Bana Her Şey Eğitimi Hatırlatıyor

20 Ocak, eğitimin dünya çapında barış ve kalkınmadaki rolüne dair farkındalığı artırmak amacıyla Birleşmiş Milletler öncülüğünde Uluslararası Eğitim Günü olarak kutlandı. Ancak toplumdaki her yapısal sorunun mutlaka bir yönüyle eğitime bağlandığı bir düzende, bizim yılın her günü eğitimin farklı boyutlarını ve farklı sorun alanlarını düşünmemiz, tartışmamız ve çözüm üretmemiz gerekiyor.

Çağdaş, evrensel, bilimsel, nitelikli ve erişilebilir bir eğitim, hem bir toplumun gelişebilmesi hem de dünyanın daha yaşanılası bir mekân halini alması için en temel araç. 

 

Bugün yakındığımız toplumsal sorunların hiçbiri gökten zembille inmedi; hepsi bir şekilde eğitimsiz bırakılmış bireylerin önemsenmemesi ve eğitim kaynaklarının topluma adil ve eşitlikçi şekilde paylaştırılmamasıyla bağlantılıydı. 

 

Tüm bu sorunların kökeni, birçok açıdan, bebekten katil yaratan karanlıkların sorgulanmamasına dek uzandı. 

 

Bir yandan da eğitim ekosistemi içerisinde hoşgörüsüz ve kutuplaştırıcı söylemlerle baş edilememesi, bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi giyinmeyen, bizim gibi davranmayan kişilerin daha okul sıralarındayken dışlanması, eğitimin adaletsiz, ötekileştirici ve sınıfsal yapısını düzeltecek bir eğitim vizyonunun devreye girmemesiyle bağlantılıydı. 

 

Geçtiğimiz günlerde eğitimin dünya çapında barış ve kalkınmadaki rolüne dair farkındalığı artırmak amacıyla Birleşmiş Milletler öncülüğünde Uluslararası Eğitim Günü (24 Ocak) kutlandı.  

 

Özel günler, o güne konu olan temanın tartışılması, öneminin anımsanması ve yapılacaklar listesinin güncellenmesi açısından kritik. 

 

Her Şey Eğitime Bağlanıyor

 

Bir yandan da, okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretim okullarında yaklaşık 19 milyon öğrencinin olduğu, ancak eğitim harcamalarının milli gelire oranının yüzde 2,6 ile OECD ortalaması olan yüzde 6’nın oldukça altında kaldığı, eğitim harcamalarının büyük oranda hane halklarının sırtına yüklendiği yaralı ve kırılgan bir eğitim alanında “eğitim”in gerçekten ne anlama geldiğini düşünmek, onu hapsedildiği politik kıskaçtan kurtarmak bir gün ile sınırlı kalmamalı. 

 

Toplumdaki her yapısal sorunun mutlaka bir yönüyle eğitime bağlandığı bir düzende bizim yılın her günü eğitimin farklı boyutlarını ve farklı sorun alanlarını düşünmemiz, tartışmamız ve çözüm üretmemiz gerekiyor. 

 

“Kamusal nitelikli eğitim olmazsa ne olur?” sorusuyla işe başlayabiliriz. 

 

Özel anaokullarının erken kayıt fiyatlarının yıllık 1 milyon TL’yi bulduğu, kamu okullarına yeterince ayrılmayan bütçenin teşvik adı altında aktarıldığı birçok özel eğitim kurumunun yıllık yemek ücretlerinin 90 bin TL seviyesine ulaştığı bir ortamda eğitimin giderek sınıfsal hale gelmesi karşısında kırtasiye, okul forması, çantası gibi masrafları karşılayamayan, yaşıtları porsiyonu 300 TL’lik öğle yemekleri yerken kendileri boş beslenme çantasıyla okula giden bodur, aç ve konsantrasyon sorunu çeken çocuklardaki adalet ve eşitlik duygusunun nasıl köreleceğini, eğitimdeki bu “piyasalaştırma” karşısında bir yandan da milyonlarca dezavantajlı çocuğun yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında aynı kentsel mekânlarda nasıl büyüyeceğini düşünmeliyiz örneğin… 

 

Ailelerin gelir durumu ve alım gücünün eğitim alanına doğrudan yansıdığı bir toplumda eğitimin geleceğini sürekli konuşmalı, eğitimden uzaklaştırılan çocukların uyuşturucu bağımlılığından işçiliğe, erken yaşta zorla evlendirilmekten gelecek perspektifini kaybetmeye dek birçok girdabın içine hapsedildiğini görmeliyiz. 

