Bir Darbenin Ettiği

27 Mayıs 1960 ve sonrasında gelen 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 Darbesi arkasından gelen bütün antidemokratik süreç ve darbelerin hepsinin anası, aslında 30 Mayıs 1876’da yapılan saray darbesiydi. Türk Modernleşme süreci bu darbeden sonra asla normal seyrinde ilerleyemedi.

darbe

“Bir idare, yalnız bir adamın veya bir partinin değil, bütün bir neslin eseridir. Sultan Hamid kendi adıyla yâdedilen ‘İdâre-i Hâmidiyye’nin tek âmili ve kurucusu değildi. Belki bu idarenin mühim âmillerindendi; fakat Sultan Hamid dünyaya gelmemiş olsaydı, çağdaşları başka bir Sultan Hamid’in meydana gelmesine sebep olacaklardı.”¹

 

Said Halim Paşa

 

Geçelerde Abdülaziz ve II. Abdülhamit üzerinden Türk Modernleşmesi üzerine Yıldıray Oğur’un başlattığı tartışma İbrahim Kiras’ın Karar gazetesinde verdiği katkıyla daha ileri boyutlara taşındı. Gönül ister ki bu tarz tartışmaları Türk üniversiteleri yapsın ve memleketin geleceğine ilişkin daha doğru görüşlere ulaşılabilsin.

 

Her neyse, bizde bu tür tartışmalar daha çok sivil alandaki muhalifler eliyle yürütülüyor. Ben de burada aynı minvaldeki tartışmaya başka bir açıdan katkı sunmaya çalışacağım. Hikâyenin başlangıcı bir saray darbesiyle iktidardan düşürülen Abdülaziz ve sonrasında devletin girdiği çizgiye ilişkin gelişmelerle başlıyor.

 

Malum, darbe sonrasında Hüseyin Avni ve şürekâsının devleti getirdiği nokta, ülkeyi, Tanzimat Paşalarının tesis ettiği Saray-Babıali çizgisinin temsil ettiği konvansiyondan çıkarmış ve dengeyi tersinden kurulmuş başka bir baskı rejimine sürüklemişti. Bu sefer ağır basan taraf yeni padişahı iktidara getiren klikti, ama bu da uzun sürmedi.

 

Bizim adı konulmuş ilk kurallı modernleşme teşebbüsümüz olan ve devleti kuralları belli, öngörülebilir, çağdaş bir hukuk devletine sokma iradesi olan Tanzimat; böylece dinamiği güç ve entrika olan başka bir çizgiye çekildi. Ve bu, sadece o döneme ilişkin mevzii bir hadise olmakla kalmadı, devletin hakiki karakteristiği hâline geldi.

 

Abdülhamit işte bu devrede, olağanüstü şartlar altında ve şartlı biçimde iktidara gelmiş, kurallı bir rejim ve geleneğin içinde değil, hiçbir şeyin belli bir usule konmadığı bir karmaşa içinde iktidarı devralmıştı. Burada Mithat Paşa’yı elbette Hüseyin Avni Paşa’dan ayrı tutmak ve Meşruti rejimin hakiki bir savunucusu olarak görmek gerekir. Fakat böyle bile olsa onun da, halefi olduğu büyük paşalar silsilesi gibi süreci kendi doğal mecrasına oturtabilecek ayarda bir adam olmadığını söylemek icap eder.

 

Hakkını teslim etmek lazım, II. Abdülhamit, hem sonrasında hem de iktidarı teslim aldığı ilk günden itibaren, hem de genç yaşına rağmen gerek Hüseyin Avni ve Mithat Paşalarla kurduğu ilişki, gerekse sonrasında attığı adımlarla bu adamların hepsinin üstünde diplomatik ve siyasi yeteneklere sahip bir adam olduğunu cümle âleme göstermiştir. 

