“Bu Asırda da Değişmeyen Tek Şey Patrimonyal Siyaset”

100 yıllık bir durum değerlendirmesi yaparsak, asır sonu tekil modernliğinin yerini post-modern gerçeklik modernliklerinin aldığı, kalkınmanın farklı parametrelerle tanımlandığı, demokrasi ve katılımın değişik şekilde değerlendirildiği bir noktaya geldiğimizi söyleyebilmemiz mümkündür, ki bu da son derece doğaldır. Bir asır içinde sabit kalan, değişmemekte direnen tek husus, maalesef, yeni patrimonyal ve otoriter siyaseti biçim farklarıyla yenden üretmemizdir.

şükrü hanioğlu

Mülakat: Cihat Arpacık

 

Cumhuriyet, ilk asrını geride bıraktı ancak o ilk günkü sorunlar biraz da şekil değiştirerek hâlâ Cumhuriyet’in önünde çözülmesi zor konular olarak duruyor. Princeton Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu, yakın dönem tarihçiliğinin önemli isimlerinden biri. Son kitabı Atatürk-Entelektüel Biyografi de bir hayli ilgi çekti. Perspektif, Prof. Hanioğlu’yla Cumhuriyet’in 100’üncü yılını ve son kitabını konuştu.

  

Gelişim süreçleri, modernleşme türleri, kalkınma verileri, demokrasi gibi birçok ölçeği göz önüne alırsak Cumhuriyetimizin nasıl bir evrede olduğunu söyleyebiliriz?

 

Bence toplumsal gelişimi “cumhuriyet” üzerinden okumak çok anlamlı bir yaklaşım değil. Bu, bir kopuşu varsayıyor ve kendisini, tüm gelişmeleri onun üzerinden açıklamamızı mümkün kılacak bir üst sınıflama haline getiriyor. Modernleşme, kalkınma, demokrasi benzeri alanlardaki gelişimi 29 Ekim 1923 tarihini milât olarak almak yerine uzun süreçler içinde değerlendirmek gereklidir. Buna karşılık, 100 yıllık bir durum değerlendirmesi yaparsak, asır sonu tekil modernliğinin yerini post-modern gerçeklik modernliklerinin aldığı, kalkınmanın farklı parametrelerle tanımlandığı, demokrasi ve katılımın değişik şekilde değerlendirildiği bir noktaya geldiğimizi söyleyebilmemiz mümkündür, ki bu da son derece doğaldır. Bir asır içinde sabit kalan, değişmemekte direnen tek husus, maalesef, yeni patrimonyal ve otoriter siyaseti biçim farklarıyla yeniden üretmemizdir.

 

‘HALK İÇİN’ AMA ‘HALKA RAĞMEN’ TEMELLİ YAKLAŞIMDAN KATILIMCI DEMOKRASİ KURAMI ÇIKARILMASI EŞYANIN TABİATINA AYKIRI

 

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki aydınlanmacı elitist ideoloji bir evrim geçirdi mi yoksa yeniden üretilip devam mı ediyor? 

 

Bu ideolojinin evrim geçirmesi doğaldır. Buna karşılık, onun değiştiğini, farklılaştığını ve post-modern çağın gerçeklerine cevap verebildiğini söylemek mümkün değildir. Aydınlanmacı-seçkinci, “halk için” ama “halka rağmen” temelli bir yaklaşımdan katılımcı demokrasi kuramı çıkarılması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu ideoloji kendisini günümüzde ulusalcılık olarak adlandırılan yaklaşımda yeniden üretmeye çalışmaktadır. Orijinalinde olduğu gibi günümüzde yeniden üretilen halinde de bu ideoloji tekil modernliği aktarmanın zorunluluğunu vurgulama ile yaşam tarzı değişimi ve estetik modernliğin toplumsal dönüşümü sağlayacağını iddia etme ötesine geçen bir derinliğe sahip olamamaktadır. 

 

KEMALİZM’İ ÖZGÜN BİR İDEOLOJİ OLARAK TANIMLARSAK CİDDÎ BİR HATAYA DÜŞMÜŞ OLURUZ

 

Kemalizm kimi zaman güçlü kimi zaman zayıf da olsa hâlâ Türkiye siyasetinin ana kimliklerinden biri. Hangi görüşten olursa olsun hâkim partilerin günün sonunda ona teslim olduklarına dair bir kanaat var. Bugün bu tartışmada, Kemalizm’in yeniden muhkem bir hâl aldığı söyleniyor. Kemalizm vadesi dolmuş, toplumsal gelişmenin gerisinde kalmış bir ideoloji mi yoksa ülkedeki sosyolojik ve siyasi yönelimin ana ekseni olacak kadar tek proje olarak varlığını devam ettiriyor mu?

