Bir Tripod, Bir Kamera ve Sistemik Deprem

15 Temmuz sonrası kurulan düzenin, Türkiye açısından hem içeride hem de dışarıda nasıl bir güvenlik ve beka sorunu oluşturduğu bir kez daha ispatlanmış oldu. Düzenin üzerine kurulduğu bataklık, o bataklıktaki kriminal aktörler arasındaki çelişkiler; devlet adına ve özel alanlarda geliştirilen çıkar havuzu; şeffaf olmayan, hukuka ve denetime kapalı olan mekanizmaların sizi getireceği yer bundan ötesi değil.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

15 Temmuz sonrası kurulan sistemin ülkeyi getirdiği noktaya şahitlik edenler açısından, Erdoğan’ın 26 Mayıs günü yaptığı grup konuşması çok da şaşırtıcı olmadı.

 

Soru, 25 günlük suskunlukla alakalıydı ki, beklenti içine girenler sistemin kendi rasyonalitesine razı gelmek durumunda kaldılar.

 

Dolayısıyla şimdi temel soru şu: Sistemin kendi rasyonalitesi içerisinde -hiç kırılma yaşamama, taviz vermeme- üzerine kurulan düzenek nereye doğru evrilmektedir? Kendi içinde alternatifler üretebilme kabiliyeti kaldı mı? Yoksa gitgide bir büzüşme, bir daralma, bir çözümsüzlük hali mi söz konusu?

 

15 Temmuz sürecinin ardından -o miladın rüzgarını da arkasına alarak- kendi siyasetini belirlemekte, bunu topluma ve muhalefete kabul ettirmekte zorlanmayan yapının geldiği nokta neresi?

 

Önce, “kaybetmenin tadı”na varan, ardından siyaseti belirleme gücünü yavaş yavaş kaybeden ittifak ortaklarının uzunca dönemdir yaşadıkları sıkıntı, siyaset alanını muhalefete kaptırmış olmaları idi. Bu durum, muhalefetin büyük zihinsel ve pratik emeklerle ortaya koyduğu bir gayretin ürünü olmaktan ziyade, aslında sistemin kendi yapısından kaynaklı olmak kaydıyla mızrağı çuvala sığdıramadığı hususlarla ilgili oldu. Öyle ki, tıpkı “128 Milyar dolara ne oldu?” sorusunun arka planda kalması gibi; bugün artık bir sistemsel kriz, ancak bir diğerinin ortaya çıkmasıyla unutulabiliyor. O da elbette bir süreliğine. Yargıda yaşanan sorunlar Adalet Bakanı konuşmadığı ya da Yargı Reformu açıklaması yapıldığı için arka plana itilmedi; ardından gelen sistemik kriz buna vesile oldu. Mesela Merkez Bankası başkanı görevden alınıp ülkeye bir gecede faizleriyle beraber 600 milyarın üzerinde zarar verildiği için bir süreliğine ket vurulan krizleri, onun da sümen altına itildiği başka sistemik krizler izledi.

 

“Yönetememe sorunu”, dünden bugüne biriken problemlerin görünürlüğünü engelleyememe ve kaynaklarını açıklayamamakla birlikte; karar alma süreçlerindeki dengesizlikler, plansızlıklar ve çıkar gruplarının menfaat merkezli çekişmelerinin faturalarıyla alakalı oldu hep.

 

Bugün gelinen nokta ise, ortaklığın inşa ettiği düzenin kendi iç çelişkilerinin yansımaları olarak arzı endam etmekte. Muhalefet cephesi bunu, 90’lardan gelen tecrübeyle “Foseptiğin patlaması” olarak da tanımladı.

 

Peki 15 Temmuz sonrası düzende kendisine, kendi tabiriyle ‘toplumda korku yaratma’ rolü verilen, siyaset-medya-bürokrasi üçgeninde ilişkiler ağı kurulan, yani kriminal olmaktan çıkarılıp önü açılan suç örgütü liderinin ifşaatlarının ülke ve hükümet üzerindeki etkisi ne oldu?

 

Bu gelişmeye, kısa süre sonra sönümlenecek bir süreç kazası olarak mı bakılmalı yoksa Susurluk’tan bu yana yeniden görünür olan ilişkiler düzleminin çözülmesine ve sistemin kökten sorgulanmasına vesile olacak bir hadise olarak mı?

 

Erdoğan Dilemması

 

Aslında Erdoğan’ın konuşmasının mahiyeti ve içinde taşıdığı çelişkiler, bize bütün bu soruların cevaplarını vermekteydi.

 

Ancak bunu da kavrayabilmek için, öncelikle sistemik değişimin genel çerçevesine rağmen, Erdoğan’ın bunu topluma nasıl göstermek istediği üzerine odaklanmak gerekiyor.

 

Erdoğan’ın demokrasi, hukuk, yargı, insan hakları, siyaset bağlamındaki bütün sözleri genel geçer manada 2014-2015’lere kadar kümülatif biçimde üretilmiş olan tezlere ve icraatlara dayanmaktadır.

 

İcraatlardaki kopuşlar, tenakuzlar, geriye gidişler nasıl bir mahiyet arz ederse etsin, gücün korunmasına dönük bu retorik, mutlaka genel geçer teorik doğrularla desteklenmektedir.

 

Yani herhangi bir anti-demokratik gelişme ya da hukuksuzluk konusunu meşrulaştırırken yaptığı bir konuşma, aynı anda mutlaka “hukuk devleti” olduğumuza dair teorik destekle bezenmektedir.

 

Bu durum bize, hangi yanlış icraatlar ortaya konarsa konsun, ne tür bir çarpık düzen inşa edilmiş olursa olsun, o genel ilkelerin çiğnenmediği kanaatinin toplumda pekişmesini, yani aslında yapılan eleştirilerin haklılığının da mefhumu muhalifinden kabul edildiğini ifade etmektedir.

 

Mesela, mafya ile mücadelenin yıllardır nasıl sürdürüldüğü meselesine açıklık getirdiği bölümü ele alalım. Aslında kastedilen otopark mafyası gibi unsurlar değil, 90’lı yılların mafya-derin devlet ilişkilerinin üzerine gidildiği 2000’li yıllardır. Nitekim aynı yıllar geleneksel vesayet odaklarına karşı da mücadele verilen dönemdir.

