Hızlı Kaçarsan da COVID-19 Yakalar

Beck’in Risk Toplumu’nu yazmasının üzerinden geçen yaklaşık 30 yılın ardından endişenin küresel ölçekte nasıl arttığına tanık olduk. Üstelik bireysel riskleri kolektif olarak dağıtan refah mekanizmaları da çöktü. Riskler karşısında kolektif korumanın/dağıtımın azaldığı (veya olmadığı), risklerin küresel hâle geldiği ve varoluşsal tehdidin genişlediği ve ciddileştiği bir dünyaya evirildik.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Dünya Sağlık Örgütü Başkanı geçtiğimiz hafta yaptığı bir açıklamada, Avrupa’nın COVID-19 salgınının merkezi haline geldiğini açıkladı. Avrupa’daki vaka sayısı hâlihazırda Çin dışında dünyanın geri kalanının toplamından ve her gün eklenen vaka sayısı da Çin’de salgının zirve yaptığı dönemde günlük olarak eklenen vaka sayısından daha yüksek. Bu açıklamadan hemen sonra, sadece bundan birkaç ay önce sınırlarını kale imgesiyle tanımlayan, girmenin her zaman çıkmaktan zor olduğu, vize almanın zorluklarının onlarca romana ve binlerce makaleye konu olduğu Avrupa vatandaşlarına Amerika ve hatta Afrika dahil bütün ülkelerin sınırları kapandı. Hatta durum öyle bir noktaya vardı ki, İŞİD Avrupa’ya seyahat edilmemesi için militanlarını uyardı. Bir anda Avrupa bütün dünyada hiç kimsenin bundan bir ay önce asla tahmin edemeyeceği bir biçimde bulunulması en riskli coğrafi bölge haline geldi.

 

Risk yönetimi ve risk kavramı benim gündemime çocuklarına Amerikan vatandaşlığı almak isteyen aileler üzerine Özlem Altan Olcay ile birlikte uzun yıllar önce yürüttüğümüz bir araştırma ile birlikte girdi. Bu aileler çoğunlukla hiçbir (ya da minimal) bağları olmayan ABD’ye hamilelikleri sırasında gidiyorlardı. Bu yolculuk ekonomik olarak oldukça maliyetliydi ve bunu yapmak için arabasını satanların, banka kredisi alanların hikâyesini dinliyorduk. Bu aynı zamanda çocuk doğurma gibi sosyal desteğe ihtiyaç duyduğunuz bir deneyimi, bilmediğiniz bir ülkede, alışık olmadığınız bir dilde, yanınızda sevdikleriniz bulunmadan gerçekleştirmeniz demekti. Peki, o zaman bu aileler neden bu duygusal, ekonomik ve hatta fiziksel olarak maliyetli yolculuğu göze alıyorlardı?

 

Araştırmamız sırasında anladık ki temel mesele risk yönetimiydi. Amerikan pasaportu öngörülemeyen tehditlere karşı bir gelecek sigortasıydı. Bu öngörülemeyen tehditler bir savaş durumunda çocuğunu askere gönderme zorunluluğu, Türkiye’de yükselen otoriter sistemden uzaklaşamamak gibi gelecek risklerin gerçekleşmesini içeriyordu. Amerikan pasaportu bu riskler karşısında başka bir devletin de korumasını sağlıyor ama bundan daha önemlisi sahibine “hareket” imkânı veriyordu.

