Büyük Fitne’den Arap Baharı’na İdeal Düzen Arayışları

Gittikçe güçlenen yüzeysel ve ötekileştirici muhafazakâr paradigma, sorunların kökenlerine inmeyi engellemektedir. Özellikle İslam-toplum-birey ilişkilerini doğrudan ilgilendiren teolojik problemlerin tartışılması, inşa edilen yeni muhafazakâr-dindar hassasiyetler tarafından imkânsızlaştırılmaktadır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İslam tarihinin ilk 23 yıllık risalet dönemi umutların yeşerdiği, başarıların peşi sıra geldiği, imanın ve küfrün ‘dışarıda’ açıkça gösterilebildiği ve tam da bu nedenle zihinlerin saf ve kesin olduğu bir dönemdir. Bu dönemin ‘asr-ı saadet’ olarak nitelenmesi, acı ve sıkıntıların olmayışı değil, zihinlerin tam bir kesinlik ve güven duygusu (iman) içinde olmasındandır. Peygamberin örnekliğinde ve önderliğinde yaşanan nuzül ve risalet döneminin ardından iki şey oldu: 1- İslam büyük bir hızla yayılmaya devam etti. 2- Sahabe nesli arasında derin bir iktidar mücadelesi ve kanlı iç savaşlar yaşandı.

 

Sahabenin birbirlerine kılıç çekmesi, sonraki nesillere hala çözülemeyen politik-teolojik bir miras olarak kaldı. Biri yası diğeri ise konformizmi yücelten iki anlayış, farklı olanı tahayyül edemeyeceği şekilde Müslüman kimliğini esir aldı. Bugün müslüman dünyası ‘büyük fitne’nin bitmek bilmeyen baskısı altında trajik bir hayat yaşıyor. İslam dünyasında iman, tevhide olduğu kadar hatta daha yoğun biçimde tarihe tanıklık etmektedir. Bilgi, değer, eğitim, kültür, sosyal düzen, gelişme gibi temel alanlar bu tanıklığın baskısı altındadır. İroni, Müslüman dünyada dindarlık arttıkça, büyük fitnenin etkilerinin daha derinden ve yaygın hissedilmesidir. Büyük fitne (el-fitnetu’l-kübrâ) İslam literatüründe peygamber sonrasında Müslüman toplumunda patlak veren iç savaş için kullanılan bir kavramdır. İslam’ın kuruluşu için sergilenen büyük fedakârlıklar ile kanlı hesaplaşmaları içeren trajedilerin kurucu ilk nesilde (sahabe) birleşmiş olması, krizi merkeze taşımıştır. Siyasî ayrışmalardan dolayı ütopyanın bu kadar erken bir tarihte yara alması, İslam’da kimlik/mezhep üretimini de erken bir tarihe çekmiştir.

 

Büyük fitne tek bir olay değil olaylar dizisidir. Peygamber sonrasında patlak veren ayrılıkçı hareketlerin (ridde) bastırılması, merkezî otoriteden bağımsız yaşamak isteyen müslüman kabilelere yönelik sert müdahaleler, 3. Halife Osman’ın isyancı müslümanlar tarafından evinde öldürülmesi, Cemel, Sıffîn ve Nehrevân savaşları… Peşi sıra gelen bu sarsıcı olaylar dizisi, fitnenin şiddetini ve akışkanlığını arttırmıştır. Dinsel-teolojik atıflardan bağımsız biçimde kendi politik-sosyolojisi çerçevesinde değerlendirildiğinde bu olaylar dizisi ideolojiyi, gücü ve serveti ele geçiren Arap-Müslüman kimliğinin, kabile sistematiğinden çıkarak imparatorluk bağlamında yeniden toplumsallaşması olarak okunabilir. Her siyasî iktidar köken, meşruiyet ve güç kullanımı için bir ideolojiye dayanmak zorundadır. Arap-İslam toplumu nezdinde ideoloji inşası, önce kaba güç (Emevîler) hemen ardından da güç+din (Abbâsîler) üzerinden temin edilmiştir. Zamanla spekülatif ve soyut bir içeriğe bürünse de ilk kelâm tartışmalarının, Müslüman toplumundaki kaosa ve ideoloji arayışlarına tanıklık eden somut bir arka planı vardır.

