“Baltaları Gömün” Dedik, İnsan Haklarını Değil!

Yaşanan trajediler, insan haklarının bir bütün olduğu gerçeğini bizlere unutturmamalıdır. Yaşam ve özgürlük hakkından adil yargılanma hakkına, işkence ve kötü muamele yasağından masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkına, çocuk ve kadın haklarından düşünce ve ifade özgürlüğü ve hatta cezaevlerinde kötü koşullarda yaşam sürmeye çalışanların sağlık ve benzeri haklarına kadar elde edilen kazanımlardan asla taviz verilemeyeceği açıktır.

insan hakları

Gücün esiri olmuş, zalim ve adaletsiz bir dünyanın pençeleri arasında insan haklarını savunmak hiçbir zaman kolay olmadı.

 

Beyazların otobüsüne ilk binen siyahi kadının cesareti Netflix tadında belgesellere konu olmazdan evvel nice badirelerle sınandı.

 

7’nci yüzyıldan itibaren kalplere nakşolan “İsmet Ademiyyetledir” sözünün sahibi Ebu Hanife işkenceler altında bir mahzende can verdi. 

 

Tabulara insan onuru adına karşı çıkanlara, bu tabuların bekçileri nice bedeller ödetti. Hür düşüncenin yolculuğu ile insan hakları hep atbaşı gitti. Tıpkı düşüncelerin baskılanmasının siyasi sebeplerinin aynı zamanda insanların haklarının gasp edilmesine kaynaklık etmesi gibi.

 

Günümüzde pek çok alanda “öteki”yi alt etme adına insan haklarının çiğnenmesine göz yuman kalabalıkların, Osmanlı’nın heybetli zamanlarını anmaları gibi, geçmiş imparatorlukların adalet anlayışıyla övünmeleri manidardır. “Adalet” hep güç ile yan yana anılır. “Adalet” midir övgüye mazhar olan yoksa “güç” mü, birbirine karışır. Genel görüşün “güç yoksa adalet de yoktur, güç yoksa gerisi teferruattır” olması şaşırtıcı değildir. Güçsüzken adil olma, haklara riayet etme çabasının saflıkla, naiflikle, bile isteye kendine ihanetle bağı kurulur. “Bana kötülük etmeye çalışırken mağdur olmuş olanın ideolojik bir hattı vardır; ona adil olursam o ideolojiye zımnen yol vermiş olurum ve bu bana/topluma zararlı” şuuraltı hemen tüm kesimleri kuşatmıştır. “Hak, dünya görüşlerinden bağımsızdır; insana dair ve biriciktir; dünya bir yana o bir yanadır; kitabı mübin boşuna ‘nefsiniz, ana babanız… aleyhine dahi olsa’ ya da ‘bir kesime olan kininiz/buğzunuz/düşmanlığınız sakın sizi adaletten alıkoymasın…” demez!  

 

Geçmişi mağduriyetlerle dolu toplulukların adaletten ziyade güce ihtiyaç duymalarının tarihin bizi zorladığı gerçeklerle yakın ilgisi vardır. Kitabın altını çizdiği “demir-kitap-mizan” üçlüsü ideal bir realitedir; lakin o demire/güce ve uluslararası normların korunmasına sahiplik edenlerin bugün içine düştükleri hal; hukuka zirve yaptırıldığının düşünüldüğü bir çağda pek çok coğrafyada göz yumulan trajediler; bunlara çağın akıl hocaları entelektüellerin verdikleri zihni-vicdani (!) destekler sorgulamaları çoğaltmakta ama “güç/bekanın elden gitmesi endişesinin insanlıktan çıkma hallerini şuuraltında meşrulaştırdığı”, daha doğrusu yegâne reel siyaset haline getirdiği gerçeğini bir kez daha önümüze koymaktadır. Yani sadece yığınların değil, o yığınlardan kendilerini yalıtmış şekilde ömür sürenlerin, çeyrek asırlık hayatları tüketen ve “yüce akıl” muamelesine mazhar olanların aynı hastalıklı hali aşamıyor oluşları, beka/güvenlik tehdidi algısının nasıl tüm değerlerin üzerinde bir meşruiyet halesi olarak görüldüğünün serencamıdır.