 

Devlet, işte bu şartlar altında 93 Harbi’ne girdi. Burada bile alınan kararda söz konusu gerilimin payı vardı. Burada bile Büyük Reşit Paşa’yla Âli ve Fuat Paşalar çapında ihtiyat ve diplomasi mesleğini ittihaz eden adamlara sahip olamayışımızın etkileri görüldü. Ve nihayet iktidar değişiminin getirdiği olağandışı şartlar, burada da devleti, ucu nerelere varacağı belli olmayan büyük bir savaşın içine sürükledi.

 

Eşirrâyı-ı Muhacirin

 

Öyle bir savaş ki, savaşın sonunda devletin omurgası kırılmış ve her tür müdahaleye açık hâle gelmişti. Rus orduları Büyük Çekmece’deydi ve esas sulh mazbatasının bir noktasının bile tadil ve tağyirine meydan vermeden murahhaslara imza ettirmişlerdi. İşte böyle bir hengâmede Padişah, Paşa’nın isteği üzerine sadaret makamını vekâlete tahvil ederek mührü Ahmet Vefik Paşa’ya verdi.

 

Payitaht kışın en dehşetli günlerini yaşıyor ve Rumeli’den kaçan 200 binden fazla muhacirin çektiği sıkıntılar, kışın dehşetiyle bir kat daha ağırlaşmış bulunuyordu. Maliye hem savaşın getirdiği yük hem de mevcut gelir kaynaklarını kaybetme ve buna ilave olarak fazladan gelen muhacirlerin getirdiği yükle fevkalade sıkışmış; bu yüzden de ek kaime ihracına gidilmiş, bu da fiyatları olabildiğince yükseltmişti.

 

Bu sefer de bütçenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere vilayetlere salma salınarak çare aranmıştı. Tehdidini yapma ve emirlerini icraya muktedir bir zat olan Vefik Paşa’nın bu yöntemi etkisini göstermiş ve hem ilave bir gelir sağlanmış hem de İstanbul’daki muhacirlerin Anadolu’ya sevk edilmesiyle maliyenin üzerindeki yük bir parça da olsa azaltılmıştı. 

 

Ruslarla yapılan müzakereler işte bu şartlar altında yürütülüyordu. Müzakereler devam ederken, aynı zamanda Babıali’yle Saray arasında tezkire ve haberciler de gidip gelmeye devam ediyordu. Bu cümleden olmak üzere Padişah kabine toplanmazdan önce divanı hümayun amedciliğinde bulunan Mahmud Celâlüddin Efendi’yi (Paşa), Ahmet Vefik Paşa’ya gönderip şu sözlerini söylemesini ferman etmiş bulunuyordu.

 

“Rusya askerinin İstanbul’a duhulüne cevaz gösteremem. Ümerayı askeriyemiz, izharı cebanet ediyorlar. Ben nefsimce her fidakârlıkan çekinmem. Sancağı Şerifi çıkarub Rus ordusu üzerine gitmeye hazırım. Bunu meclise tebliğ etmesini Baş Vekil Paşaya söyle deyu emir buyurduklarından… Ahmed Vefik Paşaya kablelictima iradei şahaneyi ifade etmiş idim… Müşarünileyh ‘biz işimize bakalım. O sözler cilvedir. Meram bizi tecribedir’ diyerek müzakereye girişti” (İbnülemin, 1982, C.II: 673).

 

Düşman kapıda ve Rus askerinin İstanbul’a girme tehlikesi an meselesi iken ondan daha da aciliyet kesbeden bir şey varsa o da Babıali’yle Saray arasındaki güvensizlikti. Sonu feci bir suikastla biten ve içinde saray kadınları ve bilhassa Padişah’ın sütannesinin de bulunduğu darbe sonrasının padişahı olan, buna mizacındaki evham da eklenen Sultan, sahiden “hal” edilme endişesiyle korku ve dehşet içindedir.

 

“Padişah, muharebenin mülkçe ve nüfusça iras etdiği zayiatdan dolayı âmmenin nefretine oğradığına ve hal’ine kıyam edileceğine zahib olduğundan bu yolda vuku bulan fitne kârane ihbarları hakikatı mahza olarak telâkki etmeğe başlar” (İbnülemin, 1982, C.II: 682).

 

Neticede Padişah, sadaret makamı ile bâb-ı meşihat gibi en kritik iki makamdan birini tevdi ettiği Paşa’yı, atamayı yaptığı (1 Safer 1295) günün üzerinden 1,5 ay bile geçmeden, 15 Rebiyülahir 1295’te kaynağı belli olmayan bir jurnal üzerine azleder.  

 

Paşa güya vükelanın ekserisiyle ittifak etmiş ve veliaht Reşad Efendi’yi tahta geçirmek için “eşirrâyı muhacirinden binlerce ölüm eri zorbaları icrayı garazda istihdam etmek için tarafına celb” etmiştir. Eğer tedbir alınmaz ve “bu hainane teşebbüsün izalesine müsareat olunmaz ise iş işden geçüb telâfii me fat mümkün olmayacak derecede şurişi azim hâdis olsa gerekdür”. Padişah’ın dengesini bu mealdeki bir “varak” bozmuştur.

 

Oysa devlet, tarihinin en ağır günlerinden birinden geçmekte ve Rumeli ve Kafkasya’dan yüz binlerce muhacir aç biilaç memlekete sığınmaktadır. O kadar ki bu harp devlete tarihin en ağır yenilgilerinden birini yaşatmış ve Ruslar İstanbul önlerine gelmiştir. Hal böyleyken, Padişah, devletin bekasından çok, muhayyel ölüm komandolarından oluşma bir kısım adamlar tarafından iktidardan uzaklaştırılma vehmiyle şahsî iktidarını kollamaktadır.

 

Evrakın Kudreti

 

Hâlbuki o devirde de “Kanun-i Esasi” ve Tanzimat hükümleri yürürlükte² ve evrak-ı mestûre ve fişleme değil, kanunun açıkça kayıt altına aldığı hükümler geçerlidir ama bunlar sadece formalite icabı riayet edilen usullerdir. Devlet hâlâ sadakat-i devlete göre değil, sadakat-i şahsiye göre idare edilmektedir. Devlete sadakat Kanun-i Esasi ve yasalara, şahsa sadakatse jurnaller ve fişlemeler üzerinden padişahın itimadına layık olmakla mümkün olmaktadır.

 

Hamit devrini bir bütün olarak jurnaller karakterize eder. Fakat bütün bunlara rağmen o devir de padişahın açtığı “modern mekteplerden” yetişen Harbiyeliler tarafından sona erdirilir. O okullardan yetişen gençlerin hepsi de Hamit’in fikirleriyle değil, bütün bir ömrü sürgünlerde geçiren Namık Kemal’in fikirleriyle yetişmiş, hepsi de şu veya bu şekilde “zât-şâhâneye” ihanet zannıyla sorguya çekilmiş, takibata alınmış kişilerden oluşmuştu.

 

Cumhuriyet’i kuranlar da bu nesildendi. Onlar da Hamit devrinde yetişmiş, hürriyet diye diye gençlik rüyalarını süslemişlerdi. Ne ki, hem İttihatçılar hem de İnkılâpçıların hepsi, gerek iktidara geliş biçimleri gerekse yürüdükleri çizgi itibarıyla hiçbir zaman yazılı ve görünür nizamı, anayasa ve yasaları değil, daima hayata hâkim olan ya da olduğu zehabına kapıldıkları şeyi, “evrâk-ı mestureyi” öne çıkarmış ve Hamit çizgisini olduğu gibi devam ettirmişlerdir.