 

Sosyal-Tarihsel Tanıklıklar ve Sıkıntıları

 

İslam’daki ilk ayrışmalara dair farklı yorumlar akademide iyi bilinmektedir. Sorun, Müslüman dünyada bunların ‘yorum-değerlendirme-çözüm arayışları’ olarak değil itikat olarak algılanmasıdır. Düşünürlerin ve entelektüellerin bu yorumlara ve fitnenin çözümlenmesine dair değerlendirmelerinin, ‘dine/imana yönelik saldırı’ sayılmasının nedeni budur. İslam dünyasında tarihi ve dinî bilgiyi yeniden okuma çabaları eksik olmamıştır. Dinin ve tarihin yeniden okunması, sanıldığı gibi ‘modern’ bir çaba değildir. İslam düşünce geleneğinde mevcut dinî bilgiler ve bunlardan kaynaklanan ayrışmaları çözme girişimleri farklı ekollerden âlimler ve yöneticiler tarafından denenmiştir. Örneğin ikinci nesil âlimlerinden Ebu Hanife’de bile geleneğin nasıl okunacağı sorunu önemli bir yer tutar.

 

Ehl-i Hadis’in ‘din, nakilden ibarettir.’ söyleminde dinin tarihsel ve sosyal tanıklıklara dayanması açısından bir doğruluk payı vardır. Zira dinin görünürleşmesi ve kurumsallaşması için ‘bireylerdeki fıtrî inanma duygusu’ yeterli değildir. Kur’an’ı ve Peygamberin tecrübesini sonraki nesillere aktaran ilk nesiller (selef)dir. Dolayısıyla din ile ilgili hemen her şeyi bu nesillerin sosyal tanıklığı ve temsili ile öğrenmek mümkün olmuştur. Onlar hakkında en küçük bir güvensizlik dinin kökenine dair büyük şüphelere yol açacaktır. Ehl-i Hadis paradigmasında dinin ontolojik parçası sayılan selefin dokunulmazlığı, itikadî bir ilke olarak belirlenmiştir. Ne ki bu anlayışın örtemediği kusur/arıza, büyük fitnenin bizzat kendisidir. “Yüce nitelikler atfedilerek tarih-üstüleştirilen selef, nasıl olur da kendi arasında savaşabilmiştir?” sorusu aklı, ahlakı ve duyguları tatmin edecek bir cevap bulabilmiş değildir. Dini bize aktaran ve Allah’ın sınırlarını kendilerinden öğrendiğimiz selefin ilkelerini, yine kendilerine uygulamak zorunda kalmak, kopuş-sadakat arasındaki ikilemi doğurmuştur.

 

 

Tarihsel olarak dinî bilinci belirleyen selef değil halef olmuştur. Müslüman dindarlık biçimleri, halefin selefe dair okumalarının ürünüdür. Selefin temsil ettikleri ile yaptıkları arasındaki büyük çelişkiyi anlamlandırma, sonraki nesilleri ahlâkî ve teolojik değerlendirme görevi ile karşı karşıya getirmiş, selefin tecrübesi halefi savurmuştur. Gerçekte Müslümanların olgunlaşma/rüşd imtihanı buradadır. Ahlakî ve ideolojik gelişme, inancın ve tarihin parçası sayılan kişi, olay ve süreçleri değerlendirmekle sağlanır. Dile getirmemek, düşünmemek, yüceltmeye devam etmek ahlakî yüzleşmeyi ve değerlendirme sorumluluğunu sürekli ötelemiştir. Daha önemlisi trajediyi hayatın bir parçası haline getirmiştir. Müslüman dindarlığına içkin öfke ve ötekileştirmeler, çözümlenemeyen bu trajedinin gündelik hayata yansımalarıdır.