 

Siyasi elitler bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamaz! Kendi halklarına rağmen aldıkları, bazen jeopolitik gerçekleri riske eden kararları, dar kliklerin çıkarları gereğidir. Evrensel ya da evrensel olduğu iddiasıyla ideolojik korumaya alınmış tüm “kazanımlar” gücü pekiştirmede bir araçtır ve terkedilebilirdir. Gücün elden gideceği kaygısı, eşitsiz ve vahşi düzenin çarklarının bu şekilde döneceğine inanmalarını beraberinde getirir. Kendi çıkarları ve kanlı rekabetleri bazen -tıpkı II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi- kendi halklarından da vazgeçebilmeyi, hayatlarını hiçe saymayı getirebilmektedir. Daha adil bir dünya yaratmanın yaşam, huzur ve güvenlik süremizi artıracağına dair bir girişime cesaretleri yoktur. 

 

Bu durum yığınlarda da; “Düşmanın gücü ele geçirdiğinde bana edebileceklerini düşünerek; bir süreliğine evrensel değerlerden vazgeçebilirim” zihniyetini pekiştirir. Mesele, kitlelerin sadece algılar üzerinden kandırılması değildir; bu şuuraltında olan yığınların üretilen algılara inanma arzusudur! Hangi gerçeği önüne koyarsanız koyun, bu “inanç/iman”ın kırılması kolay değildir. İnsanlık böyle anlarda gerçeklere değil, bekayı garanti altına aldırdığı düşünülen ve “vicdanları rahatlatan” algılara ihtiyaç duyar. O yüzden Kitab-ı Mübin gaddarı değil bebeği muhatap alır ve “hangi günah yüzünden öldürüldün?” diye ona sorar; çünkü söz konusu bebeklerse katilin sebeplerinin zerre miskal önemi yoktur! Peki o kız çocukları da rızık, güvenlik, beka ve gelecek endişesiyle katledilmemişler miydi?

 

Maalesef çoğu zaman meseleler bu kadar çıplak şekilde görünür olmaz. İşte o anlarda “adalet” ve “hak” mefhumlarının karşılığı aynı zamanda ciddi bir emeğin ürünü olmak zorundadır. O emek ortaya konmadan, o içtihatlar için hukuki, siyasi, iktisadi çabalar ortaya konmadan, meselelerin arka planına ve bilahare mümkün mertebe künhüne varmadan o seviyeyi yakalamak ve görünür kılmak kolay olmaz. Zaten, “Ama…”lar ordusunun siyasi neferleri de her zaman nöbettedir. Su uyur onlar uyumaz.   

 

Ruanda, Myanmar, Gazze…

 

Evrensel Beyanname ve Veda Hutbesi

 

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1’inci maddesi şunu der: 

 

“Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.”

 

Kutlu vahyin “alemlere rahmet” olarak nitelediği Hz. Peygamber ise veda hutbesinde tüm insanlığın idrakine şöyle seslenmektedir:

 

“Ey insanlar hepiniz ademdensiniz, adem ise topraktandır. İnsanlar tarağın dişleri gibi birbirine eşittir. Kimsenin diğerine takva dışında bir üstünlüğü yoktur.”

 

İşte bu sözlerde geçen “takva”nın en önemli boyutu “adalet” ve Allah korkusuyla üzerine titrenen haklar manzumesidir.

 

İnsan hakları; “bölünmez, birbirine bağımlı ve birbiriyle bağlantılı evrensel haklar kümesidir” diye tanımlanır. Bu tanım; din ve inanç özgürlüğünden yaşam hakkına, onurlu çalışma hakkından sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına kadar tüm insanlara hiçbir ayrım gözetmeksizin insan onuruna yaraşır muamele edilmesi fikrini ifade etmektedir. 

