Biden Döneminde Türkiye-ABD İlişkileri

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Joe Biden Amerika Birleşik Devletleri’nin 46. Başkanı olarak yemin ederek göreve başlıyor. Bugüne (20 Ocak 2020) kadar Biden’ın gelişinden çok Donald Trump’ın tartışmalı başkanlık döneminin bitmesi ve gidecek olması konuşuldu. Ancak artık yeni dönemde yeni bir yönetim geliyor. Bu da Türkiye – ABD ilişkilerinin yeni bir zeminde ve yeni gerçeklikler ışığında tartışılacağı ve şekilleneceği manasına geliyor. Her ne kadar Biden yönetiminin tam oturması haftalar hatta aylar alacak olsa da şimdiden bazı öngörülerde bulunmak mümkün.

 

Başta Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemlerinin geleceği, CAATSA yaptırımları ve F-35 projesinden Türkiye’nin çıkarılması gibi savunma sanayii ile ilgili konular olmak üzere, Halkbank davası, Suriye, Doğu Akdeniz, Libya gibi coğrafyalardaki pozisyonlar, Rusya ile ilişkiler gibi onlarca dosyada yüklü bir gündem bekliyor iki ülkeyi. Perspektif olarak Ian Lesser, Arda Mevlütoğlu, Maria Fantappie ve Osman Sert’e ilişkilerin farklı boyutlarını ele alan sorular yönelttik.

“ABD-Türkiye İlişkileri İstikrarlı Bir Hâle Gelebilirse de İlişkileri Onarmak Güç Olacak”

IAN LESSER

Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğini Biden döneminde nasıl görüyorsunuz?

Biden yönetiminde ilişkilerin görünümü nasıl olacak? Prensipte ilişkiler daha da gerginleşebilecektir. Pratik farklılıkların hiçbiri ortadan kalkmayacak ve yeni yönetimin demokrasi ve insan hakları meselelerine çok daha fazla ağırlık vermesi muhtemel. Başkan Trump ve Erdoğan arasında var olabilen o kişisel yakınlığın tekrarlanması zor olacak.

 

Bununla birlikte, yeni yönetimler şeyleri düzeltmeye yönelik bir ilgiyle göreve gelirler, müttefiklerle düzensiz ilişkileri onarmak da dahil. Muhtemelen ilişkilerde bir iyileştirme girişimi söz konusu olacaktır ve her iki tarafta da bunu yapmak için birçok neden bulunmakta. S-400 alımı gibi konularda temel bir rota değişikliği olmadan bu oldukça zor olacaktır. En iyimser durumda, sistemin operasyonel olarak konuşlandırılmasını şu an için beklemeye almak ve Rus teknisyenlerin orada bulunmasını engellemek mümkün olabilir.

 

Denklemin değerler tarafı sorunlu olmayı sürdürdüğü müddetçe ilişkilerin biraz yumuşaması muhtemeldir. Bununla beraber Türklerin, Biden yönetiminin Müslüman dünyaya yaklaşımına (örneğin Trump dönemi seyahat kısıtlamalarının kaldırılması) ve İran’la nükleer anlaşmaya dönme konusuna daha olumlu bakmaları olasıdır.

 

Ankara, Türkiye sınırlarındaki açık uçlu istikrarsızlık sorunun üzerine eğilmek için Amerika’nın Türk güvenliğine NATO aracılığıyla sunduğu katkıya değer vermelidir. Genel olarak ve en iyi ihtimalle yakın gelecek manzarası, toptan bir iyileşmeden daha çok sorunlu bir ilişkide istikrar sağlanmasına yönelik olacaktır.

İlişkilerdeki kurumsal zayıflamayı da göz önünde aldığınızda yeni bir reset mi yoksa tümüyle bir kopuş mu bekliyorsunuz?

Türk-Amerikan ilişkilerini idare etmek her zaman güç olmuştur. Sıklıkla ilişkide “altın çağ” olarak nitelendirilen Clinton yönetiminin son yıllarında bile Ankara ve Washington arasında zorlayıcı konular eksik olmamıştır. Ancak son on yıl özellikle gergindi. Son birkaç yıldır bu ilişki kırılma noktasına yaklaştı.

 

 

Bir seri tartışmalı konunun ötesinde, şimdi her iki tarafta da her zaman hissedilen bir güvensizlik duygusu söz konusu. Türkiye tarafında bu en çok, Amerika Birleşik Devletleri hakkında olumlu görüşlerin fiili olarak serbest düşüşte olduğu siyasi retorik ve kamuoyunda belirgin.  ABD tarafında kamuoyu önemli bir faktör sayılmaz. Buradaki sorun yetkililer arasındaki tutumlara ve genel olarak dış politika elitlerine ilişkin. Şimdilerde “stratejik bir ilişki”nin hizmetinde iki taraflı farklılıkları görmezden gelmeye istekli oldukça az ses var. Ankara ile ilişkilerin geleneksel zemini temelde çöktü. Bu durumu onarmak oldukça zahmetli olacak. Ancak her iki tarafın da biraz çabasıyla bu ilişkiye istikrar kazandırmak mümkün olabilir.

İkili ilişkilerde en zorlayıcı konuların hangi başlıkları olduğunu düşünüyorsunuz? Bunlardan herhangi birinde çözüme doğru bir evrilme öngörüyor musunuz?

En zorlayıcı konular hangileri? Bu listede neler olduğu herkesin malumu. Amerikan tarafındaki ve NATO müttefiklerinin pek çoğunun da paylaştığı bir numaralı sorun Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması. Rusya ve Batı arasındaki ilişkilerin devamlı kötüye gitmesi bu sorunu sadece daha da öne çıkarır. Amerika’nın gözünde bu satın alma durumu ya Türkiye’nin stratejik yöneliminde bir değişimin, ya da pahalıya patlayan bir yanlış hesaplamanın kanıtı veya her ikisi birden. Bu konunun çözümü, tartışmaya açık bir biçimde  Washington’la ilişkilerde resmi bir iyileşmenin başlıca koşuludur.

 

Giderek daha endişe veren ikinci bir konu Ankara’nın Ege ve Doğu Akdeniz’deki zorlayıcı tutumuydu. Bu, bölgesel istikrara ilişkin eskiden beri süregelen sorunlara değdiğinde, Kongre’de özellikle can sıkıcı bir konu. Bu öne çıkan konuların ötesinde, Türkiye’nin Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ’daki politikasına ilişkin farklılaşan derecelerde eleştiriler var. Türkiye’de hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü ve demokratik uygulamaların kötüye gitmesi büyüyen endişe kaynaklarından bir diğeri. Birlikte değerlendirildiğinde, bu konular Washington’un – en savunma odaklılarından değerlere ve insan haklarına odaklanan gruplara kadar – farklı destek gruplarının aralarını açtı.

 

Türkiye tarafında da Amerika politikasına ilişkin benzer şekilde can sıkıcı şikayetler var. ABD, özellikle savunma ticareti konusunda güvenilmez bir müttefik olarak görülüyor. AKP yönetimindeki hükümet, ABD’nin Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmeye isteksiz ve 2016’daki darbe teşebbüsüne yönelik tutum almaya gönülsüz olduğu inancından vazgeçmiyor (Amerikalı yetkililer Gülen’in Pensilvanya’da bulunmasından rahatsızdı ancak birbiri ardına gelen yönetimler onu Türkiye’ye iade etmeye yetecek kanıt bulamadı). Ankara, Amerika’nın Suriye’de Kürt militanları desteklemesine uzun zamandır karşı ve Halkbank davasındaki kovuşturmalar sorun olmayı sürdürüyor.

Türkiye – ABD Savunma İlişkileri, CAATSA Yaptırımları ve Yeni Dönem

ARDA MEVLÜTOĞLU

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini alması üzerine, ABD Türkiye’yi önce F-35 savaş uçağı programından çıkardı akabinde de CAATSA yaptırımlarını uyguladı. Bu kararlar, Türkiye savunma sanayiini nasıl etkiliyor?

CAATSA yaptırımlarının etkilerini doğrudan ve dolaylı olarak iki ana kategoride ele almak mümkün. Doğrudan etkiler, Savunma Sanayii Başkanlığı kurumu ile bu kurumun başkanı Prof. Dr. İsmail Demir ile üç yöneticisine yönelik tedbirlerden kaynaklanacak. Savunma Sanayii Başkanlığına yönelik yaptırımlar, ihracat lisanslarının yasaklanması ve ABD’nin sahibi veya tarafı olduğu finansal destek mekanizmalarından faydalanmamasını öngörüyor. Kurumun dört yetkilisine ise çeşitli bireysel yaptırımlar söz konusu.