 

Olgu ve İmge Olarak Fitne

 

Bireysel ve toplumsal tecrübelerde trajik olayın imgesi bizzat olayın maddî-tarihsel tikelliğinden daha kuşatıcı, sürekli ve derindir. Yaşanmış-bitmiş olayın kendisi değil, onun zihinde temsil edilen imgesidir kimliği kuran şey. Bu nedenle geçmiş asla geçmek bilmez; şimdi ve gelecek olarak kendini dayatmaya devam eder. Özellikle inanç ve ideolojilerin yapısal ve kurucu birer unsuru olarak kodlanan geçmiş-imgeleri, yaşanan hayattan bile daha gerçektir. İnancın gücüne eklemlenirler ve hakikat olarak kendilerini sunarlar. Bunu sekteye uğratacak şey, geçmişin yeniden okunması ve kurulmasıdır. Olayların nedenlerini ve sonuçlarını yeniden kurmak, tarihi değiştirmekle eşdeğerdir. Nedenler ve sonuçlar arasındaki bağların keşfedilmesi olayların akışını değiştirir. O zaman hakikat olarak sahiplenilen gerçekteyse pek çok sorunun nedeni olan ‘mevcut düşünüş biçimlerinin değişmesi’ mümkün olabilir.

 

Büyük fitne, Müslüman kimliğine tahakküm eden bitmeyen iç savaşa tekabül eder. Şia ve Haricîler çatışmacı bir dil ile savaşı sürekli canlı tutmuş; Sünnîlik ise trajediyi mistifiye ederek verdiği acıyı dindirmeye çalışmıştır. Biri tarihi provoke eden diğeri ise onu yok sayan bu iki paradigma, Müslüman kimliğinde değerlere yaslanarak dünyayı değerlendirme gücünü zayıflatmıştır. Oysa bu; canlı kalmak, dünyayı inşa etmek ve gelişmek için zorunludur. Hakikati tarih üzerinden okumak, tarihin hakikate dönüşmesine kapı aralamıştır. Kur’an söylemi, ilke ve değerleri kişi ve olaylardan daha yüksek bir konuma yerleştirirken, tarihsel acı ve ayrışmaların yükünü taşıyan dinî-siyasî yapılar Müslüman kimliğini ele geçirmiştir. İslam hakikate tanıklık ederken, Müslüman ekollerin din söylemleri tarihin ve kimliğin vesayetine boyun eğmiştir.

 

Peygamber sonrası iktidar mücadelelerinin dinsel inanç üzerindeki vesayeti, İslam’ın doğuşuna tanıklık eden tarihsel dönemde oluşan politik-teolojileri birer îtikad ve tarih üstü yapılar olarak sonraki çağlara taşımış ve tarihte kalması gereken çatışmaları ebedîleştirmiştir. İslam’ın inanç ve ahlâk ilkeleri korunmuş ancak topluma yön veren toplumsal değerleri ele geçirilmiştir. İslam’da ortaya çıkan iki ana akım siyaset anlayışı olan Şiî imâmet ve Sünnî hilâfet görüşlerinin ortak noktası, farklı ellerde de olsa sonuçta bir saltanat ideolojisini savunmalarıdır. Müslümanlar sivil hayatlarında (ilim, kültür, sanat, ticaret vs.) parlak ürünler ortaya koyarken, adalete dayalı bir sosyal düzen kurma konusunda öğrenilmiş bir çaresizliğe mahkûm olmuşlardır. Siyaseti girilmesi yasak bölge ilan eden ve yönetimi Allah ile sultan arasında dikey özel(!) bir ilişki olarak kuran bu iki anlayış, halkın siyasete yabancılaşmasına neden olmuştur. Müslümanların kendi aralarında güven dolu ilişkiler kurmalarını engelleyen bariyer, İslam’ın sosyal ve tarihsel hakikatini ele geçiren bu politik-teolojilerdir.