 

Kemalizm hakkında yorum yapmak ve yargılara ulaşmak için onun tanımlanması gerekiyor. Kâzım Nâmi Duru, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1939 yılında toplanan Beşinci Büyük Kurultayı’nda, “Kemalizm’in ne olduğunu bilenler yok gibidir” şikâyetini dile getirerek, parti mensupları içinde bile “Türk’ün amentüsü” olan bu ideolojiyi “hatmetmiş” kimselerin sayısının az olduğuna dikkat çekmiştir. Günümüzde de “Kemalizm”, kendisine yapılan sürekli atıflara karşılık tanımı yapılamayan bir kavramdır. “Kemalizm”, içinde yaşadığımız gerçeklikte, egemen siyaset uygulamalarına yönelik tepkilerin tümünü içeren bir kavramsallaştırmaya dönüşmüş durumdadır. Herkesin, bilhassa da siyasî partilerin ona sürekli göndermeler yapmasının nedeni, onun meşruiyet sağlayıcı bir araç olarak görülmesidir. Dolayısıyla Kemalizm’i, 1920’lerin sonundan günümüze ulaşan süreçte varlığını sürdüren özgün bir ideoloji olarak tanımlarsak ciddî bir hataya düşmüş oluruz. Tanımı yapılamayan, içi güncel ihtiyaçlara göre doldurulan ve “ideoloji” olabilme niteliği fazlasıyla tartışmalı bir kavramsallaştırmanın daha “muhkem” bir hale geldiğini yahut “vâdesinin dolduğunu” söyleyebilmek mümkün değildir. Zaten, günümüzde egemen siyasete karşıtlığı temsil eden bu son derece muğlâk kavramın, vecizelerini tekrar etme dışında Atatürk’ün geliştirdiği ideal toplum projesiyle de ilişkisi yok gibidir.

 

Kemalizm’in doktriner tarafının zayıf olduğu söylenir. Bu ne düzeyde doğrudur? Kemalizm’e en önemli düşünsel katkıyı kim ya da kimler yapmıştır?

 

Kemalizm, 1920’lerin sonlarında iki savaş arası rejimlerin benzeri bir örgütlü otoriterliğe geçişi savunan literatinin geliştirdiği bir “izm”dir. Atatürk’ün yaşamı, düşünceleri ve siyasetlerinden, söz konusu rejimlerinkine benzer bir ideoloji yaratma hedefiyle yola çıkan bu literati, sağ, sol ve muhafazakâr karakterli “Kemalizm”ler geliştirmiş, resmî görüş bunlardan, Ülkü mecmuasının temsil ettiği “sağ” yaklaşıma destek vermiştir. Monolitik bir Kemalizm olmadığı için değişik Kemalizmlere katkı veren Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay, Şevket Süreyya Aydemir, Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Recep Peker, benzeri kişilerden bahsedilebilir. Resmî yaklaşım haline gelen Sağ Kemalist versiyonun en kapsamlı değerlendirilmesi ise Tekin Alp’in (Moiz Kohen) Kemalizm kitabında bulunabilir.

 

YENİ CUMHURİYET İNŞA EDİLİRKEN FRANSIZ ÜÇÜNCÜ CUMHURİYETİ MODEL ALINDI

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında çeşitli iç ve dış tehdit algıları vardı. Örneğin Batı hem düşman ama aynı zamanda öykünülen bir örnekti, Yunanistan düşmandı, içeride irtica (dindarlık) ama aynı zamanda Alevilik ve tabii bölücülük (Kürtler) “tehdidi” vardı. Bu tehdit algılamalarının frekansı bugün 100 yıl öncekiyle aynı mı? 100 yıl sonra bu tehdit algılamalarında bir değişim seziyor musunuz? 

 