 

Bugün ise mesele, “beka” ve “yerlilik-millilik” mottolarıyla yeni kurulan sistemin geçmişte (90’lı yıllar) olduğu gibi o ilişkilere olan ihtiyacının görünür olmasıdır. Yani mesele kendi başına güç olmaya çalışanlara ya da uluslararası bazı organizasyonların Türkiye uzantılarına karşı yapılan operasyonların ötesinde; bunlarla yolları bir şekilde kesişmiş ya da geçmişte böylesi roller ifa etmiş olanların bugün devlette rol almasıyla ilgilidir. Rejimin, bu odaklara olan ihtiyacının -ideolojik saiklerin de etkisiyle- belirgin şekilde ortaya çıkması da böyledir.

 

Geçmişte hukuk devleti olma yolunda mücadele verdiğiniz vesayet yapısının kullandığı devlet içi-dışı bütün odakların (Mesela Mehmet Ağar, Korkut Eken, Sedat Peker, Alaattin Çakıcı gibi figürlerde müşahhaslaşan yapı) bugün tekraren işlevsel kılınmasıyla, 90’lı yılların ideolojik kodlarının yeniden neşvünema bulup topluma zerkedilmesiyle, Erdoğan’ın zihnindeki “mafya ile mücadele ettik” olgusu aslında çelişki içermektedir.

 

Sedat Peker’in videoları, bu sistemik çeperin iç çekişmelerinin artık çuvala sığmaması halini yansıtırken; İçişleri Bakanının toplum tarafından 90’ların Mehmet Ağar figürü gibi algılanmasına da katkı sağlamıştır.

 

Susurluk ile karşılaştırmalı olarak ilk analizler MİT eski müsteşar yardımcısından gelmiş , Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış da Böylesini görmedim… İddialar uzadıkça uzuyor. Bitmiş değil. Türkiye’de biten bir şey var: Hukuk, adalet. Hukuk yok, yargı yok. Memlekette bugün bunların yaşanmasının en temel nedeni hukukun olmayışıdır. Yargı etkin bir şekilde görevini yapmıyor. Siyasette didişme almış başını gidiyor. Ben böylesini görmedim. Ortalık toz-duman olmuş…  itirafında bulunmuştur.

 

“Binde biri bile doğru olsa…” şeklinde, iddialar karşısında savcıların mutlaka harekete geçmesiyle ilgili bir çıkış da Cumhurbaşkanlığı İstişare Kurulu üyesi Cemil Çiçek’ten gelmişti.

 

Mafya ile geçmişte mücadele edildiği doğruydu ama devletin bugün içine sürüklendiği halin de Susurluk döneminden hallice olduğu, bizzat emekli ya da halen görevde olan devlet erkanı tarafından ikrar edilmişti.

 

Erdoğan “biz mafya ile mücadele ettik” derken, aynı anda bir suç örgütü liderinin iddialarını dillendirenleri de “Türkiye’yi hedef almak” ile suçlamıştı ki, oysa bunu sadece muhalefet değil, geçmişte ve bugün devlet tecrübesine sahip insanlar da dillendirmekteydi.

 

Üstelik, madem bir suç örgütünün iddialarına “keenlemyekün” muamelesi çekilecek; o halde 17-25 Aralık darbe girişimini gerçekleştirmeye çalışan yapının iddiaları sonrası neden dört bakan için Mecliste soruşturma komisyonu kurulmasına izin verilmişti? Neden o dört bakan istifa ettirilmişti? Neden Susurluk’ta, sadece “sahte kimlik verme” iddiasıyla bir İçişleri Bakanı (Mehmet Ağar) birkaç gün içerisinde istifa etmek zorunda kalmıştı? 

 

Hepsinden öte, çıplak gözle görünür olan husus şuydu: Susurluk’ta Susurluk’u yazabilen bir medya, araştırma komisyonu oluşturan ve rapor hazırlayabilen bir meclis ve istifa etmek zorunda olan bir bakan ve o bakanı yargılayabilen bir yargı kurumu vardı.  

 

Oysa bugün, demokratik kültürün üç sacayağı, yani meclis, yargı ve medyanın tamamen paralize olduğu, demokrasi aleyhine işlevsiz kılındığı ortada.

 

Bir diğer husus gazetecilerin sordukları ve soramadıkları pek çok soru artık raflardaki yerini aldı ama Bakan Soylu’nun toplumsal hafızaya kazınma boyutunun maliyetini şu an ölçebilmek için erken.

 

Erdoğan’ın Meral Akşener’in Rize’de kendisine gösterilen tepkiyi hak ettiği ve “daha bunlar iyi günleri” şeklindeki aynı konuşmasında hukuk devleti ve saygıya dayalı siyasetten bahsetmesi de zihninde geçmişte yer etmiş doğru bilgi ile halihazırdaki durumun çelişmesine örnek olarak verilebilir.


Son söylediği teorik doğru ile hadiseye ilişkin yorumu yine sistemik dönüşümün karakterinden kaynaklanmaktadır.


O yüzden adalet, yargı ve insan hakları reformlarındaki teorik doğrular geçmişin sadece retoriksel değil fiili gerçeklerini göstermekle birlikte, bugünkü sistem o fiili duruma asla izin vermemektedir.

 

 

Bakan Soylu ekranlardan inkar etse de, iki milyona yakın kişinin “terör şüphesi”yle sorgulanmış olması, KHK’larla onbinlerce insanın işlerinden edilmesi, çıplak arama ve işkence iddialarının meclis insan hakları raporlarına da girmesi, kayıpların artması, cezaevlerindeki hak ihlalleri, uzun tutukluluklar, imzasız ihbar mektuplarıyla hakları çiğnenen insanlar, aynı hukuk devleti iddiasının çatısı altında bütün bunlara maruz kalırken, aslında yeni kurulan sistem için, hukuk dışı yollarla kurbanlar verilmesinin zorunluluğunu resmetmektedir.

 

Gemi Yüzüyor ama Nereye? Ve Aynı Gemi mi?