 

İslam Dünyasında Yüzleşme Çabaları

 

Modern dönemde dinin sosyal gücünün geri çekilmesi ile birlikte geleneksel din ve mezhep anlayışlarını yeniden değerlendirmek için alan açılmıştı. Bu çabalar seküler, modernist, Batıcı yaklaşımlarla sınırlı değildir. Batı’ya ve gelenekçiliğe tepki olarak doğan İslamcılık da eleştireldir. Mehmet Âkif, Namık Kemal, Filibeli Ahmet Hilmi gibi İslamcıların söylemindeki gelenek ve Batı eleştirileri barizdir. Günümüz versiyonundan bariz olarak farklı biçimde İslamcılık, İslam’ın parçalanmışlığından rahatsız oluyor, bunu bir veri/kader kabul etmiyor ve tevhidi bir sosyal düzen ilkesi olarak ‘Müslümanların birliği’ olarak tanımlıyordu. Ancak İslamcılığın (1960-2000 dönemi) ‘büyük fitne’ konusunda gittikçe zayıflayan entelektüel birikimi sahici yüzleşmeleri geciktirmiştir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Yüzleşme çabaları modern dönemde farklı örnekler sergilemektedir. Ali Şeriati ‘İnsanın Dört Zindanı’ adlı eserinde tarih zindanından söz eder ve ondan ancak tarih felsefesi ile kurtulmanın mümkün olduğunu belirtir. Şeriati, Müslümanların temel probleminin, geleneksel mezhebî önyargıların bireysel ve toplumsal aklı kapatması olduğunu düşünür. Bunu söyledikten sonra yetiştiği coğrafyada yaygın ve güçlü bir yapı olan melankoliye yenik düşmedi. Aydının görevi çürümeye, yozlaşmaya, sorunlara tanık olmanın yanında iyi, güzel ve doğru olanın gerçekleşmesi için mücadele etmektir. Otoriter toplumlarda aydınlar, çözüm önerisi üretmede sorunları dile getirirken olduğundan daha ürkektirler. Geleneği ve onun toplumsal temsilini üstlenen güçleri karşısına almak kolay değildir. Toplumunun yerleşik inançlarına entelektüel güzellemeler yaparak parlak bir konum elde etmesi mümkün olan düşünürümüz, zor ve tehlikeli olanı seçti. Kendi toplumunun önyargılarını ve otoriteryanizmini hedef aldı. Şiîlik gibi dışa doğru muhalif, içe doğru otoriter bir ekolün hâkim olduğu zeminde ‘biz suçluyuz’, ‘Ali Şîası-Safevî Şîası’ gibi argümanlar üzerinden yapılan kimlik eleştirileri, sert tepkilere yol açtı.

 

İkinci örnek daha güncel ve yeni bir figür olan Moritanyalı düşünür Muhammed Şankıtî’nin çalışmalarıdır. Şankıtî de benzer biçimde İslam dünyasının geçmişten gelen zihniyet sorunlarına ve mezhebî kimliklerden kaynaklanan tıkanmalara dikkat çekmekte ve hem Şiî imâmet hem de Sünnî saltanat ideolojilerini yapısal olarak ele almaktadır. Modern ve postmodern tartışmalara yoğun göndermeler yapan Şankıtî, tarihsel tecrübenin yeni ve alternatif bir okumasını deniyor. Gerek ilke ve değerler gerek tarihsel tecrübe açısından, unutulmayı reddeden imkânlar üzerinde yoğunlaşıyor. Gerçekleşmiş olana teslim olmak yerine hala mümkün olan doğruyu gerçekleştirmenin yollarını arıyor. Geleneksel İslamî ilimlerin sorunlu yanlarına işaret eden Şankıtî, ‘zaruretler fıkhı’ndan kurtularak yeni zamanların imkânlarına geçiş yapmanın gerekliliğine inanıyor. Ona göre fitne ve istikrarsızlıklar karşısında geliştirilen ‘zaruret söylemleri’, İslam’da toplumsal aklı belirlemiştir. Kur’an’a ve peygamberin tecrübesine dayanan İslamî bir çözüm geliştirme fikri Şankıtî’nin çabasının özünü oluşturmaktadır.