 

Araştırma gündemimiz Ankara’da doğum gündeminden çıkıp, farklı ülkelerin vatandaşlıklarına sahip olma arzusu üzerinden ilerlemeye başladığında, “hareket” üzerinden sağlanan sigortanın Batı dışı dünyada orta-üst sınıfların en önemli risk yönetimi aracı haline geldiğini gördük. Bir gün bu ülkede otoriter bir rejim iktidara gelebilirdi, öyle olursa başka bir yerde hayat kurabilmeliydi. Bir gün burada bir savaş çıkabilirdi, öyle olduğunda başka bir ülkeye taşınılabilmeliydi. Kişiye en fazla ülkede oturma ve çalışma izni veren pasaportlar bu küresel hareket rejiminin en önemli araçlarıydı. Üstelik bu araçlara sahip olmak da sınıf ayrıcalıklarının işaretleyicilerinden biri haline gelmişti. Aşırı hızla hareket ederek her tür riskten korunma refleksi bu imkâna sahip olanlar arasında ulusal ya da küresel risklere dair hissedilen kırılganlığı (ve buna bağlı duyarlılığı da) önemli ölçüde azaltıyordu.

 

Tehditlerden Risklere Geçiş

 

Bundan sadece bir yüzyıl önce yaşam pek çok açıdan bugün olduğundan çok daha tehlikeliydi. Ortalama ömür süresi daha kısaydı ve insanın bir felâketle yüz yüze geldiğinde (başına bir felâket geldiğinde) bundan sağ kurtulamama olasılığı daha yüksekti. Örneğin; Kara Veba, küreselleşme diye bir şeyden söz edilmediği, nüfusun hareketli değil büyük oranda yerleşik olduğu, denizaşırı ulaşımın nadir olduğu Ortaçağ Avrupa’sında nüfusun önemlice bir bölümünü öldürebiliyordu. Antibiyotik devriminden önce çeşitli hastalıklara neden olan bakteriyel enfeksiyonlar dünyanın her yerinde kontrol edilemeyen ve arkası gelmeyen salgınlara yol açıyordu.

 

Bizim Ortaçağ’da yaşayan bir insandan en temel farkımız ise başımıza hangi tür tehlikelerin gelebileceğinin ve bu tehlikenin hangi olasılıkta bizi etkileyebileceğinin farkında olmamız. Peter L. Bernstein tam da olasılık hesapları üzerinden yapılan bu farkındalığın Aydınlanma Çağı ile birlikte yaygınlaşmasının tehlikeleri riske dönüştürdüğünü yazar. Tehlike her zaman insana dışsaldır ve bir kontrol edilemezliği içerisinde barındırır. Risk ise geleceği kontrol edebilme fikri ile doğrudan bağlantılıdır.

 

Bernstein olasılık hesaplayan matematiksel modellerin gündelik hayata girmesinin insanların din ile ilişkisini de radikal bir biçimde değiştirdiğini iddia eder. Tam da bu anlamda tehlikeden riske geçiş “geleneğin ölümü” ile doğrudan bağlantılıdır. Geleceğini kendi üstündeki güçlere havale eden kaderci bireyin yerini, kendisine yönelik tehditleri ve bu açıdan da geleceğini kontrol edebileceğini sanan kontrolcü birey alır. Bu aşamadan sonra risklerin hesaplanması, kontrolü ve çoğu zaman da imalatı her türden siyasi iktidarın ana meselesi olacaktır. Özellikle afetler, hastalıklar, terör saldırıları gibi belirsizlik durumlarında risk siyasi iktidarı hem yıkabilen hem de kurabilen bir unsur haline gelecektir.

 

Uzun Yirminci Yüzyıl

 

Sosyalizm fikrinin ve iki büyük dünya savaşının yıkıcı etkilerinin gölgesinde gelişen refah devletleri yirminci yüzyılın önemli bir bölümünde bireysel riskleri bireyin değil, kamunun ortak bir biçimde üstlenmesi ilkesi üzerinden çalıştılar. Risklerin de tıpkı servet gibi eşitsiz dağıtıldığı ön kabulünden hareket eden refah devletleri risklerin kamusal sağlık, kamusal eğitim, işsizlik geliri gibi toplumsal sigortalar yoluyla kamusal olarak karşılanmasını hedeflediler.

