Avrupa’nın Hamilton’u Kim Olacak?

Temmuz’daki zirvede alınan kararlarla AB öncelikle ikide bir siyasi kriz tahmini yapan AB karşıtlarını yanılgıya uğratmıştır. Brexit’e rağmen AB çökmemektedir. Tam aksine, korona krizinin başında yavaş tepki vermiş olsa da AB bu krizi fırsata çevirmeyi bilmiş ve özellikle ekonomik bütünleşme hedefi bakımından kritik bir eşiği aşmıştır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Alexander Hamilton’un ABD tarihinde önemli bir yeri vardır. Hamilton ABD anayasasının Kongre’de onaylanmasını sağlamak amacıyla kaleme alınan, bu ülke için tarihi önemdeki “Federalist Papers”in üç yazarından biri olmasının ötesinde, ABD’nin federal bir yapıya kavuşmasının mihenk taşlarından biri sayılan eyaletlerin borçlarının federal borç statüsüne kavuşturulması yönündeki girişimin sahibi olarak bilinmektedir.

 

Tam da bu nedenle, Avrupa Birliği’nin geçtiğimiz hafta yapılan zirvesinde, koronavirüsün ekonomik etkileriyle mücadele edebilmek adına kabul edilen 750 milyar euro tutarındaki paketin Avrupa Komisyonu’nun piyasalardan borçlanması vasıtasıyla finanse edilmesinin kabul edilmesi, AB’nin “Hamilton anı” olarak adlandırılmıştır. Hatırlayacak olursak, Avrupa Ekonomik Topluluğu 1992 yılında Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği’ne evrilirken, ekonomi politikalarında da kritik bir eşiği geçip para politikasını merkezileştirmiştir. Ülkelerin para birimleri yerini ortak para euroya bırakmıştır. Bu adım ile AB, ABD gibi daha federal bir yapı olmaya yönelmiştir.

 

Ancak ABD’nin aksine, AB’nin ortak bir maliye politikası bulunmamaktadır. Nitekim 2008 yılı finansal krizinde, AB’nin tepki vermesi bu nedenle gecikmiş; zora düşen Yunanistan ve İspanya gibi ülkelere yönelik yardım paketlerinin oluşturulması çetin müzakerelere konu olmuş, zaman almış ve sonucunda gerek ekonomik gerek toplumsal maliyeti daha ağır olmuştur.

 

O dönemde de işaret edilen bu noksanlığın giderilmesi önündeki en büyük engel, mali disipline önem veren Almanya ve Hollanda gibi Kuzeyli ülkelerin, mali disiplinsizlikle suçladıkları İtalya ve Yunanistan gibi Güneyli ülkelerin borçlarını üstlenmeye yanaşmamaları olmuştu. Alman hükümeti kendi vatandaşlarından topladığı vergi gelirleri ile Yunanistan’ın kamu borcuna garanti vermek istememiştir. Zaten bu nedenle de AB’nin henüz ABD gibi federal bir yapıya sahip olmadığı ve yakın zamanda da bunun ihtimal dahilinde olmadığı ifade edilegelmiştir.

 

Hal böyle olmakla beraber, koronavirüs ve tetiklediği ekonomik şok, AB’nin en ağırlıklı ülkesi konumundaki Almanya’da bu varsayımın yeniden tartışmaya açılmasına neden oldu. Korona krizi, AB kurumlarının üye ülkelerin garantisi üzerinden borçlanmalarına karşı çıkan Alman hükümeti ve Şansölye Merkel’in tutum değiştirmelerine neden olmuştur. AB’nin bütünleşme serüveninde işte bu nedenle 17-21 Temmuz tarihlerindeki zirve bir dönüm noktası olmaya adaydır.

 

Bu zirvede alınan kararlarla AB öncelikle ikide bir siyasi kriz tahmini yapan AB karşıtlarını yanılgıya uğratmıştır. Brexit’e rağmen AB çökmemektedir. Tam aksine, korona krizinin başında yavaş tepki vermiş olsa da AB bu krizi fırsata çevirmeyi bilmiş ve özellikle ekonomik bütünleşme hedefi bakımından kritik bir eşiği aşmıştır.

