Belirsizlik Sürdükçe Muhalefet Sıkışıyor

Bütün enerjilerini birlikte olmayı başarmaya hasredip, ‘sonrayı sonra konuşalım’ dendiği için bir sıkışma yaşıyor muhalefet. Birtakım ilkeleri var ama program belirsiz, ekibini kurmamış; daha kuracak bir de bunu herkese sunup onay alacak, adayı da sabitleşmemiş… Bütün bunları bir araya koyunca, bu açığı kaçınılmaz olarak gündemi hareketlendirerek dengelemeye çalışıyorlar.   

Belirsizlik Sürdükçe Muhalefet Sıkışıyor

Ülkede siyasi iklimin ısındığı bir döneme girilirken hem iktidar hem de muhalefetin giderek sertleşen üslubu, tarafların seçim stratejilerinin ne yönde belirginleşeceğine dair ipuçları da vermeye başladı.

 

Medyascope’ta yazı ve analizleriyle siyasetin nabzını tutan gazeteci Kemal Can’la siyasetin mevcut durumu ve seçimlere doğru gidilirken gerek iktidarın gerekse muhalefetin sahip olduğu imkân ve riskleri konuştuk.

 

Siyaset son dönemlerde sertleşti. İktidar-muhalefet arasındaki polemiğin üslubu ve dozu ve her gün gündeme taşınan siyasi başlıklar, siyaseti birden hareketlendirdi. İktidarın ve muhalefetin karşılıklı sertleşmesini neyle ilişkilendiriyorsunuz ve nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durumun muhtemel siyasi sonuçları ne olur?

 

Aslında bu siyasi hareketlilikte ilginç bir makas var. Bundan iki-üç sene önceye, hatta 2019’a kadar geri götürebiliriz ama asıl olarak 2020’de pandemi döneminde, ekonomik kriz konjonktürü ile birlikte siyasi davranış bloklarında önemli bir hareketlenme olabileceği, yani konjonktürün bunu zorlayacağına dair yüksek bir inanç vardı. Muhalefet açısından da iktidar açısında da… Zaten yerel seçim böyle bir gelişmenin işaretini vermişti. Kilitlenmiş yüzde 50-50 tablosunun yerinden oynayabileceğine ilişkin kuvvetli bir inanç vardı.

 

2020’den itibaren bu ölçülmeye de başlandı. Çeşitli çalışmalara göre bu trend önce yavaş başladı, sonra da ekonomik krizin etkileri belirginleşince daha da yükseldi, fakat bu hareketliliğin seçmen davranışları üzerinde yarattığı etki bir süre sonra yavaşladı.

 

İki taraf da yavaşlayan ivmeyi kendi lehine hızlandırmak için hareketli bir siyasi gündeme yönelmiş görünüyor. Dolayısıyla, ters ilişki var, seçmen davranışlarında bir tür denge veya yavaşlama olurken gündemde tam zıttı bir hareketlenme izliyoruz. Tabii ki iktidar daha fazla araca sahip hareketlilik yaratacak başlık üretmek bakımından, hem devlet imkânlarına sahip hem yargı kararları ve benzeri demeçler ile dış politikadan ekonomiye kadar pek çok alanda bunu yapabilecek durumda.

 

Hatta bu hareketleri aslında kendisi için en büyük kriz başlığı olan ekonomiden başlattı. Hatırlarsanız hep konuşulan şuydu; Erdoğan ekonominin konuşulmasını istemiyor, gündemi başka taraflara çekiyor. Bir dönem gördük ki ekonomik krizin kendi üzerindeki etkisini azaltmayı tam tersi yolla sağladı. Sürekli ekonomi konuştu yerli yersiz, olur olmaz, durmadan. Nas dedi, ben iktisatçıyım dedi ve birdenbire ekonomi alanı kutuplaştırmanın parçasına dönüştü ve ekonomik krizin etkilerinin seçmen davranışına yönelmesine örtülü baraj kurdu. Aslında ekonomik krizin yarattığı rakamsal verilerin aynı sertlikte seçmen davranışında büyük kaymalara yol açmamasını da sağlamış olabilir. Bunun payı nedir ölçmek zor, daha katmanlı derin araştırmalarla ortaya çıkartılabilecek bir şey.