 

27 Mayıs 1960 ve sonrasında gelen 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 Darbesi arkasından gelen bütün antidemokratik süreç ve darbelerin hepsinin anası, aslında 30 Mayıs 1876’da yapılan saray darbesiydi. Türk Modernleşme süreci bu darbeden sonra asla normal seyrinde ilerleyemedi. Bundan sonra gelen ikinci darbe ise 27 Mayıs’tır.

 

Bu ikisi Türkiye’nin kurucu davranış kodlarını tamamen zehirlemiş ve her şeyi buraya, bu iktidar ikilemindeki güç mücadelesine sıkıştırmıştır. Burada da ilişkilerin tabiatını meşru ve aleni süreçler değil, perde arkasındaki kurgu, manipülasyon ve örtülü operasyonlar belirlediği için demokrasi mücadelesi bir güçler mücadelesine dönmüştür.

 

Bu da, tarafları, memleket meselelerinde eşit haklara sahip meşru taraflar olma durumundan, birbirlerini ve daha da kötüsü memleketi yok etmek isteyen düşman veya hainler statüsüne sokma gibi akla hayale gelmedik bir yere savurmuş ve bundan sonra da her şey “hain-kahraman” ikileminde anlam kazanmaya başlamıştır.

 

Burada da kazananlar veya iktidarda bulunanlar kahraman, karşı taraftakilerse sürekli hain durumuna düşürülmüştür. Aynısı muhalifler için geçerlidir. Onlara göreyse iktidar sahipleri hain veya başka bir büyük kurgu veya oyunun figüranları veya temsilcileri olan yerli işbirlikçilerdir.

 

Hâsılı

 

Bugün de herkes bu ikilemin ya tarafı veya kurbanıdır. Hikâye bunlardan hangisinin Batılı kurumlara ne kadar yakın veya uzak olduğu meselesinden de öte, her ikisinin de böylesi bir kıskaca sıkıştırılması ve her şeyi o devirden beri zehirleyen o döngüye teslim olmamızdır. Türkiye’nin içinden çıkması gereken kısır döngü budur: Hain ve kahraman!

 

Memleket herkesindir ve hiç kimse kendini bir diğerinden daha fazla memleketsever, milletsever olarak göremez ve gösteremez. Burada herkes meşru yollardan herkes kadar iktidara ortak olma hakkına sahiptir. Kimse bundan dolayı kınanamaz, ayıplanamaz ve takibata uğratılamaz.

 

Bu mücadelelerin tamamı açık ve aleni şekilde yapılır. Bugün gerçekte tartışılması gereken nokta budur. Birileri hâlâ “devlet” şunu şöyle istedi, böyle istedi şeklindeki bir psikolojiyi, millî olmanın yeter şartı sayarken; farkında değiller ki böyle yapmakla öteden beri tevarüs edilen bir şeyi, “kapıkulu” psikolojisini yeniden ihya ediyorlar.

 

Türk Devleti Türk Milletinindir ve bu devlet perde arkası kliklerin kirli ilişkileriyle değil, anayasa ve yasalarla güvenceye alınmış hukuk devletinin kurallarıyla, anayasal demokrasiyle yönetilir. Türk demokrasisinin temel mücadele alanı budur: Her şeyi açık ve aleni alanlara taşımak ve görünür kılmak.

 

__

¹Said Halim Paşa, (1991), Buhranlarımız ve Son Eserleri, (nşr.) Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İstanbul, s. 31.

²Cevdet Paşa Tezâkir’de “hâlbuki devletçe Tanzimat’a her ne kadar riayet olunmakta ise de mâbeyn-i hümayun halkı kendilerine kavânîn ve nizamâtdan müstesnâ tuttuklarından…” demekte ve saray halkının bundan muaf olduğunu söylemektedir. Bkz. Cevdet Paşa, (1960), Tezâkir-13-20, (neşr) Cevat Baysun, T.C. Atatürk Kültür, Dil, Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, II. Dizi, TTK Basımevi, Ankara.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.