 

Savunma Sanayii Başkanlığı, Türk Silah Kuvvetleri ve güvenlik güçleri için 600’den fazla irili ufaklı geliştirme, üretim ve tedarik projesi yürütüyor. Bu projelerin çok büyük kısmı, yerli ana yüklenicilerle imzalanmış sözleşmelerden oluşuyor. Bir kısmı ise hazır alım, ortak geliştirme ya da lisans altında üretim gibi, uluslararası işbirliği boyutu olan projeler. Ancak niteliği ne olursa olsun, sektörün doğası gereği bu projelerde yabancı sistem, alt sistem, bileşen, teknoloji ile danışmanlık alımı oluyor.

 

Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği (SASAD) sektör performans raporlarına göre kalemlerde en önemli tedarikçiler, ABD’li ve Avrupalı firmalar. Dolayısıyla, ABD’li firmalardan mal ve hizmet alımının söz konusu olduğu projelerde aksamaların gerçekleşmesi muhtemeldir.

 

Dolaylı etkilere ilişkin ise bu aşamada yalnızca bir risk analizi yapmak mümkün. CAATSA yaptırımları daha önce yalnızca Çin’in EDD adlı, Savunma Sanayii Başkanlığımızın muadili kurumuna ve bu kurumun başkanına uygulanmıştı. Dolayısıyla herhangi bir NATO üyesine uygulanmış değil, bir diğer örneği bulunmuyor.

 

İlaveten Suriye, Doğu Akdeniz gibi konulardaki derin görüş ayrılıkları ve demokratik normlar, dış politika manevraları gibi konulardaki iddialarından dolayı ABD’nin, daha doğrusu ABD Kongresi, Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığının Türkiye’ye pozisyonu büyük ölçüde olumsuz nitelikte. Benzer şekilde Türkiye’nin pek çok Avrupa ülkesi ile de diplomatik ilişkilerinde ciddi sıkıntılar bulunuyor.

 

Böyle bir ortamda, başta Avrupa’dan olmak üzere üçüncü ülkelerin savunma sanayii firmalarının, kendilerine bu yönde bir talimat ya da telkin gelmese bile, CAATSA yaptırımlarına tabi olmuş bir Türkiye ve onun kurumu SSB ile iş ilişkisi içine girmekten kaçınmaları riski bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle ABD’nin olası tepki veya yaptırımlarından çekinen farklı ülkeler ve/veya bunların firmaları, Türkiye’ye karşı en azından çekimser bir tutum takınabilirler.

 

ABD’nin F-35 konusundaki kararının ise iki ana etkisi bulunuyor. Birincisi, bu uçak 2020’lerden itibaren Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki F-4E 2020 savaş uçaklarının yerini alacak ve 2030’lardan itibaren Milli Muharip Uçak ile birlikte muharip yapının belkemiğini teşkil edecekti. F35’lerin gelmemesi, kuvvetin modernizasyon planlarının sil baştan yeniden tanımlanmasını zaruri kıldı.

 

Bölge ülkelerinin başta İsrail, Mısır ve Yunanistan olmak üzere neredeyse tamamının hava kuvvetlerinin modernizasyonuna büyük ağırlık verdiği bir dönemde bu gelişme, Türkiye’nin şimdiye kadar elinde tuttuğu hava üstünlüğünü kaybetmesi riskini doğurdu.

 

İkinci olarak ise Türkiye, katılımcısı olduğu F-35 projesi üzerinden savunma sanayii için ciddi bir iş payı elde etmişti. Bu, hem üretim ve satıştan elde edilecek gelir hem de teknoloji ve bilgi birikimi edinimi açısından önemli bir kazanımdı. Bu konuda da büyük bir açık meydana geldi.

Biden döneminde, bu kararlarda herhangi bir değişiklik bekliyor musunuz?

Biden yönetiminin görevi devraldıktan sonra Türkiye ile ABD arasında, ilişkilerin seyrini ya da popüler tabirle “yeni normalini” belirlemek için bir müzakere masasının kurulması muhtemeldir. Bu masada hiç şüphesiz S-400, Halkbank davası, Suriye’nin kuzeyi, Doğu Akdeniz gibi netameli konular gündem maddeleri arasında en üst sıralarda yer alacaktır.

 

S-400 meselesi halen ilişkilerin mevcut durumundaki en temel, belirleyici faktörlerden biri, belki de birincisi. Öte yandan 14 Aralık günü CAATSA yaptırımlarının açıklanmış olması, hem de bu kararı Trump yönetiminin açıklamış olması, Biden yönetimine belli bir pazarlık kozu sağlamış bulunuyor: Biden yönetimi, Türkiye’ye, savunma sanayii ve güvenlik açısından önemli zarar verebilecek bir enstrümanı elinde bulunduruyor ve bu enstrümanın “aktive edilmiş olmasının” psikolojik yükünü gerekirse selef Trump yönetimine yıkabilme avantajını elinde bulunduruyor. Başka bir deyişle Biden yönetimi, CAATSA yaptırımlarını gerekirse bürokratik / teknik, gerekirse siyasi bir aygıt olarak Türk tarafına ve Türkiye kamuoyuna sunabilecek bir manevra alanına sahip.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Bu başlangıç koşulları ışığında, en azından kısa vadede Biden yönetiminin ilave yaptırımlar uygulaması düşük olasılıkta görünmektedir. Türkiye ile görüşmelerin ve ilişkilerin seyrine bağlı olarak, ilave CAATSA yaptırımları da dahil olmak üzere çeşitli unsurlar devreye sokulabilir. Bunlardan ilk başta uygulanması beklenebilecek olanlar, savunma sanayiine yönelik Türkiye’nin ABD’li ve diğer ülkelerle ilişkilerinde bürokrasi, telkin, baskı vb. yöntemlerle süreçlerin yavaşlatılmasıdır. İlave CAATSA yaptırımları da olasıdır ancak bunun, S-400 konusundaki bir gelişme ya da çözümsüzlüğün ilanını müteakip gerçekleşmesi beklenmektedir.

Eğer bu yaptırımlar devam eder ve hatta bunlara yenileri eklenirse, bu durumda Türkiye savunma sanayiini ne tür bir gelecek ve alternatif senaryolar bekliyor?

Türkiye’nin CAATSA yaptırımlarından dolayı savunma sanayiindeki hedeflerinden ve projelerinden vazgeçmesi beklenmemelidir. Türk savunma sanayii, özellikle 2000’lerin başlarından bu yana kaydettiği gelişmeler ve son dönemdeki ivmesi ile belli bir kritik kütleye ulaşmıştır.

 

Yaptırımlar, üretim projelerine ve ihracata kısa ve orta vadede belli ölçülerde zarar verecektir. Ancak bu zararları telafi etmek için alternatif tedarik ve proje yönetim modelleri, teşkilat ve mevzuat değişiklikleri ile kaynakların çeşitlendirilmesi gibi yöntemlerin uygulanması suretiyle, yukarıda izah edilen doğrudan ve dolaylı etkilerin sönümlenmesi mümkün olacaktır.

 

Bu gelişmenin, tek başına Türkiye’nin tüm jeopolitik konumlanmasının ve ittifak ilişkilerinin yapısının değişmesine neden olacağını ya da benzer şekilde bu değişimlerin bir tezahürü olduğunu iddia etmek güçtür. Ancak şurasını vurgulamak gerekir ki, ilişkilerdeki tek ana bariyer S-400 değildir. PKK/PYD ve FETÖ elebaşının ABD’de bulunması gibi başka mayınlı sahalar da mevcuttur.

 

Özelde yaptırımlar ve genelde Türk – Amerikan savunma ve güvenlik ilişkilerinin yeni normali, bu gibi ana başlıklardaki gelişmelere bağlı olarak şekillenecektir. Her halükârda, en azından savunma sanayii bağlamında Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin eski yoğunluk ve derinliğe sahip olmayacağı öngörülebilir.

"Biden Kürt Meselesini Suriye Bağlamının Ötesinde bir Çerçeveye Taşıyabilir"

MARIA LUISA FANTAPPIE

Biden Yönetimi ile birlikte ABD’nin Suriye politikasında dramatik bir değişim bekliyor musunuz? Bir Obama 2.0 versiyonu ile ya da Suriye anlaşmazlığı konusunda önemli ölçüde farklı bir politikayla mı karşılaşacağız?

