Bir İktidar Muhasebesi: Kayıplar, Kazançlar

AK Parti’nin yirmi yıla yaklaşan iktidar serüveni ciddi sorunlarla karşı karşıya ve geleneksel sorun çözme yöntemlerini kullanarak bunların üstesinden gelebilecek gibi de durmuyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Hiç kuşkusuz, dünya görüşlerinin ideolojilere, ideolojilerin siyasal partilere ircası düşünülemez. Ancak her dünya görüşünün -öyle ya da böyle- bir ideoloji kabına girdiği, her ideolojinin de kendini temsil noktasında bir siyasal söylem geliştirip partiye dönüştüğü de söylenebilir. Bu manada nasıl ki sosyal demokrasi solculuk ile solculuk da herhangi bir partiyle ilişkilendirilemezse, İslamî dünya görüşü İslamcılık ile İslamcılık da herhangi bir partiyle ilişkilendirilemez. Ancak neresinden bakılırsa bakılsın, Türkiye’deki hemen her siyasal partinin tamamen örtüşmese de belli oranda bir dünya görüşü taşıdığı, tonu azalarak bu dünya görüşünün ideoloji elbisesi giydiği ve o elbiseye uygun bir siyasal oluşumun çevresinde kümelendiği de bir vakıadır.

Yitirilen Sahicilik

Politbürosu ve partinin önde gelen yönetici kadroları son süreçteki oy kayıplarının sebepleri üzerine düşüne dursun, öyle görünüyor ki, sözcülüğünü yapmaya soyunmasa da belli oranda İslamî bir duyarlılık taşıyan AK Parti’nin yirmi yıla yaklaşan iktidar serüveni ciddi sorunlarla karşı karşıya ve geleneksel sorun çözme yöntemlerini kullanarak bunların üstesinden gelebilecek gibi de durmuyor.

Bu noktada, “iktidarın geleceğini mi, geleceğin iktidarını mı düşünmesi” gerektiği konusunda zihin bulanıklığı ve tereddüt yaşayan bilinçli parti seçmeninin zihnini en çok meşgul eden konu şudur: Siyasal iktidarlar üzerinden sosyolojik dönüşüm sağlanamayacağına, siyaset tek başına kültüre, sanata, bilime hükmedemeyeceğine göre ne yapmalı?

1980’lerden, hatta belki Tanzimat’taki ilk paradigma değişikliğinden itibaren İslamî kesimin belki de özene bezene büyüttüğü bir fikir tam anlamıyla, iç ve dış konjonktürün sayısız itelemesi sonucu 2002’de, öncesinde hiç olmadığı kadar ve tek başına devasa bir güç elde etti, ülkenin yönetimine geçti, aradan geçen 18 yıla rağmen “değer tahkimi” anlamında ortada bölük pörçük bile değil, tam tekmil bir sıfır var. İktidara geçmemiş potansiyel güç, enerji ve idealizm ile iktidar süreçleri tarafından soğurulup pelteleşmiş, özü emilmiş potansiyel irade donukluğu arasında bir tercih yapılsa hangi tarafın ağır basacağı ortada olduğuna göre, iktidara gelme psikolojisinin iktidarı kullanmaya evrilmediği rahatlıkla söylenebilir.

Dahası, belki de çıkış noktasındaki potansiyel enerji topraklandığı, 1980’lerden başlayarak adım adım büyütülen bir kuşağın zihnindeki teori çöktüğü için İslamî düşünce biçimi iktidar öncesine göre çok daha dağınık, ufuk çizgisine çok daha uzak, geleceği biçimlendirme hamlesine çok daha yabancı ve alabildiğine yorgun görünüyor. İktidar üyelerinin ağızlarından dökülen sözlerin hâlâ belli oranda bir büyü taşıdığı halde sahiciliğini yitirmekten kaynaklı bir yapaylıkla muhatabına ulaşması, eylem-söylem birlikteliğinin parçalanması kadar tahayyülün artık yürekten başlamadığına, zihin ile dudak arasındaki hipotenüsün kullanıldığına da yorulabilir ki, ilhamını yürekten almayan cümleyi halk gözlerinden tanır.