 

Yapabilirlikleri Güçlendirmek

 

Sorgulamayan, araştırmayan, ezbere eğitime hapsolmuş çocuklardan yakınmak yerine, bu çocukların haklarını neden “yapabilirliklere” dönüştür(e)mediğimiz, PISA testlerinde neden son sıralara hapsolduğumuz konusunda kendimizi eleştirmeliyiz. Örneğin 10 çocuktan üçünün kültürel faaliyetlere gidip, gidemeyenlerin de ana sebep olarak ekonomik gerekçeleri göstermesinin onların iyi olma hali ve gelişimleri üzerindeki etkisini irdelemeliyiz. 

 

Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) projesiyle birlikte çocuğun işgücü piyasasında ucuz emek gücü olarak görülmeye başlamasını, stajyerlik ve çıraklık eğitimi adı altında güvencesiz iş ortamlarında canları pahasına çalıştırılmalarını, mobilya atölyesinde staj yaparken üzerine sunta bloklarının devrilmesiyle ağır yaralanan ve hastanede müdahaleye rağmen kurtarılamayan 15 yaşındaki Erol Can Yavuz’u konuşabiliriz. 

 

Haftanın bir günü okulda eğitim görüp üç günü saç büküm makinesi çalıştırmayı öğrenirken kafası makineye sıkışıp 16 dakika boyunca müdahale edilmeyi bekleyen, ardından yaşamını yitiren 14 yaşındaki Arda Tonbul’u, staj yaptığı klimacının yanında klima taktığı sırada binanın çatısından dengesini kaybederek düşen 10’uncu sınıf öğrencisi Ömer Çakar’ı konuşabiliriz. 

 

Ve daha nice “MESEM” mağdurunu, geçen sene iş cinayetlerinde yaşamını yitiren en az 54 çocuğu, yaşanan iş cinayetlerinde işverenlerin cezai sorumluluğunu yerine getirip getirmediğini, MESEM’lerde yaralanan veya meslek hastalığına yakalanan çocukların gerçek sayısını, bu merkezlerde iş sağlığı ve güvenliği adına alınan/alınmayan tedbirleri konuşabiliriz. 

 

Çünkü eğitim dendiğinde bir yandan da örgün eğitimden MESEM yoluyla koparılan 1,5 milyon öğrenciyi, resmî rakamlara göre sayıları 720 bine ulaşan ve her yıl sayıları 100 bin kadar artan çocuk işçileri konuşmalıyız. 

 

Resmî İstatistikler ve Saha Gerçekleri

 

Sadece “resmî istatistikleri” değil sahaya yansıyan gerçekleri, spot ışıkları altında “yoksulluk güzellemelerini” değil çocukluk çağından devralınmış gerçek gözyaşlarını ve gerçek acıları konuşmalıyız. 

 

UNICEF’in son rakamlarına göre üç çocuktan birinin yoksul olduğu ülkemizde çocukların en temel haklarına erişememelerini; eğitimden sağlığa, barınmadan beslenmeye hayatın zorluklarıyla tek başına mücadele etmeye terk edilmelerini gündemde tutmalıyız. 

 

Ekmek veya makarna gibi yiyecekleri her gün tüketen çocukların oranının yüzde 62,4, her gün et, tavuk ve balık tüketebilenlerin oranının ise yüzde 12,7 olduğu bir ülkede mevcut kaynakların önceliklendirilmesi ve bu önceliğin de merkezine çocukların yerleştirilmesi gereğini vurgulamalıyız. 

 

Bu sömürü ve kayıtsızlık düzeni içerisinde sanki her şey güllük gülistanlıkmışçasına “çocuklar geleceğimiz” sözünün ardındaki manasızlığı, boşluğu ve riyayı görmeli, çocukların bugününü güçlendirecek temel tedbirleri almayı konuşmalıyız. Nobel ödüllü şair Louise Glück, bir şiirinde boşuna “Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır” dememiştir. Dünyaya baktığımız ve çocukların dünyaya baktığı pencereyi güzelleştirmeliyiz. 