 

Tarihi bir hatırlatma olarak kaydetmekte fayda var ki Susurluk, kendisini ciddiye almayanları bilahare yara bere içinde bırakmış, gafil avlamıştı. Öte yandan yine bugünden farklı olarak, 28 Şubat’ın en koyu ikliminde bile Meclis’te, ülkenin kaderini belirleyecek konular ve çıkarılacak yasalarla ilgili kavga dövüş de olsa Meclisin bir direnme gücü vardı; bugün o da yok!

 

Bugün geminin güvertesinde tek kaptan var. Gemi, onun ruh hali, çaresizlikleri, işler iyi gitmediği için bilahare gemiye ortak ettikleriyle iç kavgaları ve rota belirlemedeki çelişkilerle yürümekte. İşin kötüsü bu çatışan taraflardan birinin mutlak galibiyeti bile söz konusu olsa, bu durum geminin sorunlarını çözmeyecek. Eksilerek, yıpranarak, sağında solunda delikler açılarak pusulasız yoluna devam ederken, önce rehberlik edecek kargalara muhtaç hale gelecek, bilahare bu defa açık denizlerde rast geldiği yabancı ortaklara yem olma riski artacaktır!

 

Yargı reformu ya da insan hakları paketlerinde geçen demokrasi ve hukuk devleti kavramlarını zinhar ağzına alamayan körfez ülkelerine dönüşmeye yetmiş yıllık demokrasi kültürü belki müsaade etmez ama bazı Asyatik ülkelerde de bu kavramları zikretmenin çok da sakıncası yok.

 

Çizdiğimiz tablonun neden iç karartıcı boyutlar ihtiva ettiğini biraz açmaya çalışalım.

 

Öncelikle 15 Temmuz’dan bu yana, siyasal ilkeler ve bunların kamusal alan ve kurumlar nezdinde sürekli hırpalandığı, hukuk devletinden sürekli uzaklaştığımız bir süreçte evriliyoruz. Her günümüz bir öncekine rahmet okutmakta. “Şu konuda ‘U’ dönüşü olabilir”, “şu reformlar yapılırsa belki bir umut” dediğimiz günleri çoktan aştık. Nitekim geçmişte zikredildiğinde büyük heyecan yaratan “yeni anayasa” tartışmaları, artık günlük haberler arasında sırasını tüketip kaybolup gitmekte. Doğal, çünkü “katkı gelmezse elimizdekini onaylar geçeriz” sözü de yine bu sistemin alamet-i farikalarından. Toplum, geleceğine dair hiçbir konuda karar alamıyor. O yüzden anayasanın daha içeriğine bile bakmadan Cumhur İttifakı ortaklarının lehine birtakım düzenlemeler içeren, verili durumu yasallaştıracak, müphemlikleri anayasal hale getirecek, zaten beş yıldır tecrübe ettiğimiz sistemi kavileştirecek bir mahiyet içerdiğinden neredeyse emin!

 

İçeriğine bile bakmadan oluşan bu “kanaat” KHK’larla, yönetmeliklerle, genelgelerle, yasaların etrafından dolanarak ziyadesiyle oluşturuldu. Anayasa değişikliği gerektirmese de, seçim kanunuyla ilgili de aynı tahminler gün geçtikçe sağlamlaşıyor.

 

“Bunlar Daha İyi Günler” Sözlerinin Muhatapları Kim?

 

Bu parantezin ardından konumuza dönersek; üç hafta boyunca nice yaralar almış İçişleri Bakanı Soylu’ya destek konuşmasının bir diğer konusunun İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener olması, tam da yeni düzenin kavileşmesine, daha da otoriterleşmesine dönük mühürlemeler içermekteydi. ‘Sinyaller’ değil ‘mühürlemeler’ dememizin sebebi; Erdoğan’ın Soylu’yu savunurken, aynı anda atağa geçmesi, Akşener üzerinden aslında bütün bir muhalefet hatta toplumsal katmanlara korku salan bir konuşma yapmasıydı!

 

5,5 milyon çalışanı, iki-üç maaşla geçinen yüksek bürokrasisi ve iletişim kadroları olan bir sistemin tek savunma biçiminin “Hedef Türkiye”, “Uluslararası Komplo” olması artık kimseyi şaşırtmıyor. Ama Erdoğan’ın üç haftalık bir sersemlemenin ardından herkesi kendi saflarına davet eden kutuplaştırıcı diline Akşener’i de dahil etmesinin sadece sebeplerini değil, sonuçlarını da konuşmak önemli.

 

Konuşma tam anlamıyla Erdoğan’ın ve dahi ittifakın sıkışmışlığını pekiştiren bir mahiyet arzetmekteydi. O yüzden zaten bir saldırı stratejisi izlemesi garipsenmedi. Garip olan bu stratejinin de diğer konularda olduğu gibi konjonktürel olmaktan ziyade bilinçli tercihleri içinde barındırmasıydı. Bu tercihlerin AK Parti ve Erdoğan’ın şahsında hayırlar getirmeyeceği açık ama sistemin rasyonalitesi bunu emretmekte.

 

Hukuki açıdan savruk gibi görünen; suçu ve suçluyu öven, halkı kin ve nefrete sevkedecek ifadeler barındıran, bir cumhurbaşkanının sosyo-politik rolünü ifa etmekten çok bir Ocak başkanının retoriğini andıran konuşmanın bilinçli hedefleri vardı.

 

Sondan başlarsak, üçüncü hedef çatlaklar oluşturabilecek parti içi unsurlar ve yandaşlardı. Herkesi kafa karışıklığını terk etmeye ve safları sıklaştırmaya davet etti. Vefa konuşmasının bir hedef kitlesi de onlardı.

 

İkinci hedef muhaliflerdi. Akşener’i kriminalize eden ama Akşener üzerinden eleştirel iklimi kaba kuvvetle boğmaya dönük çıkışları şemsiyesi altına alan, kendisini hukukun üstüne yerleştiren ve 90’larda yaşanan -Allah muhafaza etsin- bir takım siyasi kriminal olayların kuluçka dönemlerini hatırlatan bir siyasal atmosfere bilinçsizce yol verdi. “Bilinçsizce” diyoruz, çünkü sistemin ihtiyacı olan konsolidasyonu sağlama adına, -yine metazori olarak- sistemden kaynaklanan bir tavuk-yumurta hikayesidir bu!

