Bandung Ruhunu Geri Getirmek

1955 Bandung Konferansı’nın uluslararası meselelere değer temelli yaklaşımı günümüzün orta güçleri için bir model olabilir. Orta güçler, Bandung’un başaramadıklarını başarmak ve küresel siyasette daha büyük bir etki yaratmak, daha adil ve kalıcı bir uluslararası düzen kurmak için Konferans’ın değerlerini yeniden canlandırmalılar.

bandung ruhu

Son yıllarda Batı kamuoyundaki tartışmalar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan sözde kurallara dayalı uluslararası düzenin bozulduğu yakınmalarıyla dolu. Kimileri Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, Kimileri ABD Başkanı Donald Trump’ı ya da İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu suçluyor. İşin aslı tüm bu şahıslar küresel düzenin bozulmasına önemli ölçüde katkıda bulunuyor. 

 

Batı dışındaysa, savaş sonrası uluslararası düzenin iki yüzlülüğü ve çifte standartlarına ilişkin endişeler konusunda yeni bir gelişme yok. Asya, Afrika ve Ortadoğu’daki post kolonyal ülkelerin liderleri, kurulduğu andan itibaren sadece kendi çıkarına hizmet eden bir yapıda olduğu için bu düzeni sürekli olarak eleştirmektedir. 

 

Bu ülkeler bu düzenden rahatsız olduklarını dile getirmekle kalmadı, alternatif bir vizyon sunmaya da çalıştı. Bu çabalardan en bilinenleri, yaygın bir biçimde Bandung Konferansı olarak tanınan, 1955 Asya-Afrika Konferansı’dır. Küresel Güney ülkelerinin uluslararası ilişkilerde etki gücü arayışını temsil eden Konferans, gelişmekte olan küresel düzene güçlü bir eleştiri getirerek daha eşitlikçi değerlere dayanan alternatif bir vizyon sundu.

 

Bugün, Batı dünyası dışındaki orta güçler, küresel politikada daha fazla söz hakkı talep ediyor. Uluslararası düzene ilişkin memnuniyetsizliği ifade ederken de sıkça Bandung’un söylemini ve üslubunu tekrar ediyorlar. Konferans’ın küresel vizyonunun merkezinde yer alan ilkelere ise daha az vurgu yapıyorlar. Orta güçler, Bandung’un başaramadıklarını başarmak ve küresel siyasette daha büyük bir etki yaratmak, daha adil ve kalıcı bir uluslararası düzen kurmak için Bandung Konferansı’nın değerlerini yeniden canlandırmalılar. 

 

Bu yıl 70’inci yıldönümüne varan Bandung Konferansı, 1940’lardan 1960’lara kadar süren ve bağlantısızlık fikrini ve sözde Üçüncü Dünya veya Küresel Güney’i siyasi bir güç olarak popülerleştirmeyi sağlayan uluslararası toplantılardan biriydi. Bandung gibi konferanslar sadece çok taraflılığın Batı dışı biçimlerinden olmakla kalmadı, küresel siyasi etki gücüne ilişkin alternatif vizyonları da güçlendirdi. 

 

Bu yeni etki gücü, bu tür konferansların Avrupa dışında düzenlenmesi ve Avrupa’nın hâkim olduğu uluslararası statükoyu eleştirmesiyle kendini gösterdi. Bandung Konferansı’na ev sahipliği yapan ve kilit bir rol oynayan Endonezya Cumhurbaşkanı Sukarno, açılış konuşmasında, birkaç yıl öncesine kadar Asya ve Afrika uluslarının liderlerinin kendi meselelerini tartışmak için diğer ülkelere ve kıtalara seyahat etmek zorunda olduklarını öne sürmüştü. Bu ülkeler artık kendi meselelerine ilişkin olarak kendi ülkelerinde bir araya gelebiliyorlardı. Sukarno, konuşmasında, Afro-Asya devletlerinin tarihin öznesi haline gelmeleri ve kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri gerektiğinin altını çiziyordu.

 

En önemlisi de Bandung’daki liderler, temsiliyetlerini en iyi şekilde küresel siyaset için yeni normlar benimsemek yoluyla gerçekleştirebileceklerine inanıyordu. Bunu da genel olarak Bandung ruhu olarak anılan 10 ilkeyi benimseyerek bir sisteme bağladılar. Bu 10 ilkeden ilki, temel insan haklarına ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’na saygıydı. Diğer ilkeler arasında herhangi bir ülkeye karşı güç kullanımının reddedilmesi, uluslararası anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi, tüm ulusların egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi, tüm ırkların ve ulusların eşitliğinin tanınması yer alıyordu. Sukarno da bizzat barışın hizmetinde “ulusların ahlaki şiddetini” harekete geçirme ihtiyacından söz etmişti.

 

Ukrayna ve Gazze’deki gibi krizler karşısında, Batılı olmayan güçler yeniden dünya sahnesinde daha büyük bir rol oynamaya çalışıyor. 20’nci yüzyıl Bağlantısızlar Hareketi ile bariz benzerliklerine rağmen, bu konuda farklı bir yol izliyorlar: Farklı küresel koşullarda norm ve değerleri önemsizleştirirken, kolektif savunuculuktan kaçınıyor ve uluslararası politikaya küresel değil bölgesel bir yaklaşım benimsiyorlar. Sonuç olarak, orta güçler artık küresel veya bölgesel kamu yararları sağlamaktan kaçınarak etki alanlarına uyum sağlamaya daha istekliler.

 

Bandung ve Bağlantısızlar Hareketi

 

Bandung’u ve akabinde Bağlantısızlar Hareketi’ni doğuran sistemik koşullar oldukça değişti. Dekolonizasyon, Bandung’daki liderleri eşitlik, hukuk ve adalet ilkeleri etrafında birleşmeye itti. Soğuk Savaş’ın iki kutuplu doğası, onları nihayetinde Üçüncü Dünya olarak bilinen üçüncü bir kutbu yaratma çabasına yönlendirdi.

 

Yine de küresel değişim Bandung’un değerlerini terk etme kararını tek başına açıklamıyor. Bugün, BRICS bloku (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika ve yeni eklenen diğer üyelerden oluşan) yükselirken, pragmatizm ve kişisel çıkarlar hüküm sürüyor. BRICS liderleri küresel düzeni eleştirmekte hızlılar, dünyayı yeniden inşa etmek için ortak bir siyasi projeyi dile getirmekte ise yavaş davranıyorlar. Çok taraflılıklarını besleyen çoklu hizalanmaları büyük ölçüde risklerden korunma odaklı. Bunun yanında, bu yaklaşım uluslararası sistemin ABD ile Çin arasındaki bir çerçeveye oturtulmasını da reddedemiyor. Bağlantısızlık tarihsel olarak genellikle Batı ya da Sovyet merkezli bir dünyayı reddetmek anlamına gelirken, bugünün BRICS’i giderek Çin merkezli olma riski taşıyor. Gerçekten de Çin, bloktaki kilit aktörlerden biri.

 

Bandung ve Bağlantısızlar Hareketi egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlık konularında net bir ahlaki duruş sergilerken, BRICS üyeleri, içlerinden biri olan Rusya, komşusu Ukrayna’yı işgal ettiğinde kararlı bir duruş sergilemekte isteksiz davrandı. Küresel Güney’deki ülkeler Gazze konusunda büyük ölçüde daha ilkeli bir duruş sergilerken, Ortadoğu’daki orta güçler İsrail üzerinde gerçek bir baskı unsuru oluşturmakta zorlandı.

 

Bandung’da kolektif savunuculuk çok önemliyken, bugünün enternasyonalizmi bir tür stratejik bencillik tarafından yönlendiriliyor. Orta güçler aynı zamanda kendi “Önce Amerika” versiyonlarını da (önce Hindistan, Önce Endonezya ya da Önce Suudi Arabistan vb.) benimsemiş durumda. Bu yaklaşım, ulusal çıkarları tek seferlik bir oyun olarak değil, kurumlara ve ortaklıklara uzun vadeli yatırımlar olarak yorumlayan çok taraflılığın bir versiyonuyla temelden çelişiyor.

 

Günümüzde orta güçler bir seçim yapmak zorunda. Orta güçler, ortak değerlere dayanan kolektif savunuculuk olmadan, küresel düzeni yeniden oluşturmaya inandırıcı bir alternatif sunamaz. Ortak normlar olmadan bu ülkeleri birbirine bağlayan bağ zayıf kalır ve dolayısıyla etkileri de zayıflar. 1955’te Bandung’da bir araya gelen katılımcılar, mimarları kendileri olmasalar da BM Şartı’nı ve insan hakları ilkelerini benimsemişlerdi. Bandung’un 10 ilkesi, katılımcıların uluslararası hukuka içkin çok taraflı bir düzeni sahiplendiklerini ve yorumladıklarını gösteriyor. Katılımcılar, daha temsili ve kapsayıcı gördükleri BM Genel Kurulu’na oldukça önem vermişlerdi.

 

Bandung’un ilkelere bağlılığı, süper güçlerin iktidarlarını kısıtlayan norm ve kanunlara karşı içsel bir isteksizlik duydukları durumlarda özellikle değer kazanmaktadır. Bu durum Soğuk Savaş döneminde kimi zaman böyleydi ancak bugün çok daha kesin. ABD ve Çin, uluslararası hukuk ve normlardan yoksun bir dünyada faaliyet gösterebilecek büyüklükte ve güçte. Ne var ki, böyle bir dünyada orta güçler kaybeder.

