalitesine kavuşamıyor. Bu durum böylece sürekli birbirine ket vuran bir paradoksa dönüşüyor. Ben bu duruma “pre-modern devlet, de-seküler toplum” krizi diyorum.

 

Dönüşümü Tıkayan Askeri Vesayet

 

Yaklaşık yüz yıllık cumhuriyet tecrübesinde askerî vesayetin en önemli rolünü bu pre-modern aşkın ve otoriter devleti koruma endişesi olarak görüyorum. Bu vesayetin modern kurumları, kuralları ve devleti kendi çizdiği ideolojik pozisyonda koruma endişesi olduğu kadar; laisist klanların menfi çıkarlarını da korumaya çalıştığı muhakkak. Hatta öyle ki bazen bu menfi laisist klanları korumak endişesi modern devleti korumakmış gibi makro ahlaki bir kamuflaja da bürünebiliyordu. Bunları dönem dönem incelemek lazım fakat yine de bu iç içe geçmişlikleri kolayca birbirinden ayırt etmek zor.

 

Askeri vesayetin en masumane haliyle modern kurumları ve kuralları belirli bir standartta tutmak ve böylece dünya ile stabil bir laik hukuk devleti temelinde ilişki kurabilmek endişesi bir süre haklı bir endişeydi. Zira sistemin ve devletin sekülerleşememiş bir sosyal yapı tarafından deforme edileceği açıktı. Bu hem içerde hem dışarda verilen tüm emekleri boşa çıkarabilirdi.

 

Uzun bir süre sonra hiçbiri arzu edildiği kadar ideal olmasa da eğitim yaygınlaştı, kentleşme arabesk ve lümpen de olsa hızlandı, sanayi ve ticaret ulusal çapta gelişti, tüzel ticaret, kurumlar ve bürokrasi ilerledi, sosyal etkileşimler, yeni nesillerdeki hareket ve küreselleşme; dönüşümü ve sekülerleşmeyi hızlandırdı. Buna rağmen askeri vesayet siyasal gerilimlerden endişe ederek müdahalesini sürdürdü. Bu durum toplumun zaten gecikmiş ve ertelenmiş olan politik tecrübi sekülerleşmesinin yolunu iyiden iyiye tıkadı. Üstelik devletin modernleşmesini tamamlaması ve kâmil bir liberal demokrasi süreci de sürekli erteleniyordu. Böylece kendisi pre-modern otoriter devlet pozisyonunu korurken toplum da alttan gelen sekülerleşme dalgasını siyasete tecrübi olarak doğrudan aktaramıyordu. Böylece pre-modern devlet de-seküler toplum krizine bir de toplumsal siyasi tecrübe yolunun tıkanışı eklendi.

 

Modern devleti korumak adına kullanılan meşru silah ve ordu, toplumun tecrübeye dayalı siyasal aktarımının dolaylı olarak da sekülerleşmesinin önünü tıkıyordu. Devleti, liberal demokrasi potansiyelini erteleyerek ve körelterek de olsa koruyor; toplumun siyasal tecrübesinin ilerlemesine de izin vermiyordu. Ortada bir emniyet supabı vardı ancak bu toplumsal tecrübî ilerlemeye de mani oluyordu.

 

Türkiye’nin eninde sonunda bu engeli aşması gerekiyordu zira bu talep yalnızca aktüel siyasi bir talepten ibaret değildi. Tabanlar sekülerleşiyor, siyasi toplumsal tecrübe de yer altında birikiyordu. Buna direnmek asker için de rejimin diğer unsurları için de anlamsızlaşmış ve ihtiyaçtan beri hâle gelmişti.

 

2010 Referandumu ve Askeri Vesayetin Tasfiyesi

 

Yaklaşık on sene evvel askeri vesayetin tasfiyesi adına referandumla tarihi bir fırsat yakalandı. Bu fırsat askeri vesayeti tasfiye ederken yargının hukuk devleti içindeki anlamlı pozisyonunu da sivilleşme adı altında tarihte görülmemiş bir şiddette siyasi tahakküme sokarak öldürüyordu. Artık bir seçim yapmak zorundaydık ve elde askeri vesayetten çıkış için ikinci bir alternatif de aktör de yoktu. Askeri vesayetten kurtulmayı tercih edersek ağır aksak da olsa işleyen, vesayetin gölgesi altında çalışan bürokrasi ve yargı da elden gidecekti. Pre-modern ve otoriter de olsa mevcudiyetini koruyan gölge hukuk devletini de kaybetmiş olacaktık.

 

Türkiye tercihini yaptı ve askeri vesayetin tasfiyesini tercih etti. Böylece eksikleri ve arızalarıyla beraber vesayet gölgesindeki hukuk devleti de elden gitti. Vesayet gölgesindeki hukuk devleti göreceli olarak artıları ve eksileriyle beraber hayatımızdaydı. Bu konuda tek taraflı bir pozisyon almak rölativist ve demokrat zihniyeti muhakkak örseler.