 

Ancak maalesef kadimden çağımıza insanlık bu ‘değer merkezli’ birikimlere ihanet etmekte tereddüt etmemiş; devletler ve toplumlararası ilişkileri -yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi- çoğunlukla güç, haset, bencillik ve kibir dürtüsü belirlemiştir. İnsan doğasındaki kötülüğün baş aktörü güç istenci, hırs, tamahkârlık, aç gözlülük, yine mayasında var olan iyiliklere, güzelliklere galebe çalmıştır.

 

Ancak bu böyledir diye insanlık asla umudunu yitirmemiş, ortak iyiliklerin ahlaki normlarını korumanın mücadelesini vermiş, insanlığın umudunu yitirmesinin önüne duyarlı, erdemli insanlar ve kitleler geçmiş, ahlaki isyanların öncüleri olmuşlardır.

 

Günümüzde de bu çatışma olanca çıplaklığıyla devam etmektedir. Dün Bosna, Ruanda, Myanmar, Suriye derken bugün Filistin ve hassaten Gazze!

 

Olan şey hep aynı!

 

Doğulu ya da Batılı fark etmez, oyunun kurallarını belirleyen güç odakları, Uluslararası Ceza Mahkemesi, BM Güvenlik Konseyi, AB, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi kurumlara ve uluslararası hukuka rağmen, tüm dünyanın gözleri önünde insan haklarını ayaklar altına almaktan, savaş suçları işlemekten çekinmemişlerdir.

 

Ukrayna-Filistin çelişkisinde olduğu gibi, Ukraynalılar için korunmasını ilan ettikleri tüm hak ve değerleri Gazzeliler için ifade etmekten ve akan kanın durması için gayret göstermekten geri durmuşlardır. Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Belçika İşçi Partili üyesi Marc Botenga bu çelişkiyi veciz şekilde ifade ederken, Ukrayna’da “soykırım” olarak ifade edilen şeyin, Gazze’de “çocuklara (ve tüm Filistin halkına) karşı savaş” verilirken nasıl olup da buharlaştırıldığını sorar. Onlara yüzleri varsa aynaya bakmalarını salık verir. Genel Kurul’da yaptığı bu konuşmada parlamenterleri İsrail ile suç ortaklığına girişmekle itham ederken, konumuzla direkt bağlantılı asıl bamtelini şu sözlerle ifade eder:

 

Sizinle benim aramda siyasi farklılıklar yok; en yalın haliyle insanlık farkı var.”

 

Gözleri, vicdanları körelmiş bu dünyanın içinden konuşmak da kolay değildir. Tıpkı Batılı vicdanlara, onların anlayabileceği dilden “geleceğimizi öldürüyoruz” diye seslenen farklı siyasi aktörlerin işinin hiç de kolay olmaması gibi. Zira bu uyarının karşısında devasa büyüklükte maruz kalınmışlıklar ve sinemaya, romana, eğitimin kodlarına işlenmiş büyük ve dokunulmaz anlatılar söz konusudur. 

 

Habermas gibilerin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra inşa etmeye çalıştıkları “ethos”a bugünlerde ihanet ettiklerine dair yazı-çiziler çok haklı olmakla birlikte; söz konusu İsrail ise entelektüel “görmezden gelmelerin” yarım asırlık bir tarihi olduğu da vakıadır. O günlerde Sabra ve Şatilla katliamlarını görmezden gelen vicdanların bugün fark yarattıkları şey aleni taraftar olmalarıdır. Bahsettiğimiz yaşanmışlıklar, tarihin kaydettiği trajik mağduriyetler, ölümler, bunların ürettiği korkular ve o korkuların “Holokost” adı altında Batı dünyası üzerindeki bitimsiz baskısı, beka ve güvenlik endişesinin var olan ya da üretilen tüm “ethos”ların üzerinde bir “ethos” haline getirilmeye çalışıldığı açıktır. Ahlakın özü, güç ve medya ile perçinlenen “ethos”lar savaşına kurban verilmek istenmektedir.