 

Gücü pekiştirmeye çalışırken, aslında kendi ayağınıza da sıkmak anlamına gelen siyasi atmosfere “zorunlu” yol verme hali! Böylesi bir atmosferin ülkenin cumhurbaşkanı tarafından, seçilmiş kelimeler eşliğinde resminin çizilmesi, bu durumdan istifade etmek isteyecek, toplumsal kargaşalara yol vermek arzusundaki iç ve dış tüm odakların elini güçlendirir, yolunu açar! Kendi yandaşlarınızın da kendilerini hukuktan azade görmelerini beraberinde getirir. Bir süre sonra eleştirinin dozajına, mahiyetine bakmadan, muhalif unsurların sadece varlığının bile “gayrı meşru” algılandığı bir döneme girilir. Başlarda kendi kontrolünüzde olduğunu zannettiğiniz gelişmeler de tamamen kontrol dışı bir mahiyet kazanır.

 

Birinci hedef de ortaklardı. Soylu artık yaralı aslan misali liderinin şemsiyesi altında bir süre daha yaşamayı sürdürecek gözükmekte. Artık Post-Erdoğan dönemin alternatif liderliğinden, hakkındaki şaibelerin toplumun gözü önünde dosyalanıp raflara konduğu bir aktör durumunda. Tarımdan sağlığa, açılışlardan operasyonlara hemen her konuda açıklama yapan, tvit atan, her topa gözünü budaktan sakınmayacak şekilde dalan ve gölge başbakan gibi hareket eden, sistemin ihtiyacı olan popülist milliyetçiliğin ve popülerleşmesi istenen millî güvenlik siyasetlerinin yegâne rol modeli olan Soylu’nun eski konumunu koruduğunu söylemek çok mümkün gözükmüyor.

 

Şu anki ağırlığı, görevden alınmasının maliyet hesapları kadar bir değer ifade etmekte. O maliyete katlanmaya şu an yine sistemin krizleri izin vermemekte. Daha doğru şekilde ifade etmek gerekirse, o maliyeti almanın da bir gereği yok! Bu şekilde bir yaralı aslan Erdoğan’ın da işine gelmekte. Boyu daha fazla uzamadan ama düzeneğin çalışmasını da engellemeyecek şekilde. Bunun, Soylu’nun yaptığı üstü örtük tehditlerle, “düşersem hepinizi oraya çekerim” şantajlarıyla hiç mi ilgisi yok? O da var elbette. Ama 15 Temmuz sonrası kurulan sistemin vücut bulmuş hali olan bir figürün, yaralı da olsa hala ittifakın ruhunu, başarısının maddi-manevi yönünü temsil eden bir şövalyenin görevinde kalması evladır!

 

Mustafa Çalışkan’ın Meydan Okuması Gerçek Resmi Ortaya Koymakta

 

Ancak tam da burada ‘Yaralı Aslan’-Erdoğan ilişkisine ayna tutan gelişmenin de altını kalınca çizmekte, hatta manşete taşımakta fayda var ki o da Soylu’nun hedef haline getirdiği Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Çalışkan’ın çıkışı ve bağlı olduğu bakana “kim nasıl görevden alacakmış görelim!” şeklindeki meydan okumasıdır. Bu aslında tam da yukarıda çizdiğimiz resmi destekleyen bir gelişmedir.

 

Önem sırasını tersten belirlersek, bu, bir taraftan, bir devlet krizi olarak not edilmelidir. Yani tek kişilik cumhurbaşkanlığı sisteminin işleyişiyle ilgili fotoğrafı net biçimde ortaya koymaktadır. Geleneksel mekanizmalar, kurumlar, kurallar, hiyerarşi bu sistemde hiçbir anlam ifade etmemektedir. Nitekim bir emniyet görevlisi, tüm hiyerarşinin anlamsızlığını deşifre sadedinde, sorumlu olduğu tek makamın cumhurbaşkanı olduğunu açıkça söylemektedir.

 

Bu açıklamanın, insiyaki ya da Cumhurbaşkanının bilgisi dahilinde olup olmaması sistemsel açıdan bir mahiyet farkı arz etmemektedir. Ancak bizlere, Erdoğan’ın Soylu’ya verdiği desteğin konjonktürel olduğu, gerçekliği hususunda kimseyi tatmin etmediği; suç örgütü liderinin ifşaatlarının sarsıcılığından, bakanın da ‘ithamlarla’ hedef saptırmalarından hem toplumun hem de bağlı olduğu kurumun rahatsız olduğu; emniyet içerisinde Soylu taraftarları ve karşıtlığı bağlamında bir çekişmenin uzun süredir var olduğu ve hepsiyle birlikte ortada Erdoğan’ın “şimdilik” tolere ettiği bir Soylu portresi olduğunu da açık etmektedir. Eğer Soylu; Bahçeli, Perinçek ve Erdoğan desteği sayesinde bu süreçten dünden daha güçlü tarzda çıkmış olsaydı, böyle bir meydan okumanın açık edilmemiş olması beklenirdi.

 

Erdoğan’ın Akşener ile İpleri Koparması Ne Anlama Gelmekte?

 

Kontrol kaybının korku ve güç siyasetiyle tolere edildiği ama bunun da çıtasının her seferinde yükseltilmek zorunda kalındığı bu sistemde Erdoğan, Bahçeli ve Soylu üçlü konfigürasyonunun bozulmasına izin verilmezken, Akşener’in üzerinin tamamen çizilmiş olması da, uzun süre Akşener’e hiç söz söylememiş, zımni davetlerini sürdürmüş bir Erdoğan’ın başka bir tercihini de ortaya koymakta. Bir merkez sağ ittifakı amacıyla Saadet Partisi’yle görüşmelerin çok fazla meyve vermemesi bir yana, şimdi de Akşener’den tamamen vazgeçmişlik görüntüsü, ittifakın bir başka çözümsüzlüğünü de ortaya yere seriyor.