 

Arap dünyasının saygın isimlerden Muhammed el-Baradey yazdığı makalede, Arap dünyasında toplumsal bütünlüğü korumak için gerekli olan temel değerleri ve ilkeleri belirleyen bir toplumsal sözleşme üzerinde uzlaşma sağlanamadığını ileri sürer. Ona göre birçok çatışma ve anlaşmazlığa neden olan din, ahlak ve hukuk arasındaki muğlak ve tartışmalı ilişkiler bunun sadece bariz örneğidir. Halkın katıldığı açık müzakere süreci, Arap Ligi’nin klinik bakımından öldüğünü acı bir şekilde açığa kavuşturacaktır. Baradey temel sorunları şu şekilde sıralar: Arap dünyasında bölgesel güvenlik sistemi altüst olmuştur. Güvenlik, dışarıdan sağlanan kaynaklarla hayatta tutulmaktadır ve son derece kırılgandır. Arap Baharı hukukun üstünlüğünü, siyasi katılımı ve insan haklarını garanti eden acil bir yönetişim reformuna duyulan ihtiyacın altını çizmiştir. Arap dünyası elindeki finans ve insan kaynaklarına rağmen ilerleme için  gerekli bilim, teknoloji, araştırma ve eğitim gibi alanlarda geridedir.

 

İslam coğrafyasının sorunlarının çözümü için çalışan Şeriatî ve Şankıtî’de ortak nokta, mevcut durumu aşmak için tarihin yeni ve farklı bir okumasının zorunlu olduğunu düşünmeleri ve bunun için söylem geliştirmeleridir. Her iki düşünür de toplumsal hayatı doğrudan etkileyen dinî-mezhebî anlayışlardan kaynaklanan yapısal sorunları çözmeden kalıcı bir iyileşme sağlanamayacağı konusunda birleşmektedirler. Baradey ise tarihle oyalanmak yerine güncel ve daha somut bir düzeyde sorunları tartışmaktadır.

 

‘Anadolu-Türk Selefîliği’ mi?

 

Türkiye’de yöneticiler, medya ve hatta akademi, Orta Doğu’yu siyasî bir gözle okuma eğilimde olduklarından, entelektüel dünyada olup bitenlere çok ilgi göstermemektedirler. Bunun temel nedeni Arap dünyasına yönelik küçümseyici önyargılardır. Bir diğeri, yöneticilerin ve devletlerin Arap dünyasında her şeyi kesin biçimde belirlediğine dair sosyolojik olmayan yaklaşımlardır. Bir başkası ise kitlelerin mutlak biçimde pasif, edilgen ve nesne sanılması ve Arap dünyasında güçlenen hızlı toplumsal farkındalığın gözden kaçırılması ya da görülmek istenmemesidir. Arap Baharı’nın kışa dönmesi ve yaşanan acılar, Arap kamuoyunda ciddî arayış ve tartışmaların başlamasına yol açmıştır. Entelektüel açıdan Arap dünyası atağa geçmiştir. Arap dünyasını selefîlik üzerinden okuma ve ötekileştirme eğilimleri yüzünden, yanı başımızdaki bu dünyada olup bitenleri ve yeni eğilimleri anlama arzumuz zayıftır.

 

Türkiye’yi yansıtabilecek bir politik-teolojik model oluşturma girişimlerinin, tanımı muğlak bir muhafazakârlığın vesayeti altına girdiğine dair haklı kaygılar vardır. Gittikçe güçlenen yüzeysel ve ötekileştirici muhafazakâr paradigma, sorunların kökenlerine inmeyi engellemektedir. Özellikle İslam-toplum-birey ilişkilerini doğrudan ilgilendiren teolojik problemlerin tartışılması, inşa edilen yeni muhafazakâr-dindar hassasiyetler tarafından imkânsızlaştırılmaktadır. Anadolu Müslümanlığının alamet-i farikası olan esneklik, hoşgörü, birlikte yaşama gibi değerler, bu keskin ve hırçın neo-muhafazakâr dindarlık tarafından rafa kaldırılmaktadır.