 

Güçlüden Adalet Talep Etme, Adaletin Şahidi Olmaya Galebe Çalmakta 

 

Nelere şahit olmadık ki!

 

Dünyanın gözleri önünde bebek, kadın, çocuk demeden işlenen soykırım karşısında katillerin, gasıpların, işgalcilerin, soykırımcıların “savunma hakkı”ndan bahsedilebildi!

 

İnsanların elektrik ve su başta olmak üzere her türlü ihtiyaç maddesinden mahrum bırakıldıkları bir açık cezaevi ortamında; hastanelerin, okulların, cami ve kiliseler başta olmak üzere ibadet yerlerinin, mülteci kamplarının bombalandığı, gri ve kırmızının iç içe geçtiği, beton rengine boyanmış kan revan içerisindeki insanların ceset yığınları içerisinde yakınlarını aramaktan bitap düştüğü bir vahşi ortamda, “tüm dünyanın işgal altında olduğu, tek özgür beldenin direnen Filistin olduğu” da ifade edildi.  

 

İşte en acısı da, “savunma hakkı” denen şeytani propagandaya sadece siyasi elitlerin değil, entelektüellerin de alet olmuş olmalarıydı. Dahası, canlı yayınlar eşliğinde her dakika bu çocuk ve bebek katliamları gerçekleşir, taş taş üstünde bırakılmaz, insanlık en aciz, en çaresiz duygulara gark olmuşken, Avrupa’nın göbeğinde ve ABD’de Filistin lehine toplantı ve gösterilerin yasaklanması, sanatçı, sporcu, önde gelen şahsiyetlerin linç kampanyalarında hedef gösterilmelerine kadar bir dizi insanlık suçu da buralarda işlendi.

 

Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz. İslam dünyasından Asya ve Latin Amerika’ya kadar, adaletin şahidi olacak organizasyonlar üretebilmekten aciz bir halde, tıpkı İslam İşbirliği Örgütü’nün toplantısında olduğu gibi, zorbaya karşı herhangi bir yaptırım kararı alamadan, zorbanın arkasındaki güçlere şikâyet mektupları iletmekten başka bir şey üretemiyor dünyanın geri kalanı. Bundaki en önemli saik de o güçlerin de hak, hukuk ve adalet noktasında kendi içlerinde bir tutarlılığa sahip olamamaları ve bu tutarsızlıkların onların acziyetini beslemesi. Bunun ülkemize bakan yönü -ileriki satırlarda değineceğimiz üzere- maalesef içler acısı bir tablo sunmakta bizlere.

 

“Ahlakın Özü” Direniyor!

 

Ancak hangi din ve etnik kökenden, hangi dünya görüşünden olursa olsun, başta insanlık ve bütün İslam toplumları olmak üzere, küresel güçler ya da yerel despotların bütün bu ikiyüzlülük ve çelişkilerine karşılık, ed-din’in bütün insanlığa emrettiği can, mal, akıl, nesil ve din emniyetinin korunmasını baş tacı ettiler. 

 

Yasaklar ve meşum propagandalara rağmen bu değerler uğruna bugün dünyanın dört bir yanında kitleler meydanları, sokakları doldurdu, parlamento önlerini ahlaki isyanın meskenleri kıldılar!

 

Bu bir hayal, teatral gösteri ya da ütopya değil, insanlığın ahlak isyanıdır! Sadece İsrail ile sınırlı kalmayan, kurumları işlevsiz kılan, insanlık değerlerini yerin dibine sokan bütün bu örgütlü kötülüğe karşı küresel bir intifadanın ayak sesleri, görünen yüzüdür! 