 

Ekonomiyi, tarımı, eğitimi, salgını, siyaseti yönetememe, siyasi alanı uzun süredir muhalefete terk etmeden sonra, şimdi de bir seçim sathı mailine çaresizce, güçsüzleşerek, yara bereler içinde girilmişçesine bir tarz ortaya konuyor. İYİ Parti’den iyice umudu kesmiş bir ittifakın bundan sonraki siyasi seçeneği daha fazla hırçınlaşma, daha fazla kriminalizasyon, daha fazla konsolidasyon için toplumun sinir uçlarıyla oynamaktan başka ne olabilir? Geriye, oradan buradan doğalgaz, petrol müjdeleri verme, gündem değiştirme, her konuyu daha fazla kutuplaştırma meselesi yapma ve kutuplaştırmaya vesile olacak yeni konular üretmeye çalışmaktan başka seçenek kalmamakta.

 

“İşbirlikçi Hainler”; “Oyun Büyük”; “Uluslararası Komplo”; “Hedef Türkiye” sloganlarını daha fazla duyacağımız; kaotik süreçlerin ivmelenmesi tehditlerinin artacağı, kişilere dönük eleştirilerin devlete yapılmış gibi gösterilmesinin daha fazla altının çizileceği; daha az hukuk daha fazla otoriterleşmeyle beslenen suni meşruiyet zemininin daha fazla korkutmayla sağlanacağı yeni bir siyasetsizlik evresine girmiş bulunuyoruz.

 

Cumhur İttifakı Tabanının Aklında Neler Kaldı?

 

Bahçeli ve Erdoğan’ın çeri çöpü toplayıp “Hedef Türkiye” mesajları vermesi, belli bir kitle üzerinde etkili oldu hiç şüphesiz. Ancak, her ne kadar kriminal bir kimliğe sahip olsa da, “Yerli-Millî” siyasetlerin güçlendirilmesi esnasında ihtiyaç duyulan Sedat Peker ve etkilediği sosyolojinin tabanda etki oluşturmadığını söylemek mümkün değildir. Kimlik siyasetinin baskın karakterinden kaynaklı olmak kaydıyla ekonomi, sağlık, yargı ve hukuk konularında muhalefet dili ne derece etkisiz kalıyorsa; Peker’in ortaya koyduğu argümanların da bir o kadar bu kitle üzerinde etkisini gösterdiği söylenebilir.

 

Elbette bunun ölçümlerinin yapılması gerekir ama çıplak bir gözlemle söylenebilecekler de yok değildir. Bir defa Peker, sistemin nasıl bir karakter arz ettiğinin içeriden şahitliğini yaptı. Sergilediği bilgilerin eğriliği doğruluğunu kısmen test edebilecek durumdayız ama karşısına aldığı cenahın eline yüzüne bulaştırdıkları, cevaplayamadıkları, ortada bıraktıkları, hatta cevaplamaya çalışırken yalanlananlar üzerinden söylenecekler çok fazla.

 

Öncelikle, ittifakın dayanışma göstermede reflekslerinin oldukça ağır işlediğini taban da gördü. “Mafya ile mücadelede çok yol aldık” şeklindeki savunma cümlesi; sürecin en meşhur mottolarından olan “devlet mafyanın üzerine gideceğine, mafya devletin üzerine gidiyor” gerçeği karşısında zayıf kaldı.  

 

İttifakın önemli bir bileşeni olan İçişleri Bakanının karizması hatırı sayılır biçimde çizildi. Kendi tabiriyle “topluma korku salma amaçlı” miting miting dolaştırılan, boy boy fotoğraflar verilen, gençliğe de rol model muamelesi yapılan bir insanın evine, eşine, kızına yapılan muameleler tabanın da hafızasına kazındı.

 

Öyle ki, ifşaatların mahiyeti ve sunum şekli karşısında hükümetin gösterdiği çaresizlik ve suskunluk, ‘sükût ikrardandır’ anlayışını beslemekle kalmadı, “bir halk kahramanı mı doğuyor” hissi uyandırdı.

 

Hele o malum soruların cevapları hala havada ve kitlenin şuuraltına kazınmış durumda:

 

Madem ki suç örgütü lideriydi neden toplumun teveccühüne mazhar kılınmaya çalışıldı?

 

Madem mafya ve suç örgütleriyle mücadele edildi, Peker harcanırken, Alaattin Çakıcı neden el üstünde tutuluyor, korunup kollanıyor? Neden infaz yasası ile onu dışarı çıkarttınız? Mehmet Ağar gibi 28 Şubatçı, Susurluk’ta yargılanmış, üstelik geçmişte partimize vesayet lehine ihanet etmiş bir figür neden şimdi el üstünde tutuluyor? Neden Korkut Eken gibi figürler yeniden sahne aldılar?…

 

Koruma verdin ama neden “benden önce verildi ama benim dönemimde kalktı” diye sonradan yalanlanan açıklamalarda bulundun? Yurt dışına çıkması için kim yardımcı oldu?  

 

Neden sorulara açıklıkla ve sükûnet içre cevap vermektense toplum önünde söylenmeyecek edep dışı ifadelerle karşılık verdin?                     

     

5 ton kokainin cevabını hala alamadık, acaba Peker haklı olabilir mi?

 

Mecliste bütün bu iddialarla alakalı adam gibi bir soruşturma-araştırma komisyonu kurulacak mı?

 

“Tolga Ağar’ı yedirmeyiz” mi denecek, yoksa yürekli bir savcı çıkıp tekrardan dava açacak mı?

 

Kutlu Adalı cinayetinin üzerine gereğince gidilecek mi?

 

Silivri Emniyet Müdürü meselesi nedir? Aydınlatılacak mı, üzeri örtülecek mi?

 

Halil Falyalı ile ilgili kırmızı arama bülteni doğruysa, uluslararası mafya ile mücadele ettiğini söyleyen büyüklerimiz neden bu adamı Türkiye’ye getirtmiyorlar?

 

Nedir bu FETÖ Borsası denen şey? Araştırılacak mı?

 

Marinaya kayyım atanmış görüntüsü arz eden Mehmet Ağar ile ilgili ne yapılacak? “Hedef Türkiye” çerçevesine o da giriyor mu? Madem onun konumu İçişleri Bakanı açısından da sorunluydu, bizler neden bunu Peker’in açıklamalarına kadar öğrenemedik? Şimdi o “görev”den istifa etmesi geçmişi temizleyecek mi, yoksa Marina meselesi de soruşturulup yargının konusu olacak mı?

 

Kimdir bu İçişleri Bakanının, Sedat Peker’den 10 bin dolar maaş aldığını iddia ettiği vekil?