18 Yılın Hasar Tespiti

Varılan noktada, ülke neredeyse Tanzimat’ın başlangıç evrelerini andırırcasına bütünüyle kendini “tüketim” sarhoşluğuna terk etmiş, hayatın her alanında olağanüstü bir savrulma ve kendini akışa terk etmiş donuk bilinçler galerisine dönüşmüş.

Başlangıçtan beri hiçbir zaman aydınların zihninde geleceğe yönelik böylesi karamsar bir bulut alanıyla sarılıp sarmalanmamıştı. Yine başlangıçtan beri İslamî camianın bu kadar kendi sınırlarına çekildiği, iç dünyasında bile bu kertede bir yenilgi hissi yaşadığı başka bir süreç yok. Babalar çocuklarına hâkim değil. Çocuklar babalarını dinlemiyor, aynı gökyüzüne bakmıyor, aynı yerden emir almıyor, zihni aynı tarafa dönük değil. Öylesine duyarsızlar ki, bırakın bir emaneti devralıp geleceğe taşımayı, konuşulanı duymaktan bile aciz yahut umarsızlar büsbütün. Babalar yerinde durduğu, aynı kaldığı, istikametini bozmadığı hâlde böyle değil durum; bilakis, babaların kendi iç dünyalarında bile büyük kayıplar söz konusu. Eskisi gibi idealist değiller, eskisi gibi dünyayı ve toplumu dönüştürebilecek güce sahip değiller, eskisi gibi coşkuyla, umutla, aşkla bağlı değiller hayata. Sanki bu on sekiz yıllık süreçte, görünmeyen bir güç –ki ne olduğunu çok iyi biliyoruz- her gün dokunarak bütün ontolojilerini dağıtmış, ontolojilerini oluşturan hatlar arasındaki bağı koparmış, akışkanlığı bitirmiş, bütünü parçaya feda ederek benliklerine “fraktal”in egemenlik bayrağını dikmiş de, o yüzden ruhları, benlikleri, bilinçleri, hayatları ve teorileri paramparça…

Ne yapıp etmeli, nereden başlamalı ki hem yeniden iktidar olunsun hem de bu kez mevcut iktidarın yaptığı yanlışlardan azade bir anlayış geliştirilerek “muhayyel” olan hakikate dönüştürülsün. Bunun için artık çok geç. Zaman bakımından ileride olanın geride kalması neyi ifade ediyorsa, kötü kullanılmış gücün ardından kalan da aynı şeyi ifade ediyor: İmkânsıza yakın olanı, mucizeye kalmış olanı…

Şimdi artık yaralanmış, büzüşmüş, hantallaşmış, atomize olmuş toplumun kolektif şuurunu genişletmek, sağaltmak, kuvvetlendirip iyiye yöneltmek çok daha zor.

Şimdi artık insanların rüşeym hâlinden başlayıp çocukluğuna, çocukluğundan gençliğine, oradan olgunluk ve yaşlılığına ulaştıracak sağlıklı mekanizmaları kurmak çok daha zor.

Şimdi artık yeni ve Batı saldırganlığından, kapitalizmden salim bir eğitim sistemi kurmak da, buna uygun bir sosyolojik ortam yaratmak da eskisine göre çok daha zor.

Şimdi artık gelişmeyi bir süreç olmaktan çıkarıp değer merkezli hale getirmek de, refahı bedensel ihtiyaçların bütünüyle karşılanması anlayışından uzaklaştırıp ruhun açlığını giderme perspektifine dönüştürmek de, ülkenin gelişmişlik düzeyini ruh selametine bağlamak da çok daha zor.