Aslında Biden’ın üst düzeylerde görevlendirdiği insanların çoğu Obama yönetiminde de görev almış kişiler. Yine de aynı yetkililer eski politikaların eksikliklerinden ders alarak farklı bir politikaya yönelebilirler. Biden, Obama’nınki kadar sıkı bir müdahale karşıtlığını göze alamayacaktır. Obama döneminin sekiz yılı boyunca, Suriye üzerindeki ısrarlı bölgesel rekabetin getirdiği sorunlarla baş etmeye yönelik bir yol haritası bulunmuyordu, Suriye çatışması metaztas yaptı. İslam Devleti’nin yükselişi zamanla Obama’yı Irak ve Suriye toprağına asker konuşlandırmaya zorladı.

 

Siyasal yönetim olmaksızın yapılan askeri müdahale Amerika’nın bölgedeki partnerleri, Suriye Demokratik Güçleri (SDF) ile SDF’yi Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) bir uzantısı ve ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak gören müttefiki Türkiye’nin zorlu birlikteliği konusuna hiç girilmemesine yol açtı. Trump, kendinden önce gelen yönetimin önemli kusurlarını ABD’nin Suriye angajmanının mihenk taşı yaptı. Suriye Hükümeti’nin kimyasal silah kullanmasına karşı kırmızı çizgileri güçlendirmeyi amaçlayan hava saldırılarına başladı ve güçlü yaptırımlar dayattı, ancak neticede ABD’nin Suriye’deki stratejik konumunu güçlendirmeyi başaramadı.

 

Görünürde dramatik değişimler yok, daha ziyade Obama yaklaşımının yeniden düzenlenmesini bekleyebiliriz. Biden’in başarısının, ABD’nin eskiden beri süre gelen Orta Doğu’dan aşamalı olarak çekilme hedefine yönelik çalışmakla, birbirine rakip olan müttefiklerini idare etmek ve ABD’nin güvenilirliği ve küresel konumuna ilişkin kırmızı çizgileri kabul ettirmeye hazır olduğunu göstermek arasında denge oluşturmaya dönük zor bir eyleme bağlı olduğunu söyleyebilirim. Biden’in karşı karşıya olduğu en önemli risk, krize karşı günlük yanıt verme tuzağına düşmesi olacaktır ki bu henüz bir dış politika tanımlayamadan, günbegün dış politikayı şekillendirecektir.

ABD’nin Suriye Kürtlerine yönelik politikası söz konusu olduğunda, Trump yönetiminin politikalarıyla karşılaştırıldığında, Biden yönetiminin politikalarına farklılıklar mı benzerlikler mi damgasını vuracak? Ve bu nasıl olacak?

ABD’nin güvenilirliğini ve küresel konumunu onarma niyetinde olan Biden yönetimi, kendini Amerikan dış politikasının başka bir yönünü göstermeye adamıştır. Birincisi, bölgesel partnerleri için daha güvenilir ve ABD’nin stratejik ortaklarından biri olan Türkiye ve yerel partneri SDF arasındaki gerilimi yönetmede proaktif olmaktır. Daha önceki ABD yönetimlerinden hiçbiri bu çıkmaza yönelik etkili bir çözüm sunmadı.

 

Obama yönetimi Kuzeydoğu Suriye’nin kendi kendini yönetmesi konusunda istikrarlı destek sunmuş ve PKK’nınkinden ayrı bir stratejik çıkar geliştirme potansiyeli olduğunu hesaba katarak SDF ile ortaklığını sürdürmüştü. Trump’ın 2019 yılı Ekim ayında birdenbire birlikleri Suriye’den çekmesi ve arkasından SDF kontrolünde olan bölgeye Türkiye destekli saldırılarda bulunulması SDF cephesinde ABD’nin güvenilirliğine zarar vermiş, bir kez daha, ABD’nin bu çatışan ittifakın rehinesi olarak kalmasına yol açmıştır. Türkiye’nin, PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarına yönelik yakın zaman önce gerçekleştirdiği SİHA operasyonları, SDF ve PKK’yı bir kampta toplama riski taşımakta ve Suriye’deki özyönetim ve Türkiye’nin arasında bir birliktelik müzakeresine dair beklentileri azaltmakta.