 

Peki sevgili bakanımız bu bilgiyi bugüne dek neden sakladı? Bu suç değil mi? Bu milletvekili ortaya çıkarılacak mı? O da bu işten yargılanacak mı?

 

Sayın İçişleri bakanımız Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu hakkında Öcalan’a devlet kurdurma ithamında bulunmuştu. Bu aynı zamanda dönemin cumhurbaşkanını, hükümetteki bakanları, AK Parti MYK’sını, devletin istihbaratını, MGK’sını da töhmet altında bırakmak değil midir? Peker’i Davutoğlu’nun kamikaze subayı gibi göstermenin amacı neydi? Bu, reise sadakatimi göstereceğim derken, aklımızla alay etmek anlamına gelmiyor mu? Aynı zamanda, bir bakana eski başbakanına bühtanda bulunmak yakışık alır mı?

 

Aynı konuşmada halen partide ve devlette görevli, kendisinin selefi konumunda olan bakanları ve emniyet görevlilerini niçin töhmet altında bıraktı? O görevlilerin altında imzası bulunan belgeyi kim ‘Koruma kararında FETÖ izi’ diyerek devletin ajansına haber yaptırdı? O haber bilahare niçin kaldırıldı? 15 Temmuz gibi kritik dönemlerde görevdeyken darbeye direndiği bilinen devlet görevlilerini FETÖ ile irtibatlı göstermeye kadar işi vardırmak ne tür bir çıkar çatışmasının ürünüdür?

 

Bu sorulara 8.video ile birlikte yenileri eklendi ki; onları da bir sonraki altbaşlıkta irdelemeye çalışacağız.

 

Kitle ile İletişimde Tez Konusu Olabilecek Hususlar

 

Toplum “makbul olan-olmayan vatandaş” çelişkisinde olduğu gibi, “makbul mafya” “makbul olmayan mafya” gibi ayrımların da farkına vardığı gibi; bugün yaşananlara eleştiri getirenler “mafya söylemleri”ne ram olmakla suçlanırken, dün eleştiri getirenlerin “FETÖ söylemleri” denerek susturulmasının da ne anlama geldiği tefekkür edilir oldu.

 

Hiç şüphesiz politik ihtiyaçlar ve güç sarhoşluğundan ötürü, Karadeniz başta olmak üzere, İç Anadolu gibi bölgelerde milliyetçi tabanda daha önce oluşturulan güvenin, bugün bumerang misali iktidara döneceğini kimse hesap etmek istememiştir. Kitleleri Cumhur İttifakı tabanına bağlamak için aylarca Türkiye’yi dolaştırdıkları, mitinglerle sevdirdikleri bir insanın ifşaatlarının karşılık bulmaması mümkün müdür?

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Aynı kitlenin içinden “aldatılmışız” ya da “ne kadar da kirletilmişiz” diyenler de çıkacaktır. Nitekim Peker’in belki de bilmeden oynadığı en önemli rol; gücün kirli maliyetlerini aktarmada bir elçilik görevi ifa etmiş olmasıdır.

 

O tabandaki gençliğin azımsanmayacak bir kısmında yerli dizilerle oluşturulan kült kimliklerin, onlar üzerinden aktarılan kültürün, delikanlılık raconunun, aile, namus gibi kavramların ve hepsiyle birlikte ayet ve hadislerle bezeli dini söylemlerin kitleyle iletişimi güçlendiren boyutu, mesajların alınma katsayısına yaptığı etki azımsanamaz.

 

Aynı kitleler, 15 Temmuz sonrası oluşan ve yüzbinlerle ifade olunan mazlumiyet hikayelerine kulak kabartmaz, onları dile getirenler muhalifler olduğu için zaten dönüp bakmazken, ironik şekilde Peker’in FETÖ Borsası örneğini dinlerken, üst kadroların ya da zenginlerin bu işten sıyrılıp garibanların cezalandırılması şeklindeki adalet dersini de ondan almış oldular! İlgisiz alakasız işadamlarına “FETÖ’cü iftirası atarak içeri tıkarız” tehdidiyle mallarına çöküldüğüne dair hikayeler dinlerken, aynı zamanda bu ifşaatlarla kimlerin “vatan kurtarma edebiyatı”yla ceplerini doldurdukları ve güç kaybının da nerelerden kaynaklandığını sorgulamış oldular!

 

Dolayısıyla bu kitleler sadece ringden kimin daha güçlü çıkacağı bir boks maçına, bir bilek güreşine odaklanmadılar, aynı zamanda daha önce efsanelerle oluşan efsunlamaların büyüsünün bozulduğuna da şahitlik ettiler.

 

Kim bilir belki de “beka” söylemlerinin de, her eleştirinin karşısına konan, bütün kirleri örteceği düşünülen “vatan-millet-Sakarya” edebiyatının da daha geniş kesimler tarafından sorgulanmasını; ister devlet içi, isterse devlet dışı aktörler nezdinde olsun, çıkarların bu kavramların üstünde olduğunun sorgulanmasına ve kavranmasına bile vesile olabilir bu süreç.

 

8. Video: Suç Örgütü Liderinden Buraya Kadar!

 

Peker’in son videosuna kadar izlediği taktik, “aldatılan Reis, aldatan çıkarcı-kötü çevre” dikotomisinden ayrılmamasıydı. Bu da kitleyle iletişimde gücünü hep yüksek seviyede tuttu. Kendisine dönük ithamları, toplum nezdinde itibarı yüksek olmayan zayıf halkaların üzerine giderek, akıllı bir taktikle savuşturdu ki bu da kitle üzerindeki etki çıtasını daha da yükselten bir etmen oldu. Bunu yaparken bir taşla birkaç kuş vurdu ve hem iktidar yanlısı kesimlerle hem de muhalif kitlelerle duygudaşlık alanını kesiştirdi. Bunu son videoda şu şekilde yaptı: 

 

İlkin, “Uluslararası komplo” ithamını, Kıbrıs, uyuşturucu trafiğini izah biçimi ve Filistin’e SİHA yollama teklifi ile İsrail’e mal taşıyan gemilerin sahiplerine de imalı atıfla “ticari ilişkiyi kesme” fikrini öne sürerek savuşturdu. “Oluk oluk kanlarını akıtacağız” sözlerini de muhalefete dönük değil, “cezaevi basma planları” olduğu iddia edilen FETÖ’cüler için söylediğini ifade etti.