 

Diğer Müslümanlıklardan farklı olma iddiamız, radikal bir farklılaşma tecrübesine evrilme sürecine girmiştir. Arap dünyası selefîlikten bir demokrasi ya da ona benzer bir şey üretmeye çalışırken, en modifiye haliyle selefîliğin (sufi-felsefî-akademik selefîlik) elimizde kalması hiç de yabana atılamayacak bir risktir. Dinî alan gittikçe fikir ya da duruş olarak radikal selefi figürlerin vesayeti altına girmektedir. Ehl-i Sünnet kimliğini savunan dinî gruplar, dışlayıcı ve ötekileştirici tutumlarıyla Sünnîliğin selefîleşmesine yol açmaktadırlar. Bir Türk selefîliği inşa edilmek üzeredir. Öte yandan makul ve esnek bir dindarlık için zemin oluşturan, İslam içi çoğulculuğun temsil ve tedris edildiği bize özgü kurumlar olan ilahiyatların toplumsal etkisinin ve saygınlığının hızla azaldığı huzursuz edici bir süreçte ilerlemekteyiz.

 

Entelektüel açıdan selefîlik köklere dönme ve tarihin yüklerinden kurtulma çabası olarak hemen her dönemde dikkat ve ilgi çekmiş bir İslamî yönelimdir. Selefîliğin, terör ve şiddet ile özdeşleşerek gündemimize girmesi sorgulanması gereken bir karmaşadır. Aynı şey selefîliğin panzehiri olarak görülen sufilik için de düşünülebilir. Toplumsal yapı ve kurumlara zarar veren tarikatlar üzerinden tüm bir sufî-irfanî geleneği zındıklık ve terör olarak kodlamak doğru ve gerçekçi değildir. Uzun ve köklü bir geçmişe sahip kronik dinî ayrışmaları, iktidarı provoke ederek modern ulus devlet marifetiyle çözüvereceğine inanan kesimler elbette çıkacaktır. 

 

Dinî gruplara tanınan özgürlük ve hoşgörüyü, dinî ve siyasî alanda güç ve tekel oluşturma fırsatı olarak gören yapılanmalar, kendi kazanımımız olan modern değer ve kurumların tasfiye edildiği, özgürlük alanının daraltıldığı, kutuplaşmaların ve nefret söylemlerinin arttığı, bireyselliğin ve ahlâkın buharlaştığı, imanın saf öfke olarak yaşandığı, sevme güdüsünü kaybetmiş hırçın kalabalıklara dönüştüğümüz mutsuz bir dünyaya sürüklüyorlar. İmanı savunmak adına, düşünce ve ifade özgürlüğünün baskılandığı bu süreçte çoğulculuk da derinden yara almaktadır. Anadolu’nun sahip olduğu söylenen toplumsal ve tarihsel değerlerden söz etmenin de bir karşılığı kalmamaktadır.

 

Sadece dindarların problemi olmayan bu krizin, dindar-muhafazakâr çözümlerle giderilmesi, bir ideolojinin kendi hatalarını düzeltmesi anlamında şık olacaktır. Ancak görünen o ki böyle bir çözüm, zamanın ruhu gereği pek mümkün değildir. Sert seküler çözümler ise din-devlet-toplum ilişkilerinde yaşadığımız problemler dizisini yeniden harekete geçirecektir. Şu anda ve her zaman yapılması gereken, bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır. Örgütlü güçlü yapılara karşı, diğer gurupları ya da bireyleri koruyan bir adalet ve hukuk anlayışının hayata geçirilmesini sağlamak temel çözüm yoludur. Sorunları çözmek için köklere inmek gerekir. Bu da özgürce araştırmayı, konuşmayı ve tartışmayı gerektirir. Siyasal iktidar, bu süreçte sadece hukuk ve adaletten yana olmalı, düşünce ve ifade özgürlüğü için gereken hukuksal güvenceyi korumalıdır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.