Büyük Stratejinin Sonu: Amerika Küçük Düşünmeli

Siyaset, siyasa veya ideoloji söz konusu olduğunda pek de anlaşamayan üç akademisyen olarak bu yazıyı yazıyoruz. Ama bu yeni faktörlerin bir büyük strateji tasarlama veya izleme girişimlerini oldukça maliyetli ve potansiyel olarak arzulananın aksi sonuçlar doğurabilecek hâle getirdiği konusunda hemfikiriz.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

ABD Başkanı Donald Trump uluslararası ilişkiler alanında başka ne yapmış olursa olsun kayda değer bir başarıyı sahiplenebilir: Büyük strateji tartışmalarını yeniden ilginçleştirdi. On yıllar boyunca iki partideki Amerikan dış politikası elitleri; liberal uluslararasıcılığı, Washington’ın açık pazar, açık siyasi topluluklar ve çok taraflı kurumları teşvik eden bir küresel düzeni sürdürüp genişletmesi gerektiği fikrini benimsedi. Ama Trump NATO’nun değerini sorgulamaktan ticaret anlaşmalarını bozup müttefiklere hakarete kadar liberal uluslararasıcılığın kilit sütunlarına defalarca saldırdı. Washington Post haberine göre Temmuz 2017’de Pentagon’un “Tank” olarak bilinen penceresiz odasında ulusal güvenlik ekibi  ile buluşup onlardan liberal uluslararası düzenin faziletleri hakkında ders aldıktan sonra, Trump bunları “bir avuç sersem bebek” diye tahkir etmişti.

 

Trump’ın tahribatları on yıllardır ilk kez dış politika analistlerini birincil ilkeleri sorgulamaya itti. Liberal uluslararasıcılığın temel varsayımlarının çökmesiyle ABD’nin büyük stratejisi üzerindeki tartışmalar yeniden alevlendi. Aşırı solcu ilericilerden sağ cenahtan popülist milliyetçilere kadar yeni isimler de arbedeye katıldı. Daralma [ABD’nin küresel askeri varlığında, ç. n.] ve kısmayı savunanlar daha fazla dinlendi ve ortak gündemleri izlemek için alışılmadık ittifaklar kuruldu.

 

Ama bu münakaşalar sürerken bile büyük strateji kavramının bizzat kendisi bir kuruntu hâline geldi. Büyük strateji; hedeflerle araçların nasıl eşleştirileceğini gösteren bir yol haritasıdır. Tahmin edilebilir arazide, politika yapıcıların güç dağılımı hakkında net bir kavrayışa, milli hedefler ve kimlik konusunda ulusal mutabakata ve istikrarlı siyasi ve milli güvenlik kurumlarına sahip olduğu bir dünyada en iyi işlevi görür. 2020’de bunların hiçbiri artık mevcut değil.

 

Gücün değişen doğası uluslararası sistemde dağılmasıyla birlikte, ABD’nin kendi kaderini şekillendirmesini daha da zorlaştırdı. Çok-kültürcülüğün ve ona karşı popülist tepkinin yükselişi ortak anlatıları ve ortak kimliği aşındırdı. Siyasi kutuplaşma ülkenin yurt içi siyasi kurumlarının içini oydu ki, bu da her yeni yönetimin önceki hükümetin yaptıklarını tersine çevirme azmiyle iktidara geldiği anlamına geliyor. Müesses nizam karşıtı öfke siyasa tartışmalarının zeminini yok ederek yürütme erki üzerindeki tutarlılık üreten kontrolleri gevşetti.

 

Siyaset, siyasa veya ideoloji söz konusu olduğunda pek de anlaşamayan üç akademisyen olarak bu yazıyı yazıyoruz. Ama bu yeni faktörlerin bir büyük strateji tasarlama veya izleme girişimlerini oldukça maliyetli ve potansiyel olarak arzulananın aksi sonuçlar doğurabilecek hâle getirdiği konusunda hemfikiriz. Hiçbir büyük strateji etkili veya uzun ömürlü olmayacaktır. Akademisyen, uzman, analist ve siyasa yapıcılar olarak çarpışan stratejik doktrinler üzerine kavga edeceğimize daha pragmatik sorun çözme biçimlerine odaklanmalıyız. Askeri müdahaleden dış yardıma kadar konuya özel yapılmış siyasalar en az büyük strateji vaatlerinden alınan politikalar kadar hatta onlardan daha iyi sonuçlar doğuracaktır. Büyük stratejiyi tartışmak dünya yanarken bencil düşüncelere dalmak olur. Bu yüzden büyük strateji olmadan hareket etme zamanı geldi.

 

Güç Sorunları

 

Başarılı bir büyük strateji küresel güç dağılımının doğru bir algısına dayanmalı. Bir düşmanı fazla abartan veya bir tehdidi hafife alan bir strateji bu dünyada uzun süre kalamaz çünkü ters tepecek siyasa tercihlerini tetikler. Gerçekten de birçok kimsenin son on yılda ABD’nin liberal uluslararasıcı stratejisine saldırmasının bir nedeni Çin’in yükselişini öngöremediğine inanmalarıdır.

 

Küresel siyasette güç artık eskisi gibi değil. Devletlerin güç icra etme kabiliyetleri, gücü icra etme yolları, gücü tahsis ettikleri amaçları ve kimin güce sahip olduğu kökten değişti. Sonuç; kutupsuz ve düzensiz bir dünyanın doğuşu oldu. Bu da büyük stratejilerin işe yaradığı bir dünya değil.

 

Elbette birçok şey aynı kaldı. İnsanlar hâlâ kimliklerini büyük oranda ulusal aidiyet üzerinden tanımlıyor. Ülkeler hâlâ elzem kaynakları kontrol etme ve hayati deniz rotalarına erişim kazanmaya çalışıp toprak ve bölgesel nüfuz için çarpışıyor. Hâlâ servet, nüfuz, güvenlik, prestij ve otonomilerini artırmak istiyorlar. Ancak toprak kazanmak artık eskisi kadar önemsenmiyor. Günümüzün büyük güçleri her şeyden çok iki şeyi yapmaya azimli görünüyor: Zenginleşmek ve yıkıcı askeri çekişmelerden kaçınmak. Devletlerin bilgiye dayalı ekonomiler inşa edip teknolojik inovasyon ve küresel ağlara bağlanmakla uluslararası güç ve prestij basamaklarını tırmanabileceğinin farkındalar.

 

Aynı zamanda güç ise inşa etme, imkân tanıma, onarma ve yapmadan çok bozma, engelleme, veto etme ve yıkmakla özdeşleşiyor.

 

Mesela Çin’in ABD güçlerinin Batı Pasifik’te operasyon düzenleme risklerini artırma hedefiyle izlediği “erişim engelleme/bölgeden men etme” (A2/AD) kapasitelerini (temelde siber savaş teknikleri ve uydu tahrip silahları) düşünelim. İran’ın da Fars Körfezi’nde bölgeyi ABD Donanmasının erişimine kapatmak amacıyla denizaltılar, gemisavar füzeler ve sofistike mayınlar kullanarak aynı şeyi yapmaya çalıştığına inanılıyor.

 

Gücün yapıcı amaçlarla kullanılması giderek bir alandan başka alana kaydırılamayan, konuya özel hâle geliyor. Ordu artık nadiren ulusal hedeflere ulaşıyor veya sorun çözüyor; müdahaleler genellikle kötü durumları daha da kötüleştiriyor. Birinci ile İkinci Körfez Savaşları’nın sonuçları arasındaki derin uçurum bu durumu gözler önüne seriyor. Güç artık eskisi kadar başka alanlara tahsis edilebilir değil. O yüzden mesela Trump yönetiminin güvenlik ve istihbarat işbirliğini yeniden müzakere edilen ticaret anlaşmalarında kullanma çabaları yüzüstü çakıldı.

 

Son olarak gücün uluslararası sistem boyunca dağılması kutupsuz bir dünya yaratıyor. Birçok kişi dünyanın çok kutupluluğa (veya çok kutuplu düzende iki kutupluluğa) döndüğünü söylemek için Çin’in ve diğer rakiplerin yükselişine işaret ediyor ama bu görüş sürmekte olan tektonik kaymaları hafife alıyor. Uluslararası ilişkiler artık bir, iki, hatta birçok büyük gücün hâkimiyetinde olmayacak. Çünkü ekonomik ve askeri güç artık eskisi kadar kusursuzca nüfuz yaratamıyor; tepedeki aslanların dişleri köreldi. Zayıf ve kudretli aynı felci geçiriyor ve aynı hareket serbestisine sahip. Dahası yerel milislerden sivil toplum örgütlerine ve büyük şirketlere kadar yeni aktörlerin her biri çeşitli güç türlerini elinde bulundurup kullanıyor, giderek devletlerle daha çok rekabet ediyor. BM’de temsil edilen görece az sayıdaki devlet kendi sınırları içerisinde güç tekeli iddiasında bulunabiliyor. Devlet dışı silahlı aktörler artık küçük oyuncular değil. Etnik gruplar, savaş baronları, genç çeteleri, teröristler, milisler, isyancılar ve ulusaşırı suç örgütleri dünya çapında gücü yeniden tanımlıyor.

 

Güçteki bu değişimler entropi damgalı bir dünya üretiyor. Düzinelerce güç merkezinin bulunduğu bir dünyada dolaşım ve kontrol aşırı zorlaşacak. Yeni küresel düzensizlikte devasa ekonomi ve ordulara sahip ülkeler bile kendi isteklerini başkalarına yaptıramayabilir. Askeri ve siyasi anlamda ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, modern devletlerin hâkimiyet dışında kalan veya çevrimiçi alanlarda büyüyen silahlı gruplara nüfuz etmesi özünde imkânsız. Bu aktörler tehdit edilip yıkılacak açık bir hedef sunmadığı gibi birçoğu hilafet veya kendilerine ait ayrı devlet kurma gibi müzakereye açık olmayan amaçlar peşinde koşuyor. Daha kötüsü ise birçoğu için şiddet bir toplumsal kaynaşma kaynağı.

 

Geleneksel gücün artık eskisi gibi nüfuz satın alamamasıyla küresel düzen ve işbirliği de pek kalmayacak. Uluslararası ilişkiler giderek daha çok dağınık, olay bazlı düzenlemelerden oluşacak. Tehlike ateşten, büyük güçler arası savaşlar veya insan hakları, fikri mülkiyet ya da kur manipülasyonu üzerinden hararetli karşılaşmalardan gelmiyor. Bunun yerine tehlikenin kaynağı buz tutmuş jeopolitik, para, ticaret veya çevre konularıdır. Savaşın devasa maliyetlerine bakıldığında ihtilaflarını müzakere masasında çözemeyen büyük güçler artık bunları savaş alanında çözme seçeneğine sahip değiller; tabiî rasyonellerse. Siyasi düzenlemeler hayata geçtiğinde ise ömürleri kısa olacak. Kuşları gütmek veya balıkları eğitmek gibi bu çözümler gecikmeden sonra tekrar biçim kazanmak üzere şekil kaybetmeyi vaat ediyor.

 

Büyük strateji entropik bir dünyaya uyumlu değil. Büyük strateji merkezli düşünüş doğrusaldır. Günümüz dünyası ise iki nokta arasındaki en kestirme yolun düz bir çizgi olmadığı kompleks bir etkileşim ortamı. Düzensiz, dağınık ve akışkan bir alan tam da büyük stratejinin varsayılan faziletini, uzun vadede pratik, dayanıklı ve tutarlı bir plan olmasını kaale almayan ortamdır. Böylesi bir çevrede başarıyla hareket etmek için aktörlerin sürekli strateji değiştirmesi gerekir.

 

Bölünmüş Bir Millet

 

Sürdürülebilir bir büyük stratejinin ayrıca kilit siyasi unsurlar arasında ortak bir dünya görüşüne dayanması gerekir. Her yeni hükümet kökten farklı küresel zorluk ve fırsatlar anlayışıyla göreve başlarsa hiçbir strateji uzun ömürlü olmaz. Her hükümet öncekinin politikalarını yırtıp atarak büyük strateji fikrinin kendisini parçalayacak. Çevreleme stratejisi kalıcı olmuştu, çünkü Harry Truman’dan Ronald Reagan’a tüm Amerikan başkanları onun altında yatan küresel ilişkiler vizyonuna büyük ölçüde bağlı kalmıştı.

 

Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama liberal uluslararasıcılığın farklı çeşitlerini benimsedi.

 

Artık böyle bir mutabakat yok. Son yarım asırda Batı genelinde siyaset bilimci Benedict Anderson’ın tabiriyle, her biri ortak bir anlatı etrafında birleşmiş “hayali cemaatler” olan ulusların erdemler, hatta gerçekliği konusunda şüphecilik yükseliyor. Bu şüphecilik iyi bir yerden, hâkim anlatıların baskıcı olabileceği, çoğunlukla güçlünün çıkar ve deneyimlerini yansıtıp dışlanmış toplulukların seslerini kıstığına dair artan bir farkındalıktan başlamıştı. Vietnam Savaşı’nın söndüğü 1970’lerin başından başlayarak çok-kültürcülük en azından Amerika’da hüküm sürmeye başladı. Bu kavram sadece çeşitliliği adil ve kapsayıcı bir şekilde idare etme stratejisi olmaktan öte toplumların bir tür ortak kimlik köküne sahip olması gerektiğine giderek daha çok duyulan şüphe üzerine kuruluydu.

 

Bu kültürel devrimin belirli etnik ve ırksal mirasları kutlamak üzere ayrılan hafta ve ay sayısındaki patlama gibi bazı etkileri çoğu Amerikalıya masum, hatta iyi bir şey gibi geliyor. Ama bir sonuç özellikle sorunlu. Bugün Amerikalıların ortak bir milli anlatısı yok. Artık çok az insanın asimilasyoncu “eritme potası” kavramından bahsetmesinin iyi bir nedeni var. Tarihçi Jill Lepore’un  2019’da bu dergide şikâyet ettiği gibi, tarihçiler on yıllar önce millet hakkında yazmayı bıraktı. Bu başkanlık kampanyası döneminde herhangi bir Demokrat tartışmasına bakarsanız liberal soldaki Amerikalı siyasetçilerin Amerikan milliyetçiliği retoriğinden ne kadar rahatsız olduğunu görürsünüz.

 

Ancak milliyetçilik insanların dünyalarını algılayacakları ortak bir anlatı arzusu gibi dayanıklı bir kuvvet olduğunu gösterdi. ABD’deki kültürel muhafazakârlar bu cevheri uzun süredir kazıyordu. Akademisyen E. D. Hirsch, Jr.’ın “her Amerikalının bilmesi gereken” isim, olay ve eserlerin listesini çıkarmaya çalışan The Dictionary of Cultural Literacy gibi kitaplarda görülen bir kültür çekirdeği tanımlamak istediler. İki dilli eğitime savaş açıp on yıllarca süren ve Amerikan eyaletlerinin yarısından fazlasında  başarılı olan İngilizcenin resmî dil olarak tanınması kampanyasına öncülük ettiler. Yeni göçmenlerin ulusal öğretiyi benimsemeyi reddetmesini suçlayarak ABD’nin çok kötüye gittiğini öne sürdüler. Liberaller Amerikan istisnacılığı konusunda bocaladı. Nitekim 2009’da Obama  “Britanyalılar Britanya istisnacılığına, Yunanlar Yunan istisnacılığına nasıl inanıyorsa ben de Amerikan istisnacılığına öyle inanıyorum.” açıklamasında bulundu. Aksine muhafazakârlar ise ona yaslandı. Demokratların aksine Trump milliyetçi bir dili, her ne kadar ülkenin yarısını dışlayacak şekilde de olsa çok rahat kullanıyor.

 

Parçalı ulusal anlatının kurbanlarından biri de büyük strateji oldu. Büyük strateji küresel siyasetin ana aktörlerini belirleyen, bu aktörlerin ne yaptığına ve yapacağına dair bir hikâye anlatan ve olayların gerçekleşeceği küresel zemini tasvir eden bir güvenlik anlatısıdır. Çatışan büyük stratejiler üzerindeki tartışmalar genel olarak bu anlatı unsurlarından bir veya daha fazlası üzerine döner. Mesela dünya ile derin bağlar kurmaktan yana olanlar Amerika ile dünyanın güvenliğinin ayrılmaz olduğuna, (bağları) kısıtlama çağrısında bulunanlar ise tersine inanıyor. Ortak ulusal anlatının sunduğu retorik ögelerin yokluğunda farklı muhataplarda yankı uyandırabilen bir büyük strateji tasarlamak imkânsızlaşır. Belirli bir stratejiyi çeşitli siyasa alanlarına uygulayıp bu stratejiyi zaman içinde sürdürmek zorlaşır.

 

ABD’deki anlatı bölünmesinin bir tezahürü Amerikan siyasetini tanımlamaya başlayan ve sadece gündemdeki iç konulara mahsus olmayan keskin kutuplaşmadır. Geniş bir dış politika soruları düzleminde (iklim değişikliği, terörle mücadele, göç, Ortadoğu, güç kullanımı) Amerikalılar parti çizgileri etrafında bölünmüş durumda. Bu da büyük strateji tartışmaları yürütülebilecek faydalı bir ortam değil. En başta uzman görüşünün işlevinin içini boşaltıyor. Siyaset bilimciler Çin’in kur manipülasyonuna verilecek tepki gibi halkın henüz kutuplaşmadığı konular hakkındaki kamuoyunun uzman mutabakatı tarafından değişebileceğini gösteriyor. Ancak iklim değişikliğinde olduğu gibi halk zaten partilere göre bölünmüşse, kutuplaşma elit mutabakatını işe yaramamanın ötesinde kötüleştiriyor. Parti eğilimli olmayan kaynaklardan gelen uzman görüşleri partizanların mevcut inançlarına daha sıkı sarılmasından başka bir işe yaramıyor.

 

Siyasi kutuplaşma öğrenmeyi zorlaştırıyor. Büyük stratejinin gelişmesi için neyin niye başarısız olduğu konusunda bir uzlaşı olmalı. Kutuplaşmış bir siyasi ortamda sorumlu tutulmaktan korkan taraf iş işten geçene kadar politikasının başarısız olduğu önermesini kabul etmeyecektir. Mesela Cumhuriyetçiler ABD’nin barışı kaybettiği kesinleştikten yıllar sonra bile Irak Savaşı’nın zafer olduğunda ısrarcı oldu. Partizanlar liderlerini desteklemek için gerçekleri kendi argümanlarına uydurmak için bükme konusunda inatçı bir eğilime sahip. Böylece dış politika tartışmasını normal şartlarda tartışmanın çerçevesini oluşturan üzerinde uzlaşılmış gerçeklerden mahrum bırakırlar.

 

En önemlisi de kutuplaşma hiçbir partinin büyük stratejisinin ancak o parti yürütme organlarını elinde bulundurduğu sürece devam edeceği anlamına geliyor. Kongre ve mahkemeler, başkana ulusal güvenlik anlatısının oluşturulmasında neredeyse tekel yetkisi verdiğinden tek bir başkan ülkenin büyük stratejisini temelinden değiştirebilir. Diğer partiden çıkan bir sonraki başkan da aynısını yapabilir.

 

Halk-Uzman Karşıtlığı

 

Büyük strateji politika yapıcılarının zamanla gidişatı düzeltmesine yardımcı olmak için sağlam kurumlarca desteklenen güçlü bir fikir pazarı gerektirir. Dayanıklı bir büyük strateji bile stratejik çevrede yaşanan değişimlere ayak uydurabilmeli. İyi düşülmüş stratejiler bile tersine çevrilmesi gereken politika hatalarına neden olacaktır. ABD Soğuk Savaş döneminde bir dizi dış politika hatası yaptı ama müesses nizam ile muhalifleri ve yürütme organı ile Kongre arasındaki gelgitler günün sonunda Amerikan aktivizminin en kötü aşırılıklarını dizginleyip kısıtlamanın fazla benimsenmesini önledi.

 

Son yarım asırda bir zamanlar istikrarlı olan otorite yapıları aşındı ve Amerikan halkı federal hükümet, basın ve diğer tüm büyük kamu kurumlarına giderek daha şüpheci yaklaşmaya başladı. Amerikalıların güven sorunu dış politika elitine de uzanıyor ve bu anlamda onları suçlamak zor. ABD dış politika elitleri Afganistan, Irak ve Libya’da askeri güç kullanılmasını büyük ölçüde destekledi  ki, bu müdahalelerin hiçbirine başarı denemez. Geçen yıl Washington Post  tarafından yayımlanan “Afganistan Belgeleri” adlı resmî belge koleksiyonu geçen yıl Afganistan’daki savaşın gidişatı konusunda on yıldır sivil ve askeri yetkililerin halka yalan söylediğini açığa çıkardı. 2008 mali krizi ve Arap Baharı dış politika elitlerini hazırlıksız yakaladı. Uzmanlara sağlıklı bir düzeyde şüphe duymanın kaçınılmaz olduğu açık.

 

Ancak aşırı şüphecilik aşındırıcı olabilir. Dış politika uzmanlığının kıymetinden şüphe yaratmak sağlıklı fikir pazarının büyük stratejiye katkı yapmasını engeller. Gazeteci Chris Hayes’in Twilight of the Elites kitabında uyardığı gibi, “Uzmanlar bir bütün olarak gözden düşürülürse sonu gelmez sahtekarlıklarla karşı karşıya kalırız.” Dahası yeni başlayanlar kendi argümanlarını kısmen mevcut büyük strateji mutabakatını yererek öne çıkarıyor. Geçmişin başarısız dış politikaları hakkındaki anlatıları istismar ederek kendilerinin daha kötüsünü yapmayacağını iddia ediyorlar. 2006’da bir mitingde Trump’ın seçmenlerine  dediği gibi “Uzmanlar berbat. “Donald Trump’ın dış politika danışmanına ihtiyacı var.” diyorlar. “Şimdi yaptığımızdan daha kötü olabilir miydi?”

 

Uzmanlığa saygının ölmesi yirmi birinci yüzyılın en büyük siyasi hikâyesinin, Batı genelinde sağ popülist milliyetçiliğin anaakım siyasette yükselişinin unsurlarından sadece biri. Bu gelip geçici bir hareket değil, çünkü kökleri kısmen ekonomik çöküntüde ama daha çok olmasa bile en az o kadar önemli kültürel reaksiyon siyasetinde bulunuyor. Ve popülizm büyük stratejiyi değersiz kılıyor.

 

Popülizmin tüm biçimlerinin merkezinde siyasetin basit bir imajı yatıyor. Popülist lider ahlaken saf bir halkın varlığını öne sürüp yozlaşmış elitlerin karşısına koyarak sadece kendisinin halkın iradesini bildiğini iddia eder. Popülist siyaset o yüzden otoriteryenizme meyillidir. Güya yozlaşmış elit ve kurumları bir kenara atmakla popülist lider önüne çıkan tüm güçleri zayıflatmış olur. Sözünü doğrudan halka söyleyen popülist lider kendilerini tüm siyasi süreçlerin yapabileceğinden daha iyi temsil ettiğini savunur. Eleştirenler düşman, anayasal sınırlar demokrasinin önünde engel ve çoğunluğun zorbalığı günah değil fazilet hâline gelir.

 

Popülizm büyük stratejiyi barındırmaz. Birincisi, popülizm iç bölünmeleri vurgular. Özü gereği kutuplaştırıcı olduğu için halis saydığı halkın alanını daraltır ki, toprak ve hukuka dayalı millet kavramı içinde birlik yaşanamaz. İkincisi, popülist siyasetçiler düzenli olarak halkı düşmanlar karşısında haklı öfke etrafında toplar. Hararetli retorik baskınsa günün krizine verilen duygusal tepkiler rasyonel stratejinin önünü alma riski doğurur. Strateji esnekliğini kaybeder, çünkü liderler hakaret ve intikam ikliminde uzlaşmacı taktikler izlemekte sorun yaşar. Son olarak popülizm otoriteyi karizmatik liderde toplar. Oynak yöneticiler karşısında denge oluşturup uçuk kararları engelleyebilecek bürokratlar ve kurumların gücünü azaltır. Bu yüzden popülist bir rejimde politika liderin (ideolojik bağlılıkları yahut heveslerinin) bir yansımasıdır. Popülist lider büyük stratejiye benzer bir şey izlese bile bu onun iktidarından sonrasına kalmaz.

 

Büyük Stratejiyi Gömmeye Geldik

 

Büyük strateji öldü. Kutupsuz küresel siyasetin radikal belirsizliği onu daha az faydalı hatta tehlikeli yapıyor. ABD’nin günümüzün küresel sorunlarına verdiği karşılıkları toparlamaya yardımcı olsaydı bile, giderek bölünen bir iç siyaset anlamlı ve tutarlı bir büyük stratejiyi uygulamayı zorlaştırdı. Uzmanlara duyulan yaygın güvensizlik tarihi dersler ve ileriye dönük stratejiler üzerine anlamlı tartışmaları aşındırdı. Popülizm stratejiyi şiddetli sallanmalardan koruyan kurumsal fren ve denge mekanizmalarının içini boşalttı.

 

Fakat ülkenin strateji düşünürleri büyük stratejinin yasını tutmanın ilk aşamalarında kaldı. Çatışan strateji seçenekleri üzerindeki hararetli tartışma birçoğunun hâlâ inkâr aşamasında olduğunu gösteriyor. Stratejik düşünce eksikliği için Trump yönetimine yöneltilen kızgınlık birçoğunun da öfkede takılı kaldığını ima ediyor. Biz kendi aramızda büyük stratejinin ölümünü kutlamak mı yoksa ona ağlamak mı gerektiği konusunda farklı düşünsek de yas sürecinin son aşaması olan ‘kabullenmeye’ geçmenin tam zamanı olduğunda hemfikiriz.

 

Büyük strateji olmadan ilerlemek iki ilkeyi benimsemeyi gerektirir: Ademimerkeziyet ve ağır adımlarla ilerleme. Oldukça belirsiz koşullar merkezi olmayan ama karşılıklı koordine edilen karar alma ağlarına ihtiyaç doğuruyor. İş dünyası yöneticilerin her kararı kontrol etmenin cazibesine direnmesi gerektiğini öğrenerek onun yerine tercihlerin ortaya çıktığı ortamı şekillendirerek inovasyona nasıl yön verileceğini anladı. Akıllı şirketler yetki ve sorumluluğu bölüştürerek çalışanlarını sorunlara takım çalışmasıyla yaklaşmaya teşvik edip görev ve sorumluluk vermede resmî olmayan bir yaklaşım benimsedi. Hükümetler de dış politika mekanizmalarını aynı şekilde düzenlemeli. Sorunlu noktaları ve yeni problemleri daha iyi ele almaya ve kriz ilerlemeden krizi çözmeye giden yol bölgesel bilgiyi takdir edip uzman görüşüne güvenmekten geçer.

 

Örgütsel değişim tabandan yukarıya gidişin faziletlerini önemsemeye doğru kültürel bir değişimle el ele gitmeli. Büyük strateji merkezdeki dikkatli planlamanın en iyi sonuçları doğurduğunu savlar. Aşırı esnekliğin maliyetlerinin aşırı sert olmanın maliyetlerinden ağır olduğunu varsayar. Ama değişimin hızlı ve tahmin edilemez bir şekilde gerçekleştiği bir dönemde bu makul değil. Ağır ilerleme daha güvenli. Tüm yumurtalarınızı bir kefeye koymanızı gerektirmez. Bir hamlede zafer kazandırmaz ama korkunç kayıplardan kaçınmayı sağlar. Değişen koşullara hızlı uyum sağlamaya imkân tanır. Pratikte bu sorumluluğun Washington’dan hareket alanı komutanlarına, özel temsilcilere ve konunun uzmanlarına devretmek demek. Başka bir deyişle, bu karar alma sürecini giderek daha fazla Beyaz Saray’da toplayan eski yönetimlerin yaptığının tam tersi bir yoldur.

 

Hevesli ulusal güvenlik danışmanları bir sonraki George Kennan olma payesi için yarışmayı bırakmalı. Yakın gelecek için çevrelemeye kalıcı bir halef tasarlamak ne önemlidir ne de mümkün. ABD dış politika performansını iyileştirmekse tam tersi. ABD dış politikasının yakın kayıtlarına bakıldığında bu hiç de fena olmayacak.

 

Bu yazı 13 Nisan 2020 tarihinde Foreign Affairs sitesinde yayımlanmış olup, Mustafa Kaymaz tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.