 

Uluslararası Hukuk

 

İşlevsel bir çok taraflı sistemin tek dayanağı kuşkusuz uluslararası hukuk olamaz. Ancak bir tür uluslararası hukuk olmadan da (özellikle uluslararası insancıl hukuk ve Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve Dünya Ticaret Örgütü gibi örgütler olmadan) tüm ülkeler, özellikle de küçük ve orta ölçekli güçler, daha kötü durumda olacaktır. Almanya’nın UCM’in Netanyahu hakkındaki tutuklama kararını görmezden gelme eğiliminde olduğu gibi, uluslararası hukuk ve normlara karşı seçici bir şekilde bağlı kalınması, Avrupalı orta güçlerin sözüm ona destekledikleri kurallara dayalı uluslararası düzenin meşruiyetini daha da zayıflatır.

 

Daha geniş bir vizyona duyulan ihtiyaç, günümüzde orta güçlerin coğrafi odaklarına da yansımaktadır. Bandung o zamanki küresel düzenin doğasına odaklanırken, bugünün orta güçleri daha çok kendi bölgesel düzenleriyle ilgileniyor. Bandung Konferansı ve benzeri platformlar, küresel ekonomik ve hukuki hedeflere ulaşmak için BM Genel Kurulu’ndan faydalanmaya odaklanmıştı. Buna karşın, bugün pek çok orta güç küresel konumlarını bölgesel istek ve önceliklerinin merceğinden geçiriyor. Örneğin, birçok orta güç taraf tutmaktan kaçınmak ve Rusya ile ilişkilerini sürdürmek için Rusya-Ukrayna çatışmasını bölgesel bir savaş olarak görmeyi tercih ediyor.

 

Bandung’da iki kutupluluğun reddi, etki alanı siyasetinin de reddine yol açmıştır. Birçokları kutup merkezli dünya görüşünden de rahatsızlık duyuyordu. Oysa bugünün orta güçleri, küçük ve orta ölçekli devletlerin eşitliğini ve etkinliğini zayıflatacak olmasına rağmen, etki alanı jeopolitiğine daha olumlu yaklaşıyor gibi görünüyor. Belki de orta güçlerin en üst kademesinde yer alan Hindistan gibi ülkeler içlerinde, bir gün süper güç kategorisine yükselme ve kendilerine ait bir etki alanına sahip olma hırsını barındırıyor olabilirler.

 

Ancak bu durum uluslararası sistemi, her biri kendi bölgesel hegemonuna sahip bölgeselleşmiş kümelerin bir birleşimine indirgemektedir. Küresel düzendeki “küresel” giderek önemini yitirecek ve iklim eylemi, borçların hafifletilmesi, sağlık ve finans gibi uluslararası kamu yararına hizmetlerin sağlanması açısından vahim sonuçlar doğuracaktır.

 

Transaksiyonalizm ve oportünizm orta güçler için işe yaramayacaktır. Nitekim, ilkesel amaçlarına rağmen, bunlar nihayetinde ilk Bandung Konferansı’nın yıkımına neden olmuştur. 1955 yılındaki toplantının ardından, 10 yıl sonra ikinci bir konferans planlandı. Ancak, katılımcı ülkelerin iç istikrarsızlıkları ve farklı dış politika çıkarları nedeniyle bu konferans hiçbir zaman gerçekleşmedi.

 

Orta güçler, ABD ve Çin’in hâkimiyetindeki bir G-2 dünyasını savuşturmak ve mevcut küresel düzensizliğin derinleşmesini önlemek istiyorsa, Bandung’un değerlerini terk etmek yerine onlara bağlı kalmalıdır. Birlikte etkin bir şekilde çalışabilmek için küresel bir perspektif benimsemeli, adil ve tutarlı kuralları savunmalıdırlar. Trump’ın trans-Atlantik ittifakının tabutuna son çiviyi çakmasıyla birlikte birçok Avrupa ülkesi orta güç statüsünü yeni baştan keşfetmek zorunda kalmıştır.

 

Bu durum hem Küresel Güney hem de Küresel Kuzey’deki orta güçlerin güçlü ve normlara dayalı çok taraflı bir düzeni savunmak üzere birleşmeleri için bir fırsat sunmaktadır. Böylece Rusya, Çin ve ABD tarafından benimsenen etki alanı jeopolitiğine karşı gerçek bir alternatif ortaya çıkabilir.

 

Bu yazı Foreign Policy sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.