 

Yaşanan trajediler, insan haklarının bir bütün olduğu gerçeğini bizlere unutturmamalıdır. Yaşam ve özgürlük hakkından adil yargılanma hakkına, işkence ve kötü muamele yasağından masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkına, çocuk ve kadın haklarından düşünce ve ifade özgürlüğü ve hatta cezaevlerinde kötü koşullarda yaşam sürmeye çalışanların sağlık ve benzeri haklarına kadar elde edilen kazanımlardan asla taviz verilemeyeceği açıktır. 

 

Adil, bağımsız ve tarafsız hukuk, vicdan ve merhamet ideali asla vazgeçilemez, bunların kurumsallaşması hedefi asla terkedilemez bir insani yükümlülüktür. İnsanlık bunları kazanma adına nice badireler atlatmış, bu yolda nice kan ve gözyaşı dökülmüştür. Buna karşılık atalarımızın “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü de, tarihi tecrübelerin ve birikimlerin ardından gelmiştir. 

 

İnsanlık suçlarına imza atanlar gücün elindeki teatral mahkemelerden kurtulsa bile, bir gün mutlaka ilahi adaletin elinde yargılanacaklardır! 

 

Acziyetimizin Ana Sebepleri İçeride 

 

Peki dünya böyle de ülkemizdeki durum nedir? 

 

Yaşayarak şahitlik ettiğimiz son 6-7 yıllık süreç hepimizin malumu. Resmi OHAL süreçleri ya da gayrı resmi, hukuk devleti nosyonunu delik deşik eden OHAL zihniyetinin ülkemizi getirdiği yer içler acısı. Uluslararası insan hakları karnemiz günden güne daha da beter bir hal almakta. 

 

Binlerce insanımız AİHM önlerinde sıraya girmiş, haklarını aramaktadırlar. Siyasi kriterle üretilen siyasi mahkûmiyetler, aileleriyle birlikte milyonlarca insanımızı cendereye sokmuş, KHK’lı insanlarımız haklarına kavuşma ve işlerine geri dönme hayalleriyle oyalanmış, adli suçlarla cezaevlerimiz dolmuş, boşaltma adına adaletsiz, ayrımcı ve eşitsiz infaz yasaları çıkarılmış, suç örgütleri liderlerine tanınan haklar, on binlerce insandan esirgenmiştir! 

 

En yaralı olduğumuz konuların başında ‘Adil Yargılanma Hakkı’ gelmektedir. En çok ihlal edilen hak olduğu gerçeği bizzat Anayasa Mahkemesi (AYM) ve AİHM tarafından belgelenmiştir.

 

Adaletsizlikler aile birliğinin bozulması ve boşanmalar, intiharlar, cinayetleri artırmış, gasp ve rüşvet çetelerinin ellerini güçlendirmiş, rüşvet başta olmak üzere yargıdaki yozlaşmaları da artırmıştır!

 

Hepsiyle birlikte, bizzat yürütmenin en tepe isimleri ve onlardan güç alan atanmışlar ya da Yargıtay 3. Ceza Dairesi örneğinde görüldüğü üzere AİHM ve AYM kararları sorgulanmış; bizzat bu kurumlar en yüksek perdeden hedefe konmuş; yargı kurumları arası çatışmalar alenileşip avamileşmiş; itiraz eden hukuk otoriteleri “terörle iltisaklı” ithamlarıyla linç edilmek istenmiş ve maalesef yerel mahkemeler bu kurumların kararlarına uymaz olmuşlardır. 

 

Keşke bu çatışma sadece kurumların birbirlerine verdikleri zararlar ile kalsaydı! Bütün bu süreçler milyonlarca vatandaşımızın adalete ve geleceğe dair ümitlerini yok etmiştir. Bütün bu keşmekeşe “örtülü af” niteliği taşıyan ve yamalı bohçaya çevrilen infaz yasaları eşlik etmiş; ayrımcılık ve eşitsizlik katmerlenmiştir.