 

Kabaca şunu görüyoruz; ekonomik durum üzerinden seçmenin oy verme davranışlarına bakıldığında şu andaki sonuç ile olması gereken sonuç arasında bir açı var. Bu açı neden oluştu diye düşününce iki faktör devrede. Bir, bu ülkenin hep geçerli olan, seçmen davranışını belirleyen kimlik bloklarında sertleşme. Diğeri ise gündemdeki doğrudan sorunları seçmen davranışına taşıyacak hareketlilik yerine gürültülü patlangaçlar gibi sürekli yeni alanlarda patlayan gündem.  

 

STRATEJİLER KARŞI TARAFIN ZORLUKLARI ÜZERİNDEN KURULUYOR

 

Ve aslında şöyle dengeye oturdu iş; iktidar da muhalefet de karşı tarafın zorluklarından çıkacak sonuca göre stratejiler kuruyor. Yani kendi başarılarına dair ya da kendi seçmenlerine yönelecek şekilde değil, mümkün olduğunca karşı tarafın zorlukları üzerinden kuruluyor bu stratejiler.

 

Bugün iktidarın değişeceği tezini muhalefet büyük ölçüde “işte marketlerdeki tablo bu, çaresizlik içerisinde hiçbir çözüm perspektifi sunmayan bir iktidarın ayakta kalması mümkün değil” üzerinden kuruyor. Bu haksız, yanlış bir çıkarım değil, rasyonel bakılınca doğru.

 

Aynı şekilde iktidar da bütün stratejisini kendisinin girdiği sıkıntıdan veya memleketi ve kendi seçmenini içine soktuğu sıkıntıdan çıkarmanın formüllerine odaklanmak ya da çözüm kapasitesini artırmak yerine muhalefetin başaramayacağı, onun büyük bir zorluk içinde olduğu varsayımına dayanarak ve onu göstermeye çalışarak kuruyor.

 

İktidarın oy desteğindeki kayıp iktidarın beklediği ölçüde durmuş değil, hâlâ sızmalar devam ediyor. 2020’de görüldüğü gibi her ay 1-2 puanlık kayıp yaşanmıyor, ama çözülme durmuş da değil.

 

Çözülme, hem iktidarın hem de muhalefetin üzerine hesap yaptığı bir gri alan oluşturdu. İktidarın konsolidasyon arayışında belirleyici olan şu: Kendi kilitlediği bir seçmeni var, bir de gri alanı konsolide etmek gibi temel bir yaklaşımla davranıyor. Muhalefet ise o gri alanı kendine çekmek, oradaki konsolidasyonu kırmak için yine kendi projesinden, kendi iddiasından çok iktidarın zorluklarına işaret etmek gibi bir tercih kullanıyor.

 

Açıkçası ekonomik kriz ve iktidarın sıkıntıları artık seçmen tarafından satın alınmış. Yani orada olacak olan kayma büyük ölçüde oldu zaten. Bundan sonrası, daha kuvvetli bir alternatifin oluşması ile biçimlenecek diye düşünüyorum.

 

İktidarın temel hedefi toplumsal desteğini artırmaktan öte mevcut desteğini kaybetmemek, muhtemel çözülmeyi durdurmak olduğu için siyasi gerginlik, kimlik siyaseti, kutuplaştırma gibi hamlelere yönelmesi anlaşılabilir. Bunun bir rasyonalitesi var. Muhalefet ise mevcut desteğini korumak yerine toplumsal desteğini artırmayı hedeflediği için olabildiğince kimlik siyasetinden, kutuplaşmadan, siyasi gerginlikten uzak bir stratejiye yönelmek durumunda. 2020-21 boyunca da bu doğrultuda siyaset yapmaya öncelik veriyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kimlik siyasetini gündeme taşıyan hamlelerini “tuzak” olarak nitelendirip cevapsız bırakmayı tercih ediyordu. Aslında bu stratejinin faydasını da gördü. Şimdi son 1-2 aydır bu stratejiyi geri plana atıp Erdoğan’a misliyle karşılık verme, kendi tabanını mobilize etmeye yönelik siyasi gündemleri öncelemeye ağırlık veriyor görünüyor. Bu bir strateji değişikliği mi sizce? İktidarın kendi tabanını konsolide etme ihtiyacı ortada, sizce muhalefetin bir taban konsolidasyonu ihtiyacı var mı?