 

O bunu yaparken, iktidara yakın genç yığınlara -içeriden bir seslenişle-, “Dış Mihraklar-Uluslararası Operasyon” nitelemelerinin gerçekle bağını kuvvetli biçimde sorgulamanın da kapısını aralamış oldu. (Kitlenin bunu, iç çıkar çekişmeleri yüzünden 15 Temmuz kahramanlarından Mustafa Çalışkan vd.lerinin FETÖ’cülükle itham edilmeleri mevzusuyla ilişkilendirmeyeceği düşünülemez!)

 

Kendisinin kurtuluş biletine ilişkin pazarlık çıtasını rölantide tutma amacıyla “Bir sen bilmiyorsun abi, çevreni sarmışlar” çağrısı, Erdoğan’ı bütün çerçevenin dışında tutmasına karşın; ondan artakalan bürokrasi, iş dünyası ve medyanın kirli çarklarla dönen sistemsel bir bataklık olduğu, sadece kendi kısır menfaatlerine odaklandığı, bunu yaparken insanları kriminalize ettiği, dezenformasyonlara başvurduğu, riyakarlıklar ve Brütüsvari yöntemler izlediği, Gobbels taktikleriyle yapılan dezenformasyonlarla hayatiyetini sürdürmeye çalıştığı ve en nihayetinde toplum ile aralarında aslında hiçbir ortak bağ olmadığının resmini şuuraltına zerk etmiş oldu.

 

Dün, 90’ların devleti ve etrafında kümelenmiş çıkar odakları (İş Dünyası, Medya Patronları) nasıl ki “Temiz Toplum” manşetleri attırarak süregelen gerçeklerin üzerini örtüyor idilerse, bugün de aynı şekilde “Din elden gidiyor, devlet elden gidiyor, beka sorunu” diyenlerin bunlardan bir farkının olmadığını da deşifre etmiş oluyordu.

 

Bütün bu çerçevenin, “40 yaş altı” dediği kesim başta olmak üzere, geniş toplumsal katmanlar üzerinde etkisiz olduğu söylenemez. Bugüne kadarki videolarında bunu “başarıyla” ortaya koydu. Bahsettiğimiz sorgulamaları gerçekleştirdi. Ortaya attığı olaylarla ilgili gazeteci ve savcıların da işine yarayacak -kendince- bazı maddi deliller de ortaya koydu. Hatta, inandırıcılığını artırmak için, “Bana da inanmayın, şüphe edin” diyerek felsefi/mantıksal düşünme biçimleri dahi önerdi.

 

Lakin tüm bunlarla birlikte, bütün bu ilişki ağlarının içinden konuşan bir suç örgütü lideri olduğunu, bir yerlerde hata yapacağını, o hatasının bugüne dek konuştuğu bütün hususları boşa düşürebileceğini, kendisine sunulan bilgilerin ya da evveliyatında eline tutuşturulan belgelerin gün gelip varmak istediği noktayı da aşar tarzda, onu başrolden çıkarıp figüran konumuna oturtacağını muhtemelen hesap edemedi.

 

Kendisini mücadele ettiği figürle (Soylu ile) aynı pozisyona düşürdü. Soylu’nun topluma verdiği intiba “kendi kariyerim için kimseyi yakmaktan çekinmem” idi. Bunu Habertürk TV’de açık biçimde ortaya koydu. Partisini, partisinin geçmiş kadrolarını, yukarıdan aşağıya devlet bürokrasisini çekinmeden ateşin içine atabileceğini ilan etmişti.

 

Son çıkışlarıyla birlikte Peker de aynı pozisyona düştü. Durumu sezenler açısından baştan itibaren hikâyenin buraya varacağı belliydi. Erdoğan’ın üzerine yürüme adına, ilk yanlış adımı daha önce yabancı basında çirkin iftiralarla yer almış bir haberin konusu üzerinden yaptı ve bilahare geri adım attı. İpinin artık tamamen çekildiğini düşündüğünden olsa gerek bu son videoda, “reis aldatılıyor” teziyle de çelişen birtakım iddialar ortaya atarak, Erdoğan’ı Suriye sınırında yürüyen silah ve uyuşturucu trafiğinden nemalanan güruhlarla ilişkilendirdi. Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı Metin Kıratlı ve Murat Sancak üzerinden yaptığı açıklamalar başka bir anlama gelmemekteydi. Dahası, Devlet ve MİT’in bilgisi dışında (!) SADAT olarak bilinen bir özel savunma danışmanlık şirketi vasıtasıyla (SADAT’ın böyle bir gücünün olmadığı ve uzunca bir süredir bu sahayla hiç ilgisinin olmadığını bilmeden) Nusra’ya silahlar iletildiğini dedikodu mahiyetinde ortaya koydu. (Türkiye’nin başından bu yana zaten ÖSO ve bilahare Cephe Vataniyye adlı gruplara destek verdiği bilinmekle birlikte, zaten kontrol ettiği sınırlardan silah geçirmek için neden Peker’in konvoyuna kamyon sıkıştırmak zorunda kaldığı da ayrı bir soru!) Kıratlı örneğinde olduğu gibi, örtük biçimde “SADAT’ın bu işi Erdoğan’dan bağımsız yapması mümkün değil” demeye getirdi!

 

Ulusalcı cenahların ve Suriye konusunda on yıldır safları belli olan güruhların sinir uçlarıyla oynama ve onları arkasına alma adına, yine yanlış bir yönlendirmeyle bu silahların -Suriye sahasında hiçbir varlığı olmayan- Şii Türkmenlere karşı kullanıldığı tezviratına yaslandı. Yıllar öncesinden Rus istihbaratı başta olmak üzere ABD’nin de içinde olduğu “IŞİD’e giden silahlar” vs. iftiralarıyla Türkiye’nin uluslararası arenada sıkıştırılmasına, Suriye sahasında paralize edilmesine gayret eden güçlerin argümanlarını kullanmış oldu. MİT Tırları meselesinde de FETÖ’nün bitiremediği işi tamamlamaya soyunmuş oldu.     