 

Sonuç olarak Türkiye; hukukun üstünlüğü endekslerinin adalet verilerinde bu yıl 142 ülke arasında 117’nci sıraya yerleşmiştir. Aynı raporlarda temel haklarda 133, sivil adalette 119, düzen ve güvenlikte 75, ceza adaletinde 107’nci sıraya gerilemiştir.

 

2021 istatistiklerine göre AİHM’de “En fazla ihlal dosyası” başvurusu olan ülkeler sıralamasında en üstten ikinci durumdayız. Toplam 70.150 başvurunun 15.250’si, yani yüzde 22’si Türkiye’den. Şimdilerde dosyaların daha da kabardığını tahmin etmek zor değil. Bu da içerdeki yargı süreçlerimizdeki devasa sıkıntıları göstermekte. 

 

Maalesef 2,5 milyondan fazla insanın terör şüphesiyle soruşturmalardan geçirildiği, aileleriyle birlikte yaklaşık 10 milyon insanımızın mağdur edildiği bu süreçte, gerçek suçlarda da patlamalar oldu ve cezaevleri yetmez oldu. Cumhuriyet savcılıklarında sadece 2022 yılında 12.320.000 dosyada, 15.700.000’e yakın şüpheli ve 20.500.000’den fazla suç şüphesi oluştu

 

“Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi”nin lime lime edildiği bir ortamda bu yükün altından nasıl kalkılacağını iktidar sahiplerine sormak gerek. Peki ya toplumu bu hale getirmenin ötesinde, bu yozlaşmayı bir istismar alanı haline getirmekten imtina etmeyip ceplerini şişiren yargı bürokrasisine ne diyeceğiz!

 

Hal bu iken ve bu hal her alana karalar bağlatıp kara para düzenini kamçılarken, bizler ülkeyi düzlüğe çıkarmanın köşe taşlarından olan “Gri Listeler”den nasıl çıkacağız?

 

Altyapısında hukuki öngörülebilirlik olmayan, de facto güçler birliği oluşturarak her şeye tek elden müdahale eden, kanun hükmünde kararnameler ve torba yasalarla bu gücü her alanda pekiştiren, nepotizmin önünü alabildiğine açan, mülakat sistemleriyle torpili yaygınlaştırıp insanların emeklerini gasp eden, bir tweet’in bedelini topluma adaletsizlik olarak fatura eden bir sistem orta yerde duruyorken, dostlar alışverişte görsün misali “İnsan Hakları Eylem Planları” açıklamanın, “Dünya 5’ten büyüktür” diye seslenip esip gürlemenin anlamı kaldı mı? Siz ülkenizi bu hale sokmuşken, bu kükremenin ahlaki bir karşılığı kaldı mı? 

 

Bir ülke düşünün ki siyasi yargılamalarda mahkeme heyetleri değiştiriliyor; kararlar siyaset tarafından belirleniyor; hukuka uymaya gayret edenler sürgüne yollanıyor; millete her sözde adalet reformu seslenişinde defalarca vaat edilen coğrafi teminat (yani hâkim teminatı) ayaklar altına alınıyor; daha önce Rahip Brunson, Deniz Yücel örneklerinde gördüğümüz üzere, medyatik siyasi figürlere siyasi rehine muamelesi yapılıyor ve dahi ‘Ponzi’, ‘Saadet Zinciri’, ‘Uyuşturucu’ ve ‘Kara Para’ düzenekleri olabildiğince yaygınlaşıyor; yargı, yozlaşmaların merkezi olmaktan öte muhalefeti de sindirmenin aparatı haline getirilirken nasıl olup da düzlüğe erişeceğimiz maalesef hâlâ soru konusu edilemiyor! 