 

Ben radikal bir strateji değişikliğinden çok biraz üslup takviyesi gibi düşünüyorum. Yani temel tezi değiştirmiş değil. Aslında o temel tezde de sorun görüyorum. Dünyada da hâkim bir eğilim var. ‘Otoriter rejimler karşısında nasıl durulur’ hakkındaki uluslararası makalelerin pek çoğu, tehlikenin büyüklüğü karşısında benzemezlerin, benzemezliklerini unutarak bir arada durmaktan başka şansları olmadığı iddiasına ve merkez ya da makul aşırılığına dayanıyor.  

 

HERKES MECBUREN BU CEPHEDE BULUŞUR FİKRİ, KENDİ ZAAFINI ÜRETİYOR

 

Bu Türkiye’ye has bir durum değil. Her türlü aşırılığı, sistemin zaaflarını kabul eden bir ortalama ile aşmak ya da barajı orada kurmanın; bu tür muhalefet dalgalarının en zayıf tarafı olduğunu düşünüyorum. Herkes mecburen bu cephede buluşur fikri, kendi zaafını üretiyor. Bunu Türkiye pek çok aşamada yaşıyor. Çünkü bu ortaklığın, bu birlikte duruşun, ortaklığın dışında da sözünü üretebilmesi gerekir. Herkesin bu cephede yer alma gerekçesiyle birlikte kendi kimliğini de koruyabileceği bir içerikte devam etmesi gerekir.

 

Bunu Türkiye şöyle yaşadı; çok uzun bir süre Altılı Masa’nın oluşturulabilmesi iddiası en önemli muhalefet başarısı gibi kurgulandı. Her şey bunun üzerine inşa edildi. Bu kendi başına başarılı bir projedir. Türkiye’nin önemli siyasi deneyimlerinden biri olarak kayda girecektir. Ancak demin söylediğim gibi seçmen davranışlarına ve daha sonra seçim sonuçlarına ve seçimden sonra oluşacak siyasi zemine dair ne üreteceği hep biraz boşlukta kaldı.

 

Bütün enerjilerini birlikte olmayı başarmaya hasredip, ‘sonrayı sonra konuşalım’ dendiği için bir sıkışma yaşıyor muhalefet. Yani erken olmasa bile mevcut seçim tarihine bir yıl kaldı. Birtakım ilkeleri var ama program belirsiz, ekibini kurmamış; daha kuracak bir de bunu herkese sunup onay alacak, adayı da sabitleşmemiş… Bütün bunları bir araya koyunca, bu açığı kaçınılmaz olarak gündemi hareketlendirerek dengelemeye çalışıyorlar. Kılıçdaroğlu’nun kamuculuk iddiası, helalleşme ile hesaplaşmayı birlikte ifade etme arayışlarının çok daha önceden gündeme gelmesi, makul ve düzgün şekilde aşama aşama ilerletilmesi gerekirken şimdi sıkışmış bir alanda yüksek çıkışlarla açık kapatılmaya çalışılıyor. Çünkü o tür tezler fazla bekletildi. Hem Altılı Masa’nın kendi içinde konuşulduğu hem de kamuoyunun, seçmenin, yani halkın dahil edildiği bir süreç olarak gelişmediği için şimdi çok hızlandırılmış süreç yaşıyoruz. Bunun komplikasyonları ortaya çıkıyor.

 

İkincisi; ben yaklaşım olarak otoriter rejimin kutuplaştırmayı araçsallaştırması, bunu çok kullanıyor olmasının karşısında yapılması gerekenin bunu yok farz etmek olduğu tezini çok makul bulmuyorum. Aslında geçici bir hastalık, bir enfeksiyon, dışarıdan gelmiş virüs gibi algılanarak buna bir cevap üretilmesinin çok doğru olmadığını düşünüyorum. Tam tersine bu zemini de değiştirmek, makul bir iddia ortaya koymak gerekiyor.

 

HESAPLAŞMASI OLMAYAN BİR HELALLEŞME, HELALLEŞMESİ OLMAYAN BİR HESAPLAŞMA YAPILAMAZ

 

Bunun iki yolu var. Birincisi helalleşme, ikincisi hesaplaşma. Kutuplaştırmanın toplumsal zeminini ortadan kaldırmak için helalleşmeyi kullanmanız gerekiyor ama bunu yaratmış, kışkırtmış ve bunun sonuçlarından pek çok mağduriyet üretmişlere de bunun yapılmasının bedelini ödetmeniz gerekiyor. Bundan vazgeçerek helalleşemezsiniz. Hesaplaşması olmayan bir helalleşme, helalleşmesi olmayan bir hesaplaşma yapılamaz, ikna edici olmaz. Dolayısıyla siyasi tezinizi bunlardan birine fazla bindirirseniz, diğerindeki eksikliği çok yüksek çıkışlarla karşılamak zorunda kalırsınız. Muhalefetin şu anda yaşadığı bence daha çok bu mesele.