Dediğiniz gibi, “Batı”ya yönelik bir “aşk-nefret” yaklaşımı söz konusuydu, ama bu Cumhuriyet’le başlamadığı gibi günümüzde de sürüyor. Yunanistan, hızla “düşman” sınıflamasının dışına çıkmış, ancak Kıbrıs sorunu çerçevesinde eski konumuna geri dönmüştür. Ancak, bunların “cumhuriyet” ile ilişkisi yok, “Batı”ya yönelik söz konusu bakış 200 yıldır içselleştirilmiştir. Yunanistan’ın kuruluşundan beri de bu ülke “düşman” sınıflamasına girip çıkmaktadır. Yeni ulus-devlet inşa edilirken, Osmanlı’nın çöküşünün de etkisiyle elden geldiğince türdeş bir toplum yaratılmaya çalışıldığı için her türlü farklılık tehdit olarak algılanmış ve izalesine gayret edilmiştir. Yeni Cumhuriyet’in, Fransız Üçüncü Cumhuriyeti (La Troisième République) modelinde inşa edilmesinin arzu edilmesi ve onunkine benzer bir cumhuriyet kültü oluşturulması nedeniyle, ilk aşamada “dindarlık”ın aydınlatılarak ve dinde reform yapılarak modernlikle uyumlu hale getirilmesi tasarlanmış, uzun vâdede ise yeni ilkeler çerçevesinde sosyalleştirilerek yeni neslin bilimin “ahlâk” yaratma da dahil olmak üzere tüm toplumu şekillendireceği düşüncesini içselleştireceği düşünülmüştür. Bu yaklaşımda, asır sonu düşüncesinin, dinlerin yakın gelecekte antik çağların hurâfelerine indirgeneceği öngörüsünün önemli payı vardır. Bu doğal olarak, “dindarlık”ı sorun ve “ilerleme engeli” olarak gören ve müdahaleci laiklik ile dizginlemek isteyen Üçüncü Cumhuriyet’inkine benzer bir kutuplaşma yaratmıştır. Farklılığın tehdit, dindarlığın aydınlatma yoluyla tedavisi gerekli bir gerilik olarak görülmesinin yarattığı arka plan Türkiye’nin gereksiz çatışmalar içine girmesine ve toplumsal enerjisini harcamasına neden olmuştur. Bu aşılacaktır, ama yaşayarak anladığımız gibi bu hedefe ulaşmak zaman almaktadır.

 

Darbeler, darbe girişimleri ve muhtıralar Cumhuriyetimizi ne tür etkilerle farklılaştırmıştır?

 

Darbelerin ve muhtıraların rejim türü ile doğrudan bir ilişkisi yok. Monarşik idarelerde de bunlar yaşanabiliyor. Böylesi girişimler, kanaatimce Türkiye’ye büyük zarar verdi ve demokrasi liginde geride kalmamıza neden oldu. Türkiye 1950 yılında demokratikleşme ve çoğulcu bir topluma dönüşme alanlarında başarı vadeden bir ülke görünümündeydi, ancak darbeler ve tesis edilen vesayet, bu alandaki beklentileri boşa çıkardı. Tabiî, Türkiye’nin demokratikleşme alanında belli eşikleri atlayabilememesinin önemli yapısal nedenleri var, ama darbelerin de bu başarısızlıkta rolü olduğunun altını çizmek gereklidir.  

 

Devlet ile vatandaş barıştı mı? Aradaki makas kapandı mı? 

 

Bununla kastettiğiniz, Tek Parti döneminde “halka rağmen” halkçılığı en önemli umdesi haline getiren sistemin doğurduğu toplumsal hoşnutsuzluk ise bu alanda önemli mesafe alındığı söylenebilir. Temsilin göstermelik olduğu, halkı yukarıdan aşağıya aydınlatma hedefine odaklanmış bir sistemde, açığa vurulması zor olsa da yaygın bir toplumsal hoşnutsuzluğun var olması doğaldır. Her ne kadar önemli sorunları bulunsa dahi temsili öne çıkaran, hedefine “aydınlatma” yerine “hizmet”i koyan bir sistem, en azından, hoşnutsuzluğun dile getirilmesini mümkün kılmaktadır. Ancak Türkiye, katılımı, dikey katılıma indirgeyen, seçimleri kazananın tüm siyasal alanı kontrol ettiği bir anlayışın ötesine geçemediği, modern çoğulculuğun gerekli kıldığı yatay katılım kanallarını açamadığı için bu alanda alınabilen yol sınırlı olmuştur.  

 

Son eserinizde şöyle bir ifade var: “Cumhurbaşkanlığı Arşivi yöneticisi Muhammet Safi, ‘zor konular’ olduğunu belirterek, katalogları araştırmacılara kapalı koleksiyonun tamamını görmeme izin vermemesine karşılık, sakınca yaratmayacağını düşündüğü vesikaları kullanımıma soktu.” Burada bahsettiğiniz “zor konular” nedir? 21’inci yüzyıl’da hâlâ bir koleksiyonun kapalı kalmasını nasıl yorumlamamız gerekiyor?

 

“Zor” konular, Atatürk’ün değişik konulardaki düşünceleridir. Belirttiğiniz gibi, bir kurucu lidere ait vesikaların ölümünden 85 yıl sonra araştırmaya açılmaması anlaşılabilir bir durum değildir. Bu tür sınırlamalar, toplumun tarihini belirli tabulara ilişmeksizin öğrenmesi ve resmî görüş dışında yaklaşım geliştirilmesinin engellenmesi hedeflerine matuftur. Erken Cumhuriyet dönemine ait belgelerin bona fide araştırmacılara açılmadığını, bunların bulunduğu kurumların eski Archivio Segreto Vaticano benzeri sınırlamalar getirdiğini söylediğimde, çalıştığım üniversitedeki meslekdaşlarımın yüzlerinde hayret ifadesi oluşuyor. Bu gerçekten de fazlasıyla üzücüdür.