 

Oluşan mutabakata kısaca değinmek gerekirse, Avrupa Komisyonu’nun kurtarma programına 390 milyar eurosu hibe 360 milyar eurosu kredi olacak şekilde toplam 750 milyar euro kaynak sağlanması hükme bağlanmıştır. Bu finansmanı bulmak adına komisyon sermaye piyasalarından doğrudan borçlanacaktır. AB’nin 2021-2027 bütçesinin toplam boyutu ise 1 trilyon euroyu bulacaktır. Bunun finansmanı için üye ülkeler AB bütçesine milli gelirlerinin yüzde 1.4’ü oranında katkı verecekler.

 

Bu tarihi mutabakatın bir diğer önemli etkisini de AB içindeki siyasi dengeler üzerinden okumak gerekir. Şöyle ki, Fransa geleneksel olarak AB’nin daha federal bir yapıya yönelmesinin öncülüğünü üstlenmiştir. Bu politikasının bir uzantısı olarak da AB kurumlarının ekonomik kapasitelerinin güçlendirilmesi ve bu bağlamda da uluslararası piyasalardan borçlanmalarına olanak sağlanmasını savunmuştur.

 

Fransa Devlet Başkanı Macron da keza bu hedefi kendi siyasi vizyonu haline getirmiş ve seçilmesinden birkaç ay sonra 2017 yılı Eylül ayında yaptığı ve “Initiative for Europe” adını verdiği konuşmasında AB için iddialı bir söylem geliştirmiştir. Macron, o konuşmasında AB’nin ekonomik krizlere müdahale edebilecek, işsizlik ile mücadelesinde fark yaratacak daha büyük bir bütçeye sahip olması gerektiğinden bahisle, Almanya’nın finansal transferlere dair endişelerini geride bırakması çağrısında bulunmuştu. 

 

Macron’un bu çağrısı uzun zaman karşılıksız kalmış ve Almanya, AB’nin özellikle AB kurumlarının borçlarının müşterekleşmesi anlamına gelecek daha geniş çaplı bir mali esnekliğe kavuşturulması yönündeki direncini sürdürmüştür. Ta ki bu aya kadar.

 

Temmuz 2020 AB Zirvesinde bu mutabakatın oluşması Almanya’nın bu ilkesel duruşundan geri adım atması sayesinde olmuştur. Dolayısıyla birçok açıdan bu mücadeleden Macron güçlenerek çıkmıştır. Bir yandan kendi gündemini hayata geçirmeye muvaffak olmuş diğer yandan da Almanya’ya tutum değiştirtmiştir. Bu zirve dolayısıyla Macron’u AB’nin gerçek siyasi lideri konumuna bir adım daha yaklaştırmıştır. Bu saptamayı tabiatıyla son dönemde gittikçe gerginleşen Türkiye ile Fransa arasındaki ikili ilişkiler bağlamında hatırda tutmak gerekecektir.

 

Bu noktada Almanya’nın bu kadar yıldır ısrarla savunduğu bir pozisyondan neden geri adım attığı sorusu da sorulabilir. Bu soruya verilebilecek ilk yanıtta, özellikle tek paraya geçildikten sonra Almanya ekonomisinin euro kullanmaya başlayan diğer AB ülkelerine ihracatını önemli oranda arttırmış olduğu gerçeğinden hareketle, bu ülkelerin ekonomik krizden biran önce kurtulmalarının Alman ekonomisinin performansı bakımından da artık kritik bir önemi haiz olduğu gerçeğinin kabullenildiği anlamına geldiği söylenebilir.

 

Bunun ötesinde belki de daha da belirleyici olan, Şansölye Merkel’in siyasi hayatının sonuna gelmiş olmasıdır. Merkel 2021 yılında siyaseti bırakacağını ve bir daha aday olmayacağını açıklamıştır. Dolayısıyla artık tarihe bırakacağı izle ilgilenmekte, siyasi mirasının ne olacağına düşünmektedir. Bu açıdan bakıldığında belki de tarihe, AB’nin federalleşmesi önündeki en büyük engellerden birini kaldıran Alman siyasetçi olmak geçmek istemektedir, kim bilir!

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.