 

Şahsileştirme meselesinde de benzer bir durum görüyorum. Erdoğan yakın bir zamanda değil, çok da uzun bir süredir, şahsileşmiş bir siyaset yürütüyor. Dolayısıyla şahsileştirilmiş bir iktidarı kişiselleştirmeden, onu doğrudan karşına almadan eleştirmek mümkün değil. Kişiselleştirirken nereye vuracağınız; onu siyasi kimliği ile yarattığı siyasi sonuçlar itibarıyla mı yoksa toplumsal kimliği itibarıyla mı karşınıza aldığınız, şahsileştirirken onu nasıl biri olarak tarif ettiğiniz çok şeyi belirler. Bir otoriter lideri yarattığı siyasi etki itibarıyla kişisel hedef haline getirmenin bence sakıncası yok. Onu, kendisine bu imkânı sağlayan toplumsal desteğin bir unsuru, bir toplumsal kimlik olarak şahsileştirildiğinizde bambaşka sonuçlar çıkar. Bunlarda ifrat-tefrit dengesini kaçırmanın sorunlara sebep olduğunu düşünüyorum.

 

Muhalefette, dediğiniz gibi kutuplaştırma siyasetine de şahsileşmiş iktidara da yeni bir siyasi vizyon ve zemin kurgulayarak cevap vermek yerine reaktif bir siyasetle, iktidarda şikâyet ettiği unsurun aynısını ikame ederek cevap verme daha baskın görünüyor. Mayıs ayında daha fazla gözlediğimiz bu rotanın sürdürülmesi, her partinin kendi önceliklerini ön plana çıkarması, kendi tabanını mobilize etmeye yönelmesinin muhtemel mahsurları da var. Altılı Masa bileşenleri arasındaki uyumsuzluk daha görünür olabileceği gibi seçmen hareketliliği de zora sokulabilir. Muhalefet bu riskleri yönetebilir mi?

 

Zaman baskısı nedeniyle bu risk her zaman var, çünkü çok kısa bir döneme sıkıştırılmış çok sayıda şeyi anlatmak ve çok sayıda şeyin birbiri ile de çatışabilecek dengesini bulmak gibi bir problem var. ‘Şimdi bunları konuşmayalım’ rehaveti, aslında endişeden kaynaklanıyordu. Tam da bunlar olmasın diye. Tıpkı aday tartışmalarında olduğu gibi, adayımızı iktidara yıpratmayalım deyip aslında kendi tarafında yıpranmaya açıldı. Zamanı doğru kullanmamaktan dolayı riskin büyüdüğünü söyleyebiliriz. Meseleyi, iktidarın yarattıklarından kurtulma motivasyonu üzerinden değil de bunların çözülebileceği fikri üzerinden kurmaya gayret ederlerse -ki son metinde biraz daha oraya doğru evrildiğini görüyoruz- bu dengeleyici olabilir.

 

Şu da önemli. Biraz önce söylediğim gibi bu masanın toplanıyor olmasının kendiliğinden ivme oluşturacağı varsayılıyordu. Çeşitli gelenekleri temsil eden ve yan yana bulunması kolay olmayan birtakım siyasi aktörlerin aynı masada toplanması toplamlarından daha büyük bir destek sağlar diye bekleniyordu. 1+1+1… 6 yerine 8 olacak diye beklenirken, 1+1+1… 6’nın da altına düşerek 4 seviyesinde kaldı.

 

ALTILI MASA TEK BAŞINA DEĞİŞİM İVMESİ YARATMIYOR

 

Hal bu iken, iki yolla devam edebilirsiniz. Bir; bu birlikteliğin bir güç oluşturması tezini hâlâ zorlayabilirsiniz ama şu andaki tablodan, rakamlardaki yavaşlamadan anlıyoruz ki seçmen bunu çok satın almamış. Altılı Masa kurulunca birdenbire değişim ivmesi görmemişiz. ‘Tamam, bu masa dağılmayacak, bu masa kazanacak’ duygusu seçmende oluştu. ‘Tamam bunlar bir arada’ fikri sayısal sıçrama getirmiyor. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak bir motivasyona ihtiyaç var.