 

Ve elbette ki hepsinden önemlisi toplumun bu batağın kurbanı olmaktan nasıl kurtarılacağı sorusu! Toplumun yozlaşma arttıkça çarpık bir beka anlayışıyla sözde güvenliğe hukuk ve adaletten daha fazla sarılma motivasyonunu nasıl terbiye edeceğiz? Gerçek bir toplumsal iç huzur ve barışın yollarını açmaya, hakiki manada anayasa, insan hakları ve adalet reformları yapmaya nasıl girişebilecek; “kendi çıkarları yoksa hiçbir şeye el atmazlar” duygusunu toplumun geri kalanının zihninden nasıl söküp atacağız?

 

Tıpkı dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi toplumu sürekli geçmişle korkutup, o jakoben zihniyetin benzeri uygulamalarını bu topluma yaşatmayı sürdürerek, yani hak, hukuk, adalet karşısında toplumun itikadını daha da bozarak, Gazze gibi coğrafyalara ilişkin etkin siyasi modelleri üretmede, bu modellere dünyanın geri kalanının katılımını sağlamada nasıl inandırıcı olabileceğiz? 

 

“Gönül coğrafyaları”, “Tarihi bağlar”, “Teröristler yargılanmalı” çıkışlarıyla ülkeyi yönetme biçimi arasında çelişkiler olmamalı, halkın güvenini arkanıza almış olmalısınız ki bu çağrıların karşılıkları somutlaşabilsin.

 

Bugünlerde iktidar trolleri herkese “reel politik” dersleri vermekle meşguller! Kurşun askerler misali “Ama”cılar ordusunun borusunu öttürmekle iştigal etmekteler. Yapıl(a)mayanlar üzerinden estirdikleri rüzgârları, iftiralara ve hedef koymalara da eşlik ederek fırtınalara çevirmenin derdindeler. Oysa eleştirilere konu olan talepler reel politiğin alternatifi hayali ütopyalar falan değil. İçine girilen cendere, belli ki “Sessiz Devrim”lerin inşa edildiği günleri de unutturmuş. İnsan haklarında yapılan devrimlerle dış politikada atılan adımların yarattığı sinerji artık rüyalarını bile süsleyemez olmuş! “Toplumun geçmiş yaralarını sardığımız, ülke insanına nefes aldırdığımız, umutlarını dirilttiğimiz günleri yeniden hatırlamanın tam zamanı” diyeceğiz ama son 6-7 yıldır bu sözleri sarfetmekten dillerde tüy bitti.

 

Gazzelilere Yapılabilecek En Büyük İyilik 

 

Oysa Gazze’ler, dünyanın tek sermayesinin 2 metrekare toprak olduğu hakikatini bir kez daha kavramaya davet ediyor bizleri. Filistinliler bu gerçeğe yaslanarak direniyorlar. Özgürlüklerinin nişanesi de bu gerçeği kavramış olmaları. Ve belki de bizim Filistinlilere en büyük desteğimiz hukuka ve insan onuruna her zamankinden fazla yaslanmamız olacak. Onların yaşam hakkı başta olmak üzere “ismet/dokunulmazlık”larla ilgili verdikleri mücadele ile kaderimizin ortak olması meselesi bu gerçeklerle bağlantılı. Daha fazla hukuk, daha fazla özgürlük, daha fazla çoğulculuk, huzur, güven, eşitlik ve paylaşım, Gazze’ye de en büyük, en anlamlı, en kreatif destek ve çözüm olacaktır. 

 

Evet; “hepimiz ademdeniz ve adem de topraktan yaratılmıştır”, nerede olursak olalım “bir tarağın dişleri gibi eşit” kılınmış insanların birbirine zulmetmesi, yaşam hakkı başta olmak üzere haklarını gasp etmesi, Cenab-ı Hakkın “Şeytan işi” dediği kötülüklerdendir! 

 

Bize verilen emanetin vuslat vaktinin yakın ve yakîn olduğu izahtan varestedir!

 

“Başkaları”nınki bir yana, bizim din günü vereceğimiz hesabın bütün hesaplardan daha çetin olacağı da kesindir!

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.