ABDULBAKİ DEĞER

1978 yılında Bingöl’de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi DTCF Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde Kamu Yönetimi yüksek lisansı yaptı. 2013 yılında Milat Gazetesi’nde düzenli olarak yazmaya başladı. Taraf, Yenişafak, Karar gazetelerinde eğitim başta olmak üzere değişik konularda görüş ve değerlendirmeleri yayımlanan Abdulbaki Değer aynı zamanda 2016 yılından bu yana Özgür Eğitim-Sen’in (Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası) Genel Başkanlığını yapmaktadır.

ABDULBAKİ DEĞER

1978 yılında Bingöl’de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi DTCF Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde Kamu Yönetimi yüksek lisansı yaptı. 2013 yılında Milat Gazetesi’nde düzenli olarak yazmaya başladı. Taraf, Yenişafak, Karar gazetelerinde eğitim başta olmak üzere değişik konularda görüş ve değerlendirmeleri yayımlanan Abdulbaki Değer aynı zamanda 2016 yılından bu yana Özgür Eğitim-Sen’in (Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası) Genel Başkanlığını yapmaktadır.

TÜM YAZILARI

Milyonlarca öğrencinin yaşam akışını çevreleyen kısır okul modelinin üstlendiği işlevlerin önemli bir kısmını ait olduğu yerlere iade etmek gerekir. Ancak bazı işlevlerin iade edilebileceği yerlerin kalmadığını ve yerlerinde soğuk rüzgârların estiğini de hesaba katmak gerekir.

Başarısızlığın ne olduğuna ve nelerden kaynaklandığına ilişkin makul bir okumamız olmadığı için sorularla uğraşmak yerine güzel cevaplar ileri sürmek devlet yapılanmamızın klasik refleksi hâline geliyor. Bu durum, eğitimde de böyle.

Türkiye’deki sosyal-siyasal gerçekliğin niteliği doğrudan doğruya eğitimin kaderini belirlemektedir. Bu nedenle ekonomik ahval, siyasal gerçeklik, devlet-toplum ilişkisi, kültürel-entelektüel vasat, akademik performans ne düzeydeyse aşağı yukarı eğitimimizin görünümü de bunların bir yansıması olarak vardır. Ekonomi ne kadar rasyonel işliyorsa, bölüşüm ve paylaşım ne kadar adilse eğitimdeki durumumuzun da o kadar olacağını, olabileceğini görmemiz gerekiyor.

Sahte diploma özelinde hem tartıştığımız şey hem de tartışmanın düzeyi ve gerçekleştiği ortam, etraflı bir muhasebeyi zorunlu kılıyor. Çünkü spesifik hadiseler üzerinden yürütülen kamusal tartışma aynı zamanda tartışmanın yürütüldüğü ortama, ortamdaki işleyişe ve ilişkiye dair esaslı şeyler söylüyor.

ÖSYM alan testi verilerindeki korkunç başarısızlığı gösterdikten sonra hangi mantıksal işlemlerle mülakata varıldığını anlamadan bu uygulamanın yürürlüğe girdiğine şahitlik ediyoruz. Eğitim sistemindeki sorunların hiçbirisine anlamlı bir çözüm getirmesi mümkün olmayan uygulama, sorunları kronikleştirme pahasına hayata sokuluyor. Artık “mülakat mağduru öğretmenler” diye bir sorun başlığımız var ve patenti tamamıyla MEB’e ait.

İsrail’in 1948’den bu yana genişleyen haritası nasıl kötülüğün mevzi kazanımı olarak gözlerimizin önünde ise buna karşı set oluşturabilecek bir varlığın, iradenin, gücün olmayışı da ayrı bir trajedi olarak yanı başımızdadır. Gündelik çekişmelerin, ideolojik çarpıtmaların görünmez kıldığı bu vahim durum, her yönüyle içinde bulunduğumuz netameli koşulların nasıl ölçü tanımaz boyutlarda olduğunun göstergesidir.

Ülkemizde zorunlu olarak kalınan ev (birinci mekân) ve zorunlu olarak gidilen okul veya iş (ikinci mekân) dışında insanlar, kendilerini gerçekleştirdikleri, ilgi, istidat ve kabiliyetleri doğrultusunda yetkinleşecekleri mekânlardan (üçüncü mekân) yoksun oldukları için zorunlu eğitim tartışması bir noktadan sonra anlamını yitirmektedir. Çünkü zorunlu eğitimin süresini kısaltmak hayat tanzimini yeniden yapmayı gerektirmektedir.

Modern hayatın ritmini, işleyişini, dinamiğini görmeden, konuşmadan, tartışmadan “aile çok kıymetli, boşanmalar çok kötü, çocuk sayısının mutlaka artması lazım” gibi yakınmalarla meseleyi gündem etmek “Havalar güzel olsun!” temennisinden öte bir anlam taşımaz. Yapıyı, işleyişi, ilişkiyi görmezden gelerek sorun çözebileceğini düşünmek, Baudrillard’ın ifadesiyle “çaresiz stratejiler” ile iş görmeye yeltenmektir.

Bugün konuştuğumuz etkin dış politika da büyük ve güçlü Türkiye iddiası da ancak gündelik hayat standartları adil ve özgür bir yaşama fırsat verecek şekilde yükselmişse, yükseltilebilmişse olanaklıdır. Aksi takdirde bugün yapıldığı gibi mevzuları stratejik akıl oyunlarına indirgeyen ve oralardaki doğru hamlelerle sınırlı gören yaklaşım, üstenci bir edayla dünyanın sert gerçekçiliğinde ayakta durduğu ve büyük işler başardığı intibaını bir müddet daha sürdürebilir.

  • 1
  • 2
Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.