 

Bu dönemde “yetmez ama evet” diyen entelektüeller askeri vesayet ve onun gölgesindeki hukuk devleti nosyonundan kurtulmayı tercih ettiler. Zira onlara göre bu tarihi fırsat sivilleşmenin, demokrasinin şeffaflaşmasının ve siyasi iradenin milletin doğrudan elinde olmasının yolunu açacak potansiyeli taşıyordu. Umduklarından daha ağır bir tabloyla baş başa kaldık. Askeri vesayeti ve onun gölgesinde işleyen hukuk devletini verdik, şartları daha ağır sivil ama çoğunlukçu ve tahakkümcü bir vesayeti aldık. Bu durum tek adam rejimiyle beraber sivil vesayet gibi bir şeyi karşımıza çıkarmıştı; bugün bundan yeniden nasıl kurtulabiliriz diye memleketçe büyük bir efor sarf ediyoruz. Üstelik askeri vesayetle mücadele görece daha kolay, tanımlı ve aleni iken; hukuk devleti nosyonunu kaybetmiş ve yargı denetimi olmayan bir sivil siyasal vesayetle mücadelenin çok daha zor olduğunu yaşayarak öğrendik.

 

Bütün bunlar o dönemin referandum destekçisi entelektüellerini eleştirmek isteyenlere büyük ve meşru bir alan açıyor ancak bir “siyasi ahlak komiseri” veya “üçüncü dünya mahkeme savcıları ve hâkimleri” gibi davranarak oradan bir düşünce suçu veya yargılama üretme hakkı vermiyor.

 

Benim kanaatim, askeri vesayet ve gölgesinde işleyen yargı ve bürokrasi dönemleri kâmil bir “hukuk devleti” tablosu değildi. Sonrasında kendimizi emanet ettiğimiz yargısı ve bürokrasisi yok hükmünde ve mücadele etmesi çok daha zor olan sivil siyasi vesayet dönemi de hukuk devleti tablosu değildi. Ancak böyle bir toplumsal sosyolojiden ve gelenekten ne bekliyorduk? Askeri vesayet ve onun gölgesinde işleyen hukuk devletinden sonra güllük gülistanlık bir liberal demokrasi mi? Hem modern hukuk devleti korunsun hem de iki yüz yıldır siyasal tecrübesinin olgunlaşmasına mani olunmuş bir toplum bir yandan otoriter ataerkil gelenekten kurtulup diğer yandan sağlıklı biçimde politik anlamda sekülerleşsin mi?

 

Açık söylemek gerekirse askeri vesayet de sivil vesayet de toplumsal politik tecrübeye muhtaç ve ancak politik deneyimle mutabakata varılarak aşılabilecek şeylerdi. Askeri vesayetin gölgesinde hiçbir zaman kuramayacağımız, kurulma potansiyeli de olmayan bir modern hukuk devletine bugün sadece on yıllık ağır tahribata şahit olmuş toplumsal tecrübe ile çok daha yakınız. Bu bir imkândır, üstelik politik anlamda daha sağlıklı bir mutabakat da kendisini iyiden iyiye gösteriyor.

 

Gelecek ve Seçenekler

 

Modern devlet ve kurumları ağır yara aldı hatta belki komada bu doğru, artık gölge de olsa bir hukuk devleti yok. Ancak politik toplumsal ilerlemenin tecrübî yolu da açılmış oldu. Bu tecrübe politik de-sekülerizasyondan kurtulmuş biçimde modern hukuk devletini büyük bir mutabakatla yeniden kurmaya aday. Sadece parlamenter sisteme dönüş için gelişen toplumsal mutabakattan dahi bunu görebiliyoruz. Buradaki sihirli değnek politik tecrübeden başka ne olabilir?

 

Hep beraber göreceğiz birkaç yıla bunun ilk adımları atılacak ve belki birkaç on yıla kadar da bu toplumsal tecrübe bize, yeni nesillerdeki dönüşümle birlikte modern hukuk devleti sağlam bir yargı denetimiyle kendini gösterecektir. Bunları yaşayacaktık. İyi ki de yaşadık, toplum kendini bu tecrübeyle hem siyasal olarak sekülerleştirdi hem de olası zararı yaşayarak idrak etti. Oysa askerî vesayet emniyetli de olsa bu tecrübî yolu hiç açamayabilirdi. Olan bitenin bedelini toplumsal olarak ödedik, ödemeyi göze almasaydık da bu yolda mesafe alamayacaktık. Bundan sonra yararımızdan da zararımızdan da toplum olarak kendimiz sorumluyuz. Bu tecrübeyi askerle değil ancak bağımsız ve şeffaf yargıyla denetleyen bir hukuk devleti kurduğumuz gün iş bitecek ve başka bir evreye geçeceğiz. Dolayısıyla karşılıklı yüz yıldır negatif geri bildirim yapan, pre-modern devlet toplumsal politik de-sekülerizasyon sarmalından tecrübî potansiyelimizi iyi kullanabilirsek ve bu fırsatı da heba etmezsek ebediyen kurtulabiliriz.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.