 

Böylelikle Peker, “Bu bir suç örgütü lideri, ifadelerindeki kriminalizasyonlara dikkat etmek gerek” tarzında eleştiri sunanları da haklı çıkaracak tarzda başka bir ‘level’a geçti. “Uluslararası komplonun parçası” olmakla suçlayanların elini güçlendirecek argümanlar sahaya sürdü! “Bir zekâ, bir akıl size yeter” dese de; çok uzun süre evvel daha üst akıllarca hazırlanmış olan bir kurgunun içine düşmüş oldu! Uluslararası hukukun da tek başına okunarak kavranabilecek düzeyde basit olmadığını, bir süre sonra kendisi de muhtemelen öğrenmiş olacak.

 

Aslında bir sonraki videoda “helalleşecek” bir şey de bırakmamış oldu. “Uluslararası hukuktan öğrendim, kişiler yargılanır ama devlet sadece birkaç yüzbin Euro ceza alır” dediği meseleyi, evvelki videolarda devlet felsefesi ve ruhuyla ilgili yaptığı analizlerde açık etmişti. Kişiler yargılanır ama devlet/makam bâki kalır. Yani “Erdoğan ve ekibi yargılanır ama devlet buradan zarar görmez!” demeye getirdi.

 

Bu argümanların hem devlet nezdinde hem de kitlelerde nasıl bir karşılık bulacağı açıktır. Artık Peker de Türkiye’ye karşı ajandası bilinen BAE’nin yardımıyla “uluslararası komplo”nun ve FETÖ tuzaklarının içine çekilmiş varsayılacak. Kendi abartılı yardım propagandaları da boşa düşüp, Suriye sahasında Türkiye’nin elini güçsüz kılmaya çalışan güçlerle birlikte anılacak! Dahası, bugüne dek kapısını araladığı sistemik eleştirilerin de boşa düşme riskini artırmış olacak.

 

Düne kadar sırtını devlete dayarken, bilahare topluma yaslanıp devlete karşı konuşan bir figüre dönüşmüş iken; şimdi sırtını “dış güçler”e dayayarak devlete konuşan bir konuma oturmuş görüntü verecektir. 70 milyona yakın izlemeye ulaşmış videolarında, kendi şahitliğinin olduğu alanlardan, kontrolünün dışındaki alanlara doğru evrilmesi “riski” de söz konusudur. Bu durum, aynı zamanda “aynı dil” üzerinden iletişim kurduğu, “sakın sokağa çıkmayın” diye uyardığı, kendi içinden çıktığı düzenin resmini çizerek, “kutsal devlet” algısını sarstığı kitleler nezdindeki inanılırlığına da gölge düşürebilir. Yani bugüne dek kriminal kimliğiyle birlikte içeriden konuşan bir aktör iken, “kökü dışarıda” kriminalizasyonuna duygudaşlık kurduğu kitleler nezdinde de maruz kalabilir.

 

Sonuçta 15 Temmuz sonrası kurulan düzenin, Türkiye açısından hem içeride hem de dışarıda nasıl bir güvenlik ve beka sorunu oluşturduğu bir kez daha ispatlanmış oldu. Düzenin üzerine kurulduğu bataklık, o bataklıktaki kriminal aktörler arasındaki çelişkiler; devlet adına ve özel alanlarda geliştirilen çıkar havuzu; şeffaf olmayan, hukuka ve denetime kapalı olan mekanizmaların sizi getireceği yer bundan ötesi değil. Keşke bundan sadece cürüm sahipleri zarar görüyor olsalardı. Maalesef 84 milyon olarak bu maliyeti hem içeride hem de uluslararası arenada ödemek zorunda kalabiliriz.         

 

En Başa Döndük!

 

Özcesi; sistemin, en baştaki haline; yani 1920’li yılların ikinci yarısından 40’lı yılların sonuna dek süren evreyi yakalamasına ramak kalmış bulunuyor! İçinden, Zekeriya Öz gibi yalancı kahramanlar ya da Di Pietro’lar çıkaracağı kabiliyetten ve güçten dahi yoksun. Menfaatleri çiğnenmiş, gururu zedelenmiş suç örgütü liderlerinin ifşaatlarıyla da bir yere kadar! Toplum da, sistemin kendi kuyruğunu yemeye başlayıp bu eylemi gövdeye ve başa doğru ilerletmesini bekleme sabrından başkasını kuşanacak halde değil.

 

İronik ama belli sebeplerden ötürü paradoksal olmayan husus; siyasal çekişmelerini-mahremiyetlerini bile gizleyemeyip gözönünde sergileyen, toplumu aldatacak/oyalayacak hali kalmamış bu sistem karşısında seküler ve İslamcı eğilimlerle malul kesimler bile gereğince bir muhalefet sergileyebilmekten uzaktırlar. Yıllara dayalı olarak ürettikleri ve kendilerini hapsettikleri kırmızı çizgilerin bundaki payı büyük. Dolayısıyla, yaşadığımız siyasal kültürel dönüşümleri göz ardı etmeden, farklı sebeplerle kuşatılmışlık algılarını da yok saymadan söylersek, sivil toplumsal gücümüz de 1924-1950 arasını andırmaktadır. Bunun en temel sebebi, ‘farklı mahalleler/toplumsal katmanlarla hesaplaşma’ cüreti gösterildiği kadar, kendileriyle ve sistemle köklü bir yüzleşme yapılamamasıdır.

 

Sonuç itibariyle bu süreçten sadece Soylu, sadece Erdoğan, AK Parti, ittifak ortakları değil, kurdukları düzen de bir kez daha ağır ve maliyeti yüksek bir yara almıştır. Görünen o ki bu maliyet yine topluma bölüştürülecektir.

 

Bu maliyetin azalması ve buradan çıkabilmek ise ancak toplumsal özeleştiri ve bir devlet tövbesi ile mümkündür. O da hesap verebilirliğin oluşacağı bir sistemi, kurum ve kurallarıyla birlikte yeniden inşa etmekle gerçekleşebilir ancak. Başta Erdoğan olmak üzere şu anki kadroların ve mezkûr ittifakın ise bu hesabı vermeye ne gücü/takati, ne niyeti, ne de cesareti olmadığı; bu sarmaldan -aktörler güç ilişkileri gereği değişse bile- çıkılamayacağı bir kez daha tecrübe edilmiştir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.