 

Ulrich Beck yirminci yüzyılın hemen tamamına hâkim olan “bireysel risklerin ulusal sınırlar içinde kamusal olarak karşılanması” ilkesinin Çernobil kazası ile imkânsızlaştığını iddia eder. Elbette refah devletleri en büyük darbeyi piyasayı ana mekanizma haline getiren ve riskleri de özelleştiren neoliberal ekonomi politikalarından alacaktır. Ancak der Beck, bu dönüşüm sadece iktisadi alanın dönüşümü ile ilgili değildir. Aynı zamanda risklerin doğası da değişmiştir.

 

Her şeyden önce tarihte ilk kez sorun insanın doğadan gelen tehditleri nasıl karşılayacağı değildir. Bundan daha ziyade mesele, insanın doğaya tehdit oluşturmasıdır. Yirminci yüzyılın kalkınmacı devletleri ve sanayileşme doğanın sonunu getirmiştir. Bir diğer deyişle, soru artık doğadan gelen tehditleri kontrol etmek değildir, insanın doğa üzerinden ve doğayı yok ederek kendi varoluşuna yönelik yarattığı tehdidi kontrol edebilmektir.

 

Bu açıdan reel sosyalizm de, kapitalizm de doğaya yönelik benzer bir tehdidi içerir. Etkileri kuşaklar ve coğrafyalar boyu hissedilebilecek Çernobil kazası tehdidin sadece işsizlik, yoksulluk, açlık ya da eşit bölüşüm sorunu olmadığını göstermiştir ve hiçbir toplumsal sistem bu riskleri karşılayabilecek bir donanıma sahip değildir. Üstelik Beck’e göre her ne kadar farklı sınıflar bu tehditleri karşılama açısından farklı kapasitelere sahipseler de, nihai olarak bu tehditler herkesi eşitlememektedir.

 

Riskin dönüşümündeki ikinci önemli etken risklerinin ölçeğinin büyümesidir. Ortaya çıkan yeni riskler küreselleşme eğiliminin ortaya çıkardığı küresel tehditlerdir. Gıda zincirlerinin bozulması neredeyse dünyadaki herkesi herkese bağlar. Hava kirliliği sınırları aşar. Salgın hastalıklar herkesi etkiler. Suların zehirlenmesi modern bariyerlerin hiçbirini tanımaz. Beck risklerin küreselleşmesi ulusal sınırları yok eder, fail ve mağduru özdeşleştirir der.

 

Beck’e göre risk toplumlarının itici gücü “korkuyorum” dur. Bu toplumun nihai ütopyası doğanın yok oluşuna yenilmemektir. Risk toplumu bu anlamda endişe dayanışmasının ortaya çıktığı ve asi bir güç haline geldiği sosyal bir çağı işaret eder. Ancak Beck endişenin bir birleştirici güç olarak nasıl çalıştığının hâlâ belirsiz olduğunu söyler. Endişe bireysel çıkarımızı göz ardı etmemizi sağlar mı? Farklı kaynaklara sahip ama aynı endişeyi paylaşan topluluklar uzlaşabilir mi?

Korkuyorum Öyleyse Varım

 

Beck’in Risk Toplumu’nu yazmasının üzerinden geçen yaklaşık 30 yılın ardından endişenin küresel ölçekte nasıl arttığına tanık olduk. Üstelik bireysel riskleri kolektif olarak dağıtan refah mekanizmaları da çöktü. Riskler karşısında kolektif korumanın/dağıtımın azaldığı (veya olmadığı), risklerin küresel hâle geldiği ve varoluşsal tehdidin genişlediği ve ciddileştiği bir dünyaya evirildik. Risklerle baş etme mekanizmaları büyük oranda bireysel artık. Bu bir self-help (kendi kendine yardım) toplumu. Üstelik yüz yüze olduğumuz tehditler hakkında ilk kez bu kadar geniş bilgiye sahibiz. Riskin kaynağı da artan ölçülerde kendimiziz. Gezegenimizi insan eliyle başkalaştırarak varoluşsal tehditleri bambaşka bir boyuta taşıdık.