 

Her siyasi partinin, hatta bazılarının ilk meşruiyet sınavları. İlk kez seçime giriyorlar. Şu anda tutabildikleri potansiyelin çok üstünde bir potansiyel ile ilişki kurma iddiasında olan partiler bunlar. Diğer taraftan, muhalefet ittifakının motoru olarak gelmiş ve kısmen bir yükselme yakalamış, ana taşıyıcı olabilecek partiler var. Bunların hepsinin kendi başlarına üretecekleri motivasyondan tamamen vazgeçmelerini beklemek mümkün değil.

 

Başarılırsa hiçbir itirazım olmaz ama Altılı Masa’nın, Altılı Masa olarak seçmen nezdinde bir sıçramaya neden olabileceği kanaatinde değilim açıkçası. Olacaksa olurdu zaten. İşaretini görürdük. İktidar oy kaybediyor ama Altılı Masadan doğmuş rüzgârı henüz görmüyoruz. Yeni sayısal dengeyi güvenilir kılacak bir dalgaya ihtiyaç var. Bu dalgayı üretirken de birbirinin enerjisini düşürmeye, dizginlemeye dana az enerji harcamaları gerekiyor.

 

Burada biraz bireysel duran çıkışlar görüyoruz. Kılıçdaroğlu’nun bazı rahatsızlıklar vermekle birlikte mobilizasyon üretmede katkısı var. Bu, kararsızların iktidar blokuna yakın olan kesimdeki endişeleri yatıştırıyor mu yoksa muhalefet blokunun daha yüksek motivasyonu ile konsolidasyon mu temin ediyor? Bazı çıkışlar için negatif etkiler söz konusu olsa bile bazı çıkışlarda işe yaradığı fikrindeyim.

 

Mesela abartılmış bir iddia olmakla birlikte, ABD’deki vakıflar meselesinin ben iktidar seçmenini tamamen itecek bir şey olduğu kanaatinde değilim. Çocuğuna yurt bulamayan ortalama bir iktidar seçmeni Manhattan’da bilmem kaç dolara yurt satın alınması ya da yapılması meselesine nasıl bakacaktır? Buna bir hayat tarzı meselesi ve bu anlamda şahsileştirme meselesi olarak mı bakacak yoksa şahsileştirmeye başka bir şüphe penceresi mi açılacak? Dolayısıyla bunların iyi süzülüp süzülmediğini, bir strateji, bütünlüklü stratejinin parçası olup olmadığını bilmiyorum ama her çıkışın ilk beklenenden biraz farklı sonuçlar doğurabildiğini görebiliyorum.

 

Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemlerdeki siyasi çıkışlarında cumhurbaşkanlığı adaylığı meselesinin de ciddi bir payı var.

 

Aday meselesinde de kabaca üç blok var. Sadece seçmenin üçte biri Erdoğan’a vereceğim diyor, yüzde 60’ı ise vermeyeceğim diyor, yüzde 60’ın yüzde 30’u kim olursa olsun muhalefet adayına verecek. Yüzde 30’u ise adaya bakacağım diyor. Bakacağı ne? Birinci olarak, adayın kim olduğuna, daha sonra ne olacağına ilişkin fikir edinmek için bakacak. İkincisi, kimlik olarak kendisine yakın olana bakacak. İşte Mansur Yavaş meselesi orada çıkıyor. Mansur Yavaş’ın desteğinin yüksek çıkması, yüksek popülaritesinden mi yoksa daha geniş bir kimlik ile temas edebileceğine ilişkin stratejik akılla mı ilişkili? Mesela HDP seçmeninde yüzde 70-80’lere varan “Yavaş’a oy veririm” diyen var. Bu yüzde, “Yavaş olsa iyi olur” mu yoksa “Yavaş kazanır” oyu mu?

 

“YANLIŞ YAPMAYALIM” BASKISI SEÇMENE DE SİYASİ AKTÖRLERE DE ÇOK BÜYÜK HATALAR YAPTIRABİLİR

 

Nitekim bir süredir muhalefet seçmeninde stratejik oy davranışı biraz ifrata vardı. Sadece siyasi aktörlerde gündeme bağlı stratejik savrulmalar tespit ediyoruz, ama aslında seçmenin de bozulduğu taraflar var. Stratejik düşünme meselesi, her zaman çok pozitif bir şey değil. Bazen dinamiklerin işleyişini bozuyor. Şu anda muhalefetteki kazanma arzusu, büyük ölçüde enerjiyi değil yüksek bir ihtiyatı çağırıyor: “Aman yanlış yapmayalım, en doğrusunu yapmamız gerekir” baskısı bazen çok büyük hatalar yaptırabilir; seçmene de siyasi aktörlere de.

 

Aday olmayacağını ilan eden Meral Akşener’i hariç tutarsak, kamuoyunda üç adaya odaklanan bir arayış ve tartışma var.  Üç adayın da farklı özellikleri, siyaset yapma tarzları var. Kim neyi temsil ediyor? Siz adayları ve adaylık arayışını nasıl okuyorsunuz?

 

Birincisi muhalefet adayı her kim olacaksa, iktidarın saldırılarından korunmaya çalışırken muhalefet içi tartışmalarda henüz açıklanmadan hırpalanmaya başlandı. Üstelik de adayların pozitif tarafları ya da avantajlarını değil, her adayı destekleyen çevreler diğer adayın negatif özelliklerini öne çıkararak tartışmayı yürütüyor. Şöyle bir yarış yok; “Çok iyi birkaç adayımız var, birinin şu vasıfları var, diğerinin de şöyle vasıfları var, şimdi bunlardan en iyisini seçelim” değil. “Şunun şu sorunu var, bunun bu sorunu var, aman en zararsızını seçelim” şeklinde bir tartışma yürüyor ki bu kendi başına riskli.

 

Muhalefetin ortak programı ya da ortak adayının o birlikten daha fazla güç elde etmesi gerekirken, onun daha da gerisine düşen ya da toplam potansiyelin daha gerisinde bir durumda yarışa başlamasına neden oluyor bu tartışma biçimi.

 

ADAYLARLA İLGİLİ TARTIŞMALAR ATANMIŞ TANIMLARDAN İLERLİYOR

 

İkincisi, bu adayların çoğunun neyi temsil ettiği üzerine yapılan tartışmalar çoğunlukla atanmış tanımlardan ilerliyor. Ne kendileri bunu ortaya koymuş ne de test edilmişler. Birileri birilerine bir şeyler atfediyor. Burada bir eşitsizlik var aslında. En gerideki adayın Kılıçdaroğlu olmasının nedeni; temsil ettiği konusunda en çok fikir ileri sürülebilecek kişi olması. Çünkü senelerdir siyasi testin içinde. O yüzden negatif değerlendirmelerin en çok üzerinde toplandığı isim haline geliyor.

 

Diğer adayların hiçbiri cumhurbaşkanı adayı olarak kendisine yapıştırılanlarla test edilmiş veya ortaya koydukları iddialarla sınanmış değiller. Onlara atanmış birtakım vasıflar var. Mesela Mansur Yavaş’a… Muhalefette olmayan kesimlere de iyi görünen, icracı ve aslında siyaset-üstü biri algısı var. Bu atanmış bir vasıf. Kendisi de bir tavır koymayarak bunu besliyor ama bir yandan da onun işaret edilmesine neden olan gayet baskın bir siyasi kimliği var aslında.

 

Buna karşı İmamoğlu başka kesimlere de konuşabilen daha karizmatik özellikleri olabilen, alan hakimiyeti olabilecek, daha popüler ve bazı güç çevrelerinin hoşuna gidecek bir motif olarak tarif ediliyor. Karadeniz gezisinde yanına aldıklarıyla, o da bunu avantajı haline getirebileceğini düşündü herhalde ama tam tersi oldu.

 

Bunların hepsi tabiri yerindeyse zar zor toplanmış argümanlarla oluyor. Açıkça bunu temsil ettiği iddiasıyla ve bu temsile denk gelebilecek ekiple, programla, sloganla, lafla çıkmış isimlerden bahsetmiyoruz. Birilerinin birilerine yakıştırdıklarını konuşuyoruz. Bu, kendi başına sorunlu. Çünkü aslında temsil ettiklerini bile temsil edebilecekleri tartışmalı, yetenekleri ve donanımlarını yeterince bilmiyoruz. Anketlere bakarız kim yüksekse onu koyarız, o da tamam olur gibi yaklaşım ayrı bir sorun. Çünkü kampanya süreci bugünün resmini tamamen değiştirebilir.  

 

Aslında bugün anketlerin neyi ölçtüğüne bakmak lazım. 2018’de Meral Akşener’i dış basında bile yer almış haberlerde 25-30 aralığında gösteren anketler vardı. Hatta ikinci turda daha yüksek şansı olduğunu gösteren anketler bile vardı. Bunlar manipülatif ya da yalan olduğu için değildi, çünkü o sırada seçmen kazanabilme ihtimalini düşünerek böyle değerlendiriyordu.

 

Mansur Yavaş meselesi, siyaset-üstülük iddiası taşımasına rağmen bence biraz eski tip, yani Ekmeleddin İhsanoğlu formülüne yakın bir akıl yürütmenin formülü. Dolayısıyla mevcut siyasi vasatı kabul eden, bunu değiştirme iddiasını hiç taşımayan hatta bunu avantaj sayan bir yaklaşım.

 

İmamoğlu ise daha çok iktidar ittifakının bir aşamadan sonra ilişkisinin bozulduğu çevrelerin dikkat ve ilgi gösterebileceği bir iddianın adayı gibi lanse ediliyor. Tipik örneği olarak Ertuğrul Özkök ve Cengiz İnşaat röportajı resmini koyabiliriz.

 

Kılıçdaroğlu ise Altılı Masa’yı inşa eden kişi olarak konuşmak niyetinde ama son zamanlarda yaptığı “ben” vurgularının da bir mantığı var. Çünkü çok sembolik bir cumhurbaşkanı adayı seçmende heyecan yaratmıyor. Sorunlarını çözecek birini istiyor seçmen. Kılıçdaroğlu da yetkilerini kullanmayacak sembolik bir aday olarak ortaya çıkıyor iddiasını dengelemeye çalışıyor. Ben bu masayı kuran olarak davranacağım, “değişmeyeceğim” lafını, bir şey yapmak için geliyorum iddiasıyla dengelemek istiyor.

 

Kılıçdaroğlu eleştirilir ya da eleştirilmez, ama daha fazla şey söylüyor. Siyasi testten geçmişliği var. Akşener aday olursa konuşabiliriz, onun da çizdiği bir siyasi rota var. Ama İmamoğlu ve Yavaş için böyle bir şeyi henüz söyleyecek durumda değiliz. Onlar kendilerine giydirilmiş şeylerin sağlayacağı avantajlarla sonuç almayı bekliyorlar. O yüzden ben temsil netliğinin oluşmadığı kanaatindeyim. O kanaat oluşsa, seçmen hangi temsile yakın olduğunu söylese, onun üzerinden konuşsak, o zaman anketler daha fazlasını söyler.

 

Bu üç isim dışında bir aday bekliyor musunuz? Bu sefer muhalefet dışarıdan bir adaya mesafeli görünüyor.

 

Çok zor. İmkânsız olmayabilir, yani çok ilginç şeyler yaşanabilir ama artık büyük ölçüde seçmeni değiştirmek ve bayağı bir uğraşmak gerekir. Zaten yeterince uğraşılacak mesele var, buradan çevirmeye çalışmak olağanüstü bir şey olmadıkça riskli hamle olur. Kimsenin de buna niyet edeceğini düşünmüyorum. Çok önemli gelişmeler olur, bambaşka bir tabloyu konuşuyor oluruz, tabii ki söz konusu olabilir ama kolay seçenek değil gibi.

 

İYİ PARTİ BİR İMKÂN PARTİSİ, BU İMKÂNIN ANA AKTÖRÜ DE AKŞENER

 

Seçmen desteği itibarıyla iktidar-muhalefet arasında bugünkü dengenin önümüzdeki dönemde değişmesi zor görünüyor. Geçişkenlik zaten azdı ama iktidar ve muhalefetin siyaset yapma tarzına bakınca önümüzdeki dönemde bu geçişin daha da azalacağı söylenebilir. Burada, bu geçişi mümkün kılacak, zorlayacak muhtemel aktörler olarak İYİ Parti ve Gelecek ile DEVA’dan bahsedilebilir. Siz İYİ Parti’yi yakından gözlemliyorsunuz, birkaç değerlendirme de yazdınız. İYİ Parti belli bir büyüme ivmesi yakaladı. Ancak söylem ve siyasetinde gelgitler de yaşıyor. İYİ Parti’nin merkez-sağ parti arayışını, büyüme sancılarını nasıl okuyorsunuz?

 

Kuruluşundan itibaren, İYİ Parti’nin niteliği değişmedi, bir imkân partisi olarak devam ediyor. Bir çizgi partisi olmaktan çok, seçmenle ilişkisi büyük ölçüde imkân partisi görüntüsünde. İmkân partisi meselesi de şöyle; belirginleşmiş sınıfsal, ideolojik ve hatta politik tercihlerin çerçevelediği bir yapı olmayıp farklı ihtiyaçların buluşabildiği ve sonuç alabilme kabiliyetiyle kendine alan açmaya çalışan bir rota yürütmeye çalışıyor.

 

Milliyetçi eğilimleri baskın, kıyı bölgelerinde ve büyükşehirlerde yaşayan seküler bir seçmen kitlesiyle buluşmuş görünüyor. Ama bu henüz bir parti tabanı değil. 2000’lerin başında Genç Parti’ye de yönelmiş, daha uzun bir süre boyunca MHP’nin içinde yer almış unsurlar da var, tamamen yeni gelişmiş reaktif unsurlar da. Ancak ivmeyi sağlayan çizgiye ilişkin teveccühten daha çok iktidarı yerinden edebilecek güç olmaya aday olması. İYİ Parti ilk kurulduğunda bu imkâna çok yatırım yapılmıştı ve yüksek bir ilgi ve beklenti toplamıştı. Şimdi yeniden aynı motivasyonun yeni bir atağını yaşıyor gibi. 

 

Bu durum, ideolojik çerçeve ve siyasi program etrafında, çok tanımlanmış bir tabanı olan bir partiden çok bir imkân partisi tablosu üretiyor. Bu imkânın ana aktörü de Meral Akşener. Akşener’e atfedilen vasıfların peşine takılmış bir parti. Buna karşılık, MHP’den kopmuş kadroların tamamen belirleyicisi olduğu bir teşkilat yapısı var. Bu teşkilat yapısı ve Akşener ile ilişkisi zaman zaman dalgalanan, genişleyip daralan, başarı “imkânına” bakarak hareket eden bir de seçmen kitlesi var. Bunlar bütünlük oluşturmuş, sağlam biçimde ilişkilenmiş değil hâlâ. Seçimler ve önemli dönüşümler geçirdi ama partileşme sürecini tamamladığı söylenemez.

 

Akşener’in gücü de bu imkân meselesinden kaynaklanıyor. Akşener seçmen ile teşkilatını atlayarak temas kurabilen bir liderlik profili sergilediği için ekstra bir gücü var. Bu güce bağlı olarak zaman zaman partiyi, parti söylemini belirleyecek ve radikal sayılabilecek hamleler yapabiliyor. Ama bazen de tam tersi, oradan gelen tazyik ile aksi şeyler de yapabiliyor. Kürt meselesinde bu dalgalanmanın örneklerini gördük.

 

Geçen sene yıl boyunca şunu konuştuk; iktidar oy kaybediyor ama muhalefet oy kazanmıyor. Şimdi büyük ölçüde hem CHP’nin hem de İYİ Parti’nin oy hareketlenmesi yaşadığını ama bu hareketlenmenin de kararsız blokundan alınarak yapıldığını görüyoruz. Birbirlerinden aldıkları da oluyordur ama ağırlıklı olarak kararsız blokundan gelenler söz konusu. Yani mümkün olduğu ölçüde gündemi belirleme gücü ve gündemi belirleme gücünden kaynaklanan imkân gösterisi, kazanma ihtimalinin öne çıktığı tablo, oradaki seçmenin bir kısmını cezbediyor. Mesela İYİ Parti, ekonomi programını dışarıya verdi, özelleştirdi. Aslında partinin ekonomi programı değil partinin birilerine hazırlattığı programı var. Tabii seçim dönemine girilince politik olarak ne kadar arkasında durulacak bilmiyorum. Henüz, o iddiaları ortaya koyarak tartılmış değil, hâlâ Akşener’in performansı ve iktidarın zorluklarını gösterme, ifşa etme üzerine kurgulanmış alan çalışması ile yürüyor.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.