 

Çocukların eğitim hakkından söz ederken, okul sıralarında guruldayan midelerini, okullulaşmanın önüne çocuk işçiliğinin koyduğu bariyerleri, mevsimlik tarım işçisi ailelerin çocuklarını okul ortamında tutma yollarını konuşmalıyız. 

 

Konuşmakla da kalmamalı, bu konuda yıllardır konuşan, eyleyen, haykıran sivil toplum kuruluşlarını pürdikkat dinlemeli, derhal bu alandaki projeleri eyleme geçirmeliyiz. 

 

Eğitim, gelişmişlik, sağlık ve kalkınma arasındaki bağı göz ardı etmemeli ve bu yolda bilimi rehber edinmeliyiz. Bilimi rehber edinirken de uzay turizmiyle övünmekle yetinmeyip, uzay mühendisliği bölümü mezunu olup iş bulamayan, bir kahve dükkanında barista’lık yapan Okan Bayram’ın intiharının ardındaki olası sebepleri konuşmalıyız. Eğitimi konuşurken bu eğitimi yapabilirliklere dönüştüremeyen sistemin yapısal sorunlarını irdelemeliyiz. 

 

Eğitimli Uzun Yaşıyor 

 

Bilim dünyasının prestijli dergilerinden The Lancet’te geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerden elde edilen verilere dayalı bir araştırmada, eğitim hayatında kalınan süre ile uzun yaşam arasında bağlantı olduğu, okula gitmemenin ise sigara içmek veya alkolizm kadar ölümcül sonuçlar doğurabileceği ortaya kondu. 

 

Buna göre, bir yetişkinin ölüm tehlikesi, tam zamanlı eğitim alarak geçirdiği her yıl yüzde 2 oranında düşüyor; ilk ve ortaöğrenimin ardından yükseköğrenim almak ise, ömür boyu sağlıklı beslenmek kadar faydalı sonuçlar doğuruyormuş. Öyle ki örgün eğitim almış bir kişinin ölüm riski, hiç almamış birine kıyasla yüzde 34 daha az oluyormuş.

 

Dolayısıyla eğitim ekonomik ve beşerî kalkınma açısından olduğu kadar, sağlığa da spor kadar, iyi beslenmek kadar faydalıymış. 

 

Sağlıklı, gelişmiş, çağdaş medeniyet düzeyinde bir toplumla yaşamayı ve rekabetçiliğimizi artırmayı hedefliyorsak çocukların eğitimine dair tüm sorunların üstüne kalın bir örtü çekmek yerine, her birini siyaset-üstü bir tavırla çözmek için gömlek kollarını sıvamalıyız. 

 

Bunun için sürdürülebilir bir eğitim ekosistemi şart. Bunun için okulların toplumdaki mevcut eşitsizlikleri yeniden üretmek yerine, çocuklar için eşitlik üretmesini sağlamak şart. Eğitimin hem akademik gelişim hem de sosyal refah ve adalet alanı haline gelmesi şart. 

 

Bir ülkeyi ayakta tutan en temel iki unsur, “çocuk” ve “eğitim”. Çocuk eğitimsizse uzaya gönderdiğiniz astronotların, ihraç ettiğiniz dronların, ürettiğiniz yerli ve milli araçların insanların gündelik yaşantısı üzerinde çok bir etkisi olmuyor. 

 

Çünkü gelişmenin motorunu daha bugünden tamir etmediğinizde, bu motoru eğitim yoluyla güçlendirmediğinizde, çocuklara bir gelecek perspektifi sunamayıp onların eğitim hakkını öncelemediğinizde, o motorları maviliklere sürmek de zorlaşacak. 

 

23 Nisan ve 20 Kasım’larda anımsadığımız çocukların aslında harcının karıldığı “şimdiki zamanı” çeşitlendiremediğinizde, eğitim yoksulluğunun kendini sürekli yeniden üretmesine göz yummuş oluyorsunuz. Eğitim yoksulu olan bir toplum da her açıdan yoksullaşıyor. Sadece ekonomik olarak değil, kültürel olarak da, değerlerin yitiminde de, vasatlığın ve lümpenliğin geçer akçe hale gelmesi açısından da… 

 

Dağcılıkta rota en güçsüzün temposuna göre belirlenir. Peki biz rotamızı ne zaman çocukların nitelikli eğitimini sağlamaya göre belirleyeceğiz?

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.