 

Yakın zamandaki gelişmeler, bölgedeki kapsamlı Kürt meselesinin gelişimini ve özellikle de Türkiye’nin Kürt meselesini göz önünde bulunduran bir yol haritası geliştirmeden, askeri olarak Suriye’deki yerel ortağına odaklanmış olan bir ABD politikasının eksikliklerini daha da açığa çıkarmıştır. Biden, özerk yönetimin kapsayıcılığını artırmayı sürdürürken, Kürt meselesini Suriye dönemecinin ötesinde ele alan bir politika geliştirmek durumunda kalabilir. Bu doğrultuda atılacak adımlar şunlara yer verir: Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki operasyonlarına kırmızı çizgiler koymak, Suriye ve Iraklı Kürt taraflar arasında işbirliğini desteklemeyi sürdürmek ve nihayetinde Türkiye’de barış sürecinin canlandırılması olanağını araştırmak.

Türkiye, ABD ve Suriye Kürtleri ya da daha spesifik olarak PYD/YPG üçgeninde ne gibi gelişmeler öngörmeliyiz? Bu resimde Rusya’nın rolü ne olacaktır?

Türk yetkililer Biden yönetimine temkinli yaklaşabilir. Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye’de, ABD’yi ilgilendiren SDG ve Türkiye arasında ya da her ikisi de ABD’nin partneri olan Iraklı Kürtler ve SDG arasındaki rekabeti yönlendirecek bir başka operasyonu destekleyecek olması durumunda ABD’nin nasıl bir yanıt vereceğini kestirmek zor. Bölgesel tutum söz konu olduğunda kırmızı çizgiler dayatmaya ve gerilimi azaltmaya yönelik siyasi çıkara göre davranmaya istekli olarak, Biden bunun yerine çok taraflı ittifakların korunması ve ABD’yi Orta Doğu’daki çatışmalardan uzak tutmaya öncelik verebilir.

 

Suriye dışında Türkiye’nin NATO üyeliği de en azından bir dereceye kadar değiştirilemeyen bir olgu olmayı sürdürüyor. Biden, kriz riskini azaltmayı ve sadece ABD’nin ve Biden’in kendi rakiplerine ve özellikle de Rusya’ya fayda sağlayacak olan, dramatik bir kırılma noktasına varmalarını önleyerek onları idare etmeyi amaçlıyor.

"İlişkiler Kopamayacak Kadar önemli, tek kalemde temize çekilemeyecek kadar sorunlu"

OSMAN SERT

Biden döneminde, Türkiye - ABD ilişkilerinde temel gerilim ve işbirliği alanları nelerdir?

Biden dönemi Trump’a göre Türkiye açısından daha sorunlu başladı. Masada birçok problemli dosya var. Özellikle de Kongre’de Demokratlar çoğunlukta olduğu için Biden, Washington’daki Türkiye karşıtı havayı istese de dengelemekte zorlanacak. Trump döneminde Türk – Amerikan ilişkilerinin kurumsal zemini epey zayıfladı. İlişkiler büyük oranda şahsileşti. İlişkiler kişiselleşince de Kongre’nin her iki kanadıyla yaşanan sorunlar derinleşti. Bu durum yeni dönemde karşımızda büyük bir sorun olarak duruyor olacak. 

 

Bu olumsuz tabloya karşın, bazı olumlu gelişmeler de var. Mesela, ABD’de kurumsal aklın tekrardan devreye girmesi ve dış politikada tecrübeli isimlerin yönetimde yer alması, karar alma süreçlerinin daha rasyonel ve temkinli gerçekleşeceğini gösteriyor. Bu kişilerin dezavantajı ise Türkiye’de kendi ağırlıklarına uygun muhatap bulamayacak olmaları. Birkaç istisna dışında bu kurumsal eşitsizlik Türkiye’nin aleyhine bir dengesizlik oluşturuyor. Sonuçta Erdoğan ikili ilişkilerde ve diplomaside ciddi bir tecrübeye sahip ama son dönemde tecrübeleri mi yoksa kişisel anlık tepkileri mi daha belirleyici kestirmek zor.

 

Dolayısıyla elbette CAATSA yaptırımları, F-35 projesinden çıkarılmamız ki bence Türkiye’nin son dönemdeki en büyük kaybıdır, S-400’ler ile ilgili verilecek kararlar, Halkbank Davası, Suriye ve Doğu Akdeniz masadaki en kritik noktalar gibi duruyor. Ama az önce de dediğim gibi bu krizlerin nasıl yönetileceği bence krizlerin en az kendileri kadar önemli.

İlişkilerde bir kopuş mu bekliyorsunuz yoksa yeni bir reset mi?

Aslında her ikisi de değil. Türk-Amerikan ilişkileri yaşanan tüm krizlere ve dalgalanmalara rağmen kendi içinde sürekliliği olan bir bütün. Bu süreç devam edecek. İlişkiler her iki taraf için de kopamayacak kadar önemli, reset ile temize çekilip yeniden sıfırdan başlayamayacak kadar da sorunlu.

 

Bunda hem Amerika Birleşik Devletleri’nin Obama döneminden bu yana bölgesel anlamda Türkiye’ye karşı müttefikliğin gereklerini yerine getirmemesi, 15 Temmuz darbe girişimindeki sessizliğinde olduğu gibi Türkiye halkında ve iktidarda ilişkilere dair soru işaretleri oluşturmasının rolü var, hem de Türkiye’de iktidarın özellikle Suriye’de şartların da zorlaması ile Rusya ile yaşadığı yakınlaşmayı, kendisine orta ve uzun vadede bir fayda sağlamayacak olmasına rağmen, neredeyse stratejik ortaklığa çevirmiş olmasının ve hukuk devletinde yaşanan sorunların payı var.

 

Elbette iki ülke ilişkilerinin durumu özellikle Ankara için çok önemli. Söylem düzeyinde ne kadar farklı fotoğraf verilse de Washington’un ne düşündüğü Ankara’daki iktidar açısından hep önemli olmuştur. Kasım’daki seçimden bu yana Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın reform arayışlarının, Berat Albayrak’ın istifası sonrası yaşananların temel sebebi de bence bu. 

 

Amerika ile yaşananlar Türkiye’de olayların bambaşka yöne evrilmesine sebep olmaz. Eğer Türkiye kendi içinde sağlam ise, iktidarın meşruiyet ayakları yere sağlam basıyorsa, ekonomiden hukukun uygulanmasına kadar işler göreceli olarak yolunda ise kurumlar arası ilişkilerde bir sorun yoksa Amerika ile kriz kötüdür ama belirleyici değildir. Bunu 1 Mart 2003 Irak Tezkere Krizi sonrasında yaşananlarda gördük. Ama Amerika’nın pozisyonunun Türkiye’de iyi ya da kötü gidişata bir katalizör etkisi vardır.

 

İçerde işler iyi gidiyor ve Amerika ile ilişkiler de iyi ise bu olumlu bir katkı sağlar ve Türkiye’yi rahatlatır. Tarihsel olarak, Avrupa Birliği ile ilişkilerde tıkanan noktalarda ABD müdahalesinde olduğu gibi bunu yaşadık. İçerde ekonomik ve siyasi olarak durum kötü Amerika ile de ilişkiler kötü ise işte onun menfi bir katalizör etkisi olur ve iktidarın işi daha da zorlaşır. Bugün de ne yazık ki bu konumdayız.

Doğu Akdeniz, Suriye ve Libya gibi temel jeopolitik başlıklarda ne tür gelişmeler bekliyorsunuz bu yeni dönemde?

İç politikada ve Türk-Amerikan ilişkileri özelinde değil ama uluslararası dengeler açısından Biden yönetiminin ben Türkiye lehine olacağını düşünüyorum. Bir kere Trump ve Pompeo’nun öngörülemez, tek taraflı ve çoğu zaman ideolojik yaklaşımlarının yokluğu bile iyi bir şey. Bunu ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma veya İran nükleer anlaşmasında çekilme kararında gördük.

 

Türkiye’de Trump iyiydi onunla ikili olarak işleri götürdük gibi bir algı var ama buna katılmıyorum. Trump Suriye’de, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonuna yeşil ışık yaktı, Türkiye’ye geçici bir avantaj sağladı ama sonuçta Suriye’yi de Rusya’ya bıraktı. Şimdi karşımızda konuşabileceğimiz bir Amerikalı değil, onlarca Türk askerlerini, bile isteye şehit eden bir Moskova var. 

 

Bölgelere gelince kısaca Doğu Akdeniz’de Yunanistan yanında dengesiz bir taraf olan Amerika yerine diyalog ve diplomasiye önem veren son tahlilde de NATO içinde bir çatlak istemeyen hele de bunun Doğu Akdeniz üzerinden yaşanmasını istemeyecek bir Biden yönetimi Türkiye için daha önemli. Ama burada tek aktör ABD değil unutmamak gerek.

 

Libya’da zaten Türkiye ile baştan beri daha yakın, örtüşen bir pozisyonu vardı ABD’nin. Asıl merak ettiğim açıkçası Suriye. Biden hem Trump gibi olmamalı hem de Obama gibi. Bu ikisinin dışında nasıl bir formül bulacak görmek gerek.

 

PYD ve Kürtlerle ilişkiyi restore edecektir ama zaten sorunlu olan Türkiye ilişkilerinde dananın kuyruğunun da bu yüzden kopmasını istemeyecektir. Dolayısıyla kısa vadede daha öngörülebilir ve Rusya’yı daha dengeleyecek bir ABD bekliyorum. Ama şunu unutmayalım ki NATO, Çin, Kuzey Kore ve hepsinden önemlisi ABD’nin kendi iç gerilimleri varken bu saydıklarımızın hiçbiri Biden’ın masasında muhtemelen birkaç ay önemli bir başlık olmayacak.

Son olarak, Türkiye - ABD - Rusya üçgeninin nasıl şekillenmesini bekliyorsunuz bu yeni dönemde?

Burası benim yeni dönemde en iyimser olduğum başlık ama temkinli bir iyimserlik diyelim. ABD, küresel sistemsizlik ve kendi içinde yaşadığı gerilimler sebebiyle bu konuya ne kadar önem verecek bilemiyorum. Ayrıca istese bile neye ne kadar gücü yetecek o da ayrı bir konu.

 

Elbette NATO’nun içindeki gerilimleri Rusya bu kadar kolay kaşıyamayacak, ABD’nin nasıl olsa müdahale etmeyeceği varsayımı ile hareket etmeyecek ama ABD’nin müdahale ve Rusya’yı dengeleme konusunda çok aceleci olacağından emin değilim. Türkiye biraz da ABD’nin Obama döneminden bu yana sürdürdüğü tatsız-kokusuz diplomasisi sebebiyle Rusya ile yakınlaştı.Bu daha dengeli bir yere oturacaktır. Ama burada S-400 füze savunma sistemleri ile ilgili alınacak karar önemli.

 

Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onlarca mensubunu şehit eden ve on yıllardır kendisine karşı savunma mantığı ile organize olduğu Rusya’ya güvendiğini düşünmüyorum. Özellikle Karadeniz gibi bölgelerde ABD’nin anti-Rusya politikası Türkiye’nin çıkarlarıyla örtüşüyor. Buna karşın Erdoğan, Rusya’ya karşı tavır almak ya da mesafe koymak için kendisi için çok önemli olan Amerika’daki davalarda ve yaptırımlar konusunda bazı garantiler görmek isteyecektir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

ARDA MEVLÜTOĞLU

ARDA MEVLÜTOĞLU

Uluslararası bir danışmanlık ve ticaret firmasının savunma programlarından sorumlu başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir. Aynı zamanda savunma teknolojileri ve politikaları, havacılık ve uzay ile bölgesel güvenlik konularında akademik araştırma ve yayın faaliyetleri yürütmektedir.

IAN LESSER

IAN LESSER

The German Marshall Fund of the United States Başkan Yardımcısı ve Yetkili Müdürü.

MARIA FANTAPPIE

MARIA FANTAPPIE

Cenevre, İnsani Diyalog Merkezinde özel danışman olarak görev yapmaktadır.

OSMAN SERT

OSMAN SERT

ODTÜ Uluslararası İlişkiler mezunu olan Osman Sert; yerel radyolar, Kanal 7, CNN Türk ve TRT’de gazetecilik yaptı. İçişleri, adalet, ekonomi, başbakanlık ve son olarak diplomasiyi takip etti. TRT’nin Kudüs temsilciğini yaptı. Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı (2009-2014) ve Başbakanlığı (2014-2016) sırasında basın danışmanlığını yaptı. Halen, Ankara Enstitüsü'nde Araştırma Direktörü olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.