 

İTTİHADÇILIĞI ANLAMADAN MODERN TÜRKİYE TARİHİNİ ANLAYABİLMEK MÜMKÜN DEĞİL

 

Cumhuriyet 100, İttihat ve Terakki ise kuruluşunun 135’inci yılına giriyor. Mevcut siyasi tablo bağlamında günümüzde İttihat ve Terakki’nin nasıl bir okumasını yapıyorsunuz?

 

İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin 1889 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de kuruluşunu esas alırsak bu doğru oluyor. Ancak, İttihad ve Terakki’nin birbirinden farklı yapılanmalar görünümünde olduğu dönemler var. Bu açıdan bakarsak ben 1906 yılında cemiyetin Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nâzım tarafından yeniden örgütlenmesi sonrasındaki yapılanma ve ideolojik yaklaşımların esas alınması gerektiğini düşünüyorum. Bilhassa 1908 İhtilâli sonrasında İttihadçılık, resmî ideoloji, siyasî rejim ve toplumsal örgütlenme alanlarında önce Osmanlı toplumunun sonra da Türkiye’nin temel yaklaşımlarını şekillendirdi. İttihadçılığı anlamadan modern Türkiye tarihini anlayabilmek mümkün değildir. Onun 1926 yılındaki idamlarla sona erdiğini varsaymak da indirgemeci bir yaklaşım olur. Bir tespit yapmakla yetineyim. Çankaya’da devletin en üst makamında 1960 yılına kadar eski İttihad ve Terakki üyeleri oturmuştur. 

 

Millî Mücadele genel olarak İttihatçı kadroların omuzlarında başlamışken direksiyona Mustafa Kemal Paşa geçti. Bu da Cumhuriyet’e uzanan bir yolun nüvesini teşkil ediyor. Peki bu geçiş nasıl oldu? İttihatçı şeflerin gözünden Mustafa Kemal Paşa nasıl bir profildi?

 

Aslında Millî Mücadele oldukça geniş bir tabana dayanmıştır. Tabiî onu hayata geçirecek örgütsel ağı İttihad ve Terakki kullanıma sunmuştur, ama onun liderleri de ülke dışına kaçmak zorunda kalmışlardır. Mustafa Kemal “Müslüman milliyetçisi” bir taban ve İttihadçı teşkilâtlanmaya dayanan Müdafaa-i Milliye hareketini, tabana onun dilinden, hattâ gereğinde bir İslâmcı gibi konuşarak ve firarî durumdaki İttihad ve Terakki rüesâsı ile perde arkasında bilek güreşi yaparak yönetmiştir. Bu da son derece zor olmuştur. İstiklâl Savaşı’nın zaferle neticelenmesi, son derece parlak bir karizmayı sahiplenen Mustafa Kemal’in İttihad ve Terakki lider kadroları ile arasına mesafe koyması ve onları dışlamasını mümkün kılmıştır. Bu kadroların, 1923 Seçimleri’ne örgütlü biçimde katılmasına izin vermeyen Mustafa Kemal, onların işbirliği çağrılarını da reddetmiş, 1926 İzmir Suikast girişimi sonrasında ise eski kadroları tasfiye etmiştir. Buna karşılık, resmî söylem onu İttihad ve Terakki’nin gerçek kurucusu ve örgütün kötüye gidişini önlemeye çalışan bir lider olarak resmetmeye çalışmıştır. Dolayısıyla, bir örgüt olarak İttihad ve Terakki ile ideolojisinin eleştirilmesi gibi bir durum yoktur. İttihad ve Terakki liderleri, Mustafa Kemal’in aşırı ihtiraslı olduğunu ve örgüt kültüne yeteri kadar saygı duymadığını düşünmüşlerdir. Ancak, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde, Mustafa Kemal, bu liderlerin dengi ve onların alternatifi bir kişi olmamıştır. Buna dayanan Enver Paşa-Mustafa Kemal rekabeti, resmî tarihçiliğin inşa ettiği bir kurgu olup, gerçeklikle ilişkisi yoktur.

 

Atatürk üzerine literatürde çok şey var. Sizin son kitabınızın literatüre nasıl bir katkısı oldu?

 

Bunu benim söylemem abes olur; ama hakkında sayısız çalışma kaleme alınmasına karşılık, entelektüel birikim ve yaklaşımları üzerine, tekrarlanan ezberler veya apolojetik yorumlar dışında çok az bilgi sunulan bir kurucu liderin bu yönünün açığa çıkarılmasına katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Bu bence “tarihî Atatürk”ün ortaya çıkarılabilmesi açısından son derece önemlidir.

 

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.