 

Ama artan riskler ve endişe dayanışmayı değil, bilimin iddialarını küçümsemeyi komplo teorilerine düşkünlüğü ve otoriter iktidarları besledi. Doğanın sona ermesinin yönelttiği tehditle mücadele/başa çıkma ancak içi komplo teorileriyle doldurulan geleneği geri çağırarak sağlandı.

 

Geleneği geri çağırmak göreli bir kontrol ve rahatlama sağlasa da bireyin hayat şansına dokunmuyor, riskleri hafifletmiyor, onu değiştirmiyor. Tehditlerin küreselleştiği ama risklerin uluslararasında (ve ulusların içinde) eşit dağıtılmadığı bir dünyada eğitimli, kentli, gelir düzeyi yüksek gruplar için giderek artan oranlarda tehditlerden korunmanın yolu (potansiyel) “hareket” imkânlarını artırmak haline geldi. Hızlı yer değiştirme ve her yerde geçerli yeteneklere sahip olma bu anlamda risk toplumunun yükselen sigorta mekanizmaları haline geldi.

 

Yeterince Hızlı Koşarsam Risklerden Korunur muyum?

 

Priscilla Wald bulaşıcı (contagious) kelimesinin “birbirine dokunmak” anlamına geldiğini ve on dördüncü yüzyıldaki en eski kullanımının fikirlerin ve davranışların bulaşması olduğunu söyler. Bu ilk kullanımlarında bulaşma olumsuz bir içeriğe sahiptir. Bulaşma geleneğin bozulmasını, devrimci fikirler, tutumlar ve inançların topluma girerek kurulu düzeni yerinden edebilme tehlikesini işaret eder. Terimin tıbbi kullanımı daha geç dönemlere rastlasa da benzer bir içeriğe sahiptir. Bulaşıcı hastalıklar toplumlara temas yollarını, bağlantıları, kırılganlıklarını gösterirler. Onları sarsar, kör noktalarına ayna tutarlar.

 

COVID-19 bu anlamda dünyanın birbirine eskisinden çok daha bağlı olduğu, insanların, fikirlerin ve malların olağanüstü bir hızda dolandığı bu dünyanın yeni virüsüdür. Tıpkı mallar, insanlar, fikirler gibi büyük bir hızla ve sınırları yıkarak yayılır. Tıpkı küreselleşme gibi herkesi etkiler ama en çok en kırılgan olan grupları vurur. Bir merkezi yoktur, bazı yerlerde yoğunlaşır, bazı yerleri es geçer. Çin ile Avrupa’yı aynı duyguda birleştirir. Ve her şeyden önemlisi tıpkı küresel pratikler gibi en çok uyum sağlayan ve çoğu zaman bir belirti bile vermeyen genç nüfus tarafından oradan oraya taşınır.

 

COVID-19 küresel toplumun aynadaki suretidir. Temas halindeki hasta/sağlıklı bedenler üzerinden küreselleşmenin hem tehlikesini hem de olasılıklarını gündemimize taşıyan ulusötesi bir virüs/aktördür. COVID-19 ile komplo teorilerine sığınarak, bilimden kaçarak ya da elinize aldığınız pasaportunuzla ülke değiştirerek baş edemezsiniz. Tam tersine bunları yapmanız kendinizin veya sevdiklerinizin belki de bir nevi ölüm fermanını yazmanız demektir.

 

COVID-19 ile geleneğin öldüğü, doğanın kendisini yok eden insana saldırdığı ve insanın riskler karşısında çıplak yaşam ile baş başa kaldığı bir dünya önümüzde belirir. Ümit Kıvanç’ın bir yazısında dediği gibi, mesele COVID-19’un yıktıkları olduğu kadar, ondan sonra nasıl bir dünyaya uyanacağımızı henüz bilmiyor oluşumuzdur.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.