Şimdi artık Müslüman’ca doğmak, yaşamak ve ölmeyi bırakın, insanca bir yaşam alanını tesis etmek bile geçmişe göre çok daha zor; hem dünyada hem Türkiye’de…

Güçsüz Bünye ve “Maruz Kalma Psikolojisi”

Hakkını teslim edelim: Sistemi tanımak, onunla boğuşmak, vesayetin üstesinden gelmek, skolastik, köhnemiş yapılarla göğüs göğse çarpışmak kolay olmadı. Hikâye uzun, karmaşık ve bu yazının bağlamına uygun olmadığı için ayrıntısı üzerinde durulmayacak. Ancak AK Parti iktidarının başlangıçtan iktidara gelme sürecinde harcadığı eforun geriye kalanını da buralara harcadığını ve savunmada kala kala, harekete geçmeyi unutturanın biraz da bu “maruz kalma” psikolojisi olduğunu söylemeli. Belki de olduğundan çok daha güçlü bir bünye, savunma psikolojisinden inşa psikolojisine geçiş yapabilirdi; demek dışarıdan göründüğü kadar güçlü değilmiş bünye.

Sadece AK Parti’nin değil, genel itibariyle İslamî kesimin önünde görünür en büyük sorun alanını bu “maruz kalma” psikolojisinden çıkamama teşkil etmektedir. İktidara gelme biçimlerinde sayısız mahir yöntem tecrübesi geliştiren İslami çevreler, söz iktidarı doğru kullanmaya ve iktidar terk edildiğinde bile geriye kalanın gönül rahatlığıyla benimsenebileceği projelere gelince şöyle bir duruyor, büyük kırgınlıklar ve matlaşan umutlar eşliğinde kendi kabuğuna çekilip derin sükutlara gark oluyor.

Böyle oluyor, tam da böyle oluyor, çünkü varılan noktada yola çıkarken topluma yönelik kalıcı inşa hareketlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. AK Parti ne 28 Şubat sürecinin açtığı büyük deliklere yama yapmanın üstesinden gelebildi ne de o sürecin gölgesinde yetişen Dijital kuşağa yönelik kendi dünya görüşüne, misyonuna uygun tek bir önleyici söylem geliştirebildi. Dahası yola çıkarken kendisine yönelik her türden gayrı insani yaklaşımı insani bir sürece evriltecek değerler kurmayı “söylemin” bir adım bile ötesine taşıyıp “eyleme” dönüştüremedi.

Varılan noktada İslamî dünya görüşünün ontolojisini teşkil eden hak, adalet, liyakat gibi kavramları seküler bir refah düzeyine kurban vererek belki önümüzdeki onlarca yıl tamiri mümkün olmayacak hasarlara da yol açtı. AK Parti iktidarıyla, kazandıklarından çok daha fazlasını harcamış bir ülke görünümünde Türkiye. Başlayıp bitirdiği ve başlangıçta öngördüğü noktaya getirdiği hiçbir icraat olmadı neredeyse. Ya yanlış yerden başladığı için ters tarafa gitti ya doğru yerden başlayıp rotayı değiştirdi yahut da zaten ileri attığı bir adımın karşılığı olarak iki adım geri çekildi fasılalarla…

Şöyle bir dönüp bakıldığında başörtüsü dışında hiçbir mesele geride kaldı denemiyor gönül rahatlığıyla. Sorunları büyük oranda halledilmiş, yaralı uzuvlardaki cerahatleri temizlenmiş ve tamamen sağaltılmış hiçbir organ yok gibi. Ne ekonominin düze çıkarılması ve enflasyonla mücadele ne işsizlik sorunu ne istihdam ne yönetimde liyakat ne Kürt meselesinin kökünden halli ne dış politikada stabil ve istikrarlı bir gidişat ne kültür ve sanatta sağlıklı bir atmosfer ne eğitimin ruhuna uygun ve istikamet sahibi bir pedagojik anlayış var.

İçeride ve dışarıda, başlangıçtan beri ittifak kurulan hiçbir partner hoşnutlukla ayrılmadığı gibi, hiçbirinin de iktidarın derdine derman olduğu söylenemez. Kurulan bütün ilişkilerden gıcırtılı sesler çıkmış ve kötü bir şekilde ayrılmak vaki olmuşsa, ayrılıkta taraflardan hiçbiri mutlu değilse suçu biraz da kendinde aramalı değil mi?

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR