Cezasızlık, Linç Kültürü ve Provokasyon

Konya’daki saldırı, sosyal medyada önce mülteciler, ardından orman yangınları üzerinden kamplaşmanın en üst perdede yaşandığı günlere denk geldi. Her gün başka bir konu üzerinden yürütülen düşmanlaştırma siyaseti sokağa öfke olarak yansıyor. Devlet sadece cenaze-taziye işlemlerindeki içtenlik ve iyi uygulamayla değil vatandaşların yaşam hakkının korunmasıyla da mükellef.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

“Sıradan Anlaşmazlıklar Üzerinden Etnik Provokasyon”. Yeni Şafak Gazetesi son günlerde yaşanan ırkçı saldırılara karşı etkin soruşturma isteyen baroları hedef gösterirken üst başlık olarak bu cümleyi kullanmıştı. ‘Sıradan anlaşmazlık’ olarak lanse edilen olaylardan Meram’da yaşanan saldırının mağduru ve ne yazık ki sonradan kurbanı olan Yaşar Dedeoğulları, 12 Temmuz’da Rudaw’a yaptığı açıklamada, “yıllardır onlardan duyduğumuz en iyi söz, ‘sizi burada yaşatmayacağız’ sözleri” demişti.

 

Meram’ın yanı sıra Afyon ve başka illerde de yaşanan olaylarla ilgili 15 baro tarafından yapılan ortak açıklamada, saldırıların  adli olay ve münferit gibi görülmemesi gerektiğinin altı çizilerek, “Şiddet dili ve politikalarına eklenen ayrımcı uygulamalar, Kürt kimliğine ve diline yönelik saldırılar, saldırılar karşında kolluk güçlerinin güvenlik önlemleri hususunda zafiyet göstermesi ve etkin yargısal faaliyette bulunulmaması bu sonuçların ortaya çıkmasının başlıca nedenleri arasında görülebilir. Şiddet ve kutuplaştırıcı dilin kullanılması, bu yönlü ırkçı saldırıların oluşumunda etki etmektedir. Son yıllarda siyasi erklerin kullandığı ayrımcı dil, toplumda telafisi olmayan olaylara zemin sunmaktadır.” saptamasında bulunulmuştu.

 

Ailenin avukatı Abdurrahman Karabulut 22 Temmuz’da verdiği demeçte; “Bir arazi kavgasına 60 kişi gelmez, Konya’da organize saldırı yaşandı” diyerek gerçeğin kabulünün önemine işaret ediyordu. Saldırganların bir ay içinde tahliye edilmesinin yeni saldırıların önünü açabileceği uyarısında da bulunan Karabulut, “Çünkü ‘ben ne yaparsam yapayım bırakılacağım’ diye düşündüğü için çok rahat saldırıyor, öldürüyor. Hatta jandarmadan güç alarak yanı başında yapıyor. Bu tür saldırılar yargının ağır cezalar vermesiyle önlenir” demişti.

 

Ve ne yazık ki hem avukatın hem de baroların işaret ettiği gibi oldu. Katliam göstere göstere geldi. Dedeoğulları ailesinden 7 kişi öldürüldü. Konya Valiliği’nin, emniyet ve hukuk mekanizmalarının saldırılar sürerken ki inkâr tavrı, katliam sonrasında da devam ediyor. Ailenin eski açıklamaları gün boyu sosyal medyada dönerken yetkili ağızlar ve hükümete yakın medya ‘kedi anlaşmazlığı’, ‘arazi kavgası’ olarak gündemleştirme çabasındaydı.  Başlatılan soruşturmanın nasıl sonuçlanacağı, başsavcılık ve bakanlar tarafından açıklanan hükümlerle ortaya çıktı.

 

Sıradan Anlaşmazlıklarla Irkçı Tavırlar Arasındaki Mesafe Kimi Durumda Çok Değil

 

Medyanın ve hükümet temsilcilerinin tutumu, basit anlaşmazlıkların ırkçılıkla sonuçlanmayacağı tezine dayanıyor.  Oysa gündelik hayatın ‘sıradan anlaşılmazlıklarıyla’ ırkçı, düşmanlaştırıcı toplumsal tavırlar arasında öyle uzak bir mesafe olmadığını yıllardır birçok örnekte görüyoruz. Kübler-Ross’un yasla baş etmede; sıraladığı beş durumdan (inkar, öfke, müzakere, bunalım, kabullenme) ilk ikisi ırkçılık tezahürleriyle çok ortaklaşıyor. ‘Öteki’ne duyulan öfke, adalet, eşit yurttaşlık ve barış mekanizmalarının toplumsallaşmadığı durumlarda; hiyerarşik konumlanmalarla ırkçı saldırılara dönüşüyor.  Mültecilere, mevsimlik tarım işçilerine yönelen saldırılar bunun tipik örneği ve her geçen gün artıyor. İnkâr veya olayları görünmez kılma; sorunu çözmediği gibi kangrenleştiriyor.

 

Konya’daki saldırı, sosyal medyada önce mülteciler, ardından orman yangınları üzerinden kamplaşmanın en üst perdede yaşandığı günlere denk geldi. Yangınlarla ilgili teknik açıklama yapanların linç edildiği, terör örgütleriyle ilişkilendirildiği, ‘bizim gibi söyle’ dayatmacılığının tavan yaptığı bu tutum ilk değildi ve ne yazık ki son da olmayacak.

 

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri meselelerin başta devleti yönetenler tarafından konuşulamaz hale getirilmesi ve elma-armut karşılaştırmalarıyla yürütülmesi. Eleştirinin hainlik olarak yaftalandığı, tüm olumsuzluklarının başkalarından (dış güçler, iç güçler, skala geniş) kaynaklandığı ve böylece hiç sorumlu tutulmamanın sağladığı bir konfor alanı içindeler. Yaşanan sorunlarla ilgili toplumda oluşan rahatsızlıkları sosyal medyadan infografik yayınlayarak, devlet imkanlarıyla sosyal medya kampanyaları örgütleyerek, çay dağıtarak, özel uçaklı, konvoylu ziyaretlerle çözdüklerini varsayıyorlar.

 

Her gün başka bir konu üzerinden yürütülen bu düşmanlaştırma siyaseti sokağa öfke olarak yansıyor. Meram’da yaşananlar ‘arazi kavgası’ olarak geçiştirilse de orman yangınını söndürmeye giderken lince uğrayan gençler, Beyoğlu’nda düzenlenen gösteriye katılanların Kasımpaşa sokaklarında uğradığı saldırılar, Manavgat Belediye Başkanı’nın ilçede durumdan kendine vazife çıkarıp sokaklarda vatandaşları taciz edenlerle ilgili açıklamaları en yeni örnekler olarak karşımızda duruyor.

 

 

Sokağa inen öfke sosyal medyada dezarformasyon paylaşımlarının silinmesiyle ortadan kalkmıyor. Bir toplumun millet olması, kriz anlarında provokasyona gelmemesi, devletin onların hukuklarını birbirine karşı korumasıyla mümkün… Adaletin herkes için her koşulda tecelli edeceğini, güçlünün her durumda galip gelmeyeceğini ve yaşanan sorunun müsebbiplerinin veya sorumlularının mutlaka hesap vereceğini vatandaşların bilmesi ve bunu bizzat tecrübe etmesi gerekiyor. Böyle olmadığı durumlarda, saflaştırma, kamplaştırma mühendisliklerinin etkisiyle biriken öfke; linç kültürü olarak karşımıza çıkıyor. Lincin olduğu yerde de artık ‘sıradan’ vaka deyip kenara çekilmek ya da üst perdeden yapılan birlik söylemleri ise işe yaramıyor.

 

Tanıl Bora lincin niye ‘sıradan anlaşmazlık’ olarak geçiştirilemeyeceğini şöyle açıklıyor:

 

Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Lincin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitiriyor demektir.

Yetkililerin engin hoşgörüsü, linç güruhlarına fevkalâde geniş bir “tahrik olma hakkı” bahşedilmesi, kimi zaman bunların yarı-legal milis gruplarıymışçasına hayırhâh muameleye tabi tutulması, Türkiye’de linç ‘olgusunun’ son derece önemli bir veçhesini oluşturuyor. Lincin, meşrulaşma demeyeceksek, olağanlaşmasının belki de temel sebebi budur.

Radikal siyasal teorinin eleştirel sorgulamasının gösterdikleri, bizi “hukuk devleti” ilkesi ile linç arasındaki mutlak bağdaşmazlığa dikkat çekmekten alıkoymamalı. “Linç hukuku”, hukuksuzluk demektir. “Bazı” insanların hukuktan istisna edilmesi demektir. İnsanların hukuktan istisna edilmesinin, yani haksızlığın, adaletsizliğin doğallaşması, meşrulaşmasıdır.

Hukukun üstünlüğünün, –ki kanunlara riayetle mahdut olmayan bir etik ilkedir–, berhava olması, gücün ve şiddetin keyfîliğine alan açar. Linci “tolere etmek”, Türkiye’de siyasî ve mülkî erkânın sıkça yaptığı gibi mazur göstermek, hukuk devletinin kendini inkârıdır.

 

Hukuk devletinin kendini inkâr etmemesi ve ‘sıradan anlaşmazlıkların’ katliama dönmemesi için cezasızlık kültürüyle mücadele edilmesi gerekiyor. Sadece vatandaşların değil devlet memurlarının da cezasızlık zırhıyla korunmaması… Cezasızlık kavramı, mevzuat ve/veya uygulama nedeniyle soruşturma ya da kovuşturma açılmaması, açıldığı takdirde gerektiği gibi yürütülmemesi, verilirse hükmün adalet ile bağdaşmaması veya infaz edilmemesi olarak tanımlanıyor. Kısa ve öz olarak, mağdur yerine suçluyu gözetmek olarak yorumlanabilir.

 

Konya’daki durum tam da böyle. Çünkü ‘koruma kararı’ alınan bir aile yok edildi ve soruşturmanın daha ilk gününde ‘sıradan anlaşmazlıklar’ vurgusuyla, yetkili makamların ailenin korunmasındaki sorumluluğu yok edildi. Bu tutum benzer örneklikler için de ‘linç’ yanlılarına alan açılması demek. Baro ve sivil toplum kuruluşları da yıllardır buna dikkat çekmeye çalışırken hedef gösterildiklerini dün Diyarbakır’da bir kez daha dile getirdiler:

 

Bu uyarılara rağmen ısrarlı bir şekilde yaşanan bu vahim hadiseler gerek mülki amirler gerekse adli makamlarca münferit birer adli vaka olarak görülmeye/gösterilmeye çalışılmış ve bütün resmî açıklamalarda bu yönde yapılmıştır. Yaşanan nefret söylemli ve ırkçı saldırıların salt adli vakalar olarak gösterilmesini eleştiren, yaşanacak daha vahim olaylara dair kaygı paylaşan, alınması gereken tedbir ve önlemleri hatırlatan ve etkin bir soruşturma talebinde ısrarcı olan STK’ların bu talepleri her defasında görmezden gelinmiş ve hatta STK’lar hedef haline getirilmiştir.

 

STK’lar’ın taleplerinde bir arada yaşama kültürünü zedeleyen politikalardan ve söylemlerden kaçınılması, etkin soruşturma ve cezasızlık uygulamasından vazgeçilmesi talepleri yer alıyor. Bunlar sağlandığı zaman ‘sıradan anlaşmazlıklar’ gündelik hayat içinde çözümlenebilir.

 

Bir kez daha tekrarlamak gerekiyor ki; kriz anında birlik beraberlik söyleminin etkili olabilmesi için, normal zamanda yurttaş arasına barikat döşememek ve yurttaşlar arasında oluşan barikatları ise adalet mekanizmalarıyla ortadan kaldırmış olmak gerekiyor. Devlet sadece cenaze-taziye işlemlerindeki içtenlik ve iyi uygulamayla değil vatandaşların yaşam hakkının korunmasıyla mükellef…

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.