CHP’nin 15 Temmuz Algısı

Sağ, milliyetçi, muhafazakar partilere oy veren ortalama seçmen kadar, CHP seçmenlerinin de 15 Temmuz darbe girişimine karşı olduklarından, demokrasinin olmazsa olmazının sandık olduğunun bilincinde olduklarından şüphe etmemek gerekir. Sorun; özellikle iktidar elitlerinin popülist, pragmatik oy kaygılarıyla 15 Temmuz’a dair oluşmuş olan mutabakatı, mutabakat yitimine dönüştürme konusundaki kimi yaklaşımlarıdır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Yeni bir siyasi rejim ve ulus inşa edici aktör olarak CHP, Türkiye’de devlet-toplum, askeri otorite-sivil otorite ilişkileri, hatta darbeler sözkonusu olduğunda, ağırlıklı olarak Türkiye sağı tarafından günah keçisi ilan edilmiş bir politik-sosyolojik aygıt olarak dikkat çekmektedir. Bu kesime göre, 27 Mayıs’ta orduyu göreve çağıran, 12 Mart’ta demokrasiyi askıya aldırtan, 12 Eylül’de askeri kışlasından çıkartan, 28 Şubat’taki Post-modern darbe için çığırtkanlık yapan da CHP ve zihniyetidir. Buna bağlı olarak, CHP’nin iktidara ulaşma metodolojisinde sandıktan ziyade, anti-demokratik, vesayetçi kurumlarla işbirliği, sandıktan çıkan sonuca rıza gösterme yerine onlarla şartlar hazır olduğunda yan yana gelme tercihinin baskın olduğu yönünde algı oluşturulmaktadır.

 

Bu bakış açısı Türkiye’nin ortalama bir sağ partisinde en tepedeki liderinden, tabandaki sade seçmene kadar uzanan organizasyonel silsile içinde neredeyse kök salmış bir algıya dönüşmüş, partilerin seçmen, taraftarları için aynı algı politik sosyalizasyon süreçlerinde adeta muteber bir vesayetçilik öyküsü işlevi üstlenmiştir. Çok partili dönemde gerçekleşen çeşitli darbelere dair CHP’nin kendisini konumlandırma biçiminin tek tip olduğunu ifade etmek güç.

 

Darbe Dönemlerinde CHP’nin Yaklaşımı

 

Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasında, bu dönem modernleşme hareketlerinde siyasi elitleriyle birlikte öncü rol oynayan CHP’nin DP iktidarını deviren 27 Mayıs darbesine bakışıyla 12 Mart ve 12 Eylül’e yaklaşımı, 28 Şubat Post-modern darbesi ile 27 Nisan E-muhtırasını değerlendirmesinde konjonktüre ve koşullara bağlı olarak farklılıklar olduğu gibi, CHP’yi kurumsal kimliğiyle bu darbelerin hazırlayıcısı veya sorumlularından olduğunu iddia etmenin bilimsel bir gerçekliği yoktur.

 

Geleneğindeki “halka rağmen halk için” özdeyişiyle takdim edilen partinin modernleşme anlayışındaki kimi korumacı unsurlar 1960’lardan 2000’lere Cumhuriyet rejimini koruma refleksiyle CHP’nin kimi elitlerini zaman zaman anti-demokratik çözüm arayışında olanlarla yanyana, hatta içiçe geçirse de, bunu topyekün partiye maletmenin reel politikada karşılığı yoktur. 1960’larda 27 Mayıs darbesiyle arasına mesafe koyamayan CHP’nin 12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül darbesine yaklaşımı ise bir öncekinden farklı olarak özgürlükçü sol partilerin refleksleriyle örtüşmüştür. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine karşı ilkinde parti genel sekreteri, ikincisinde genel başkanı olan Bülent Ecevit’in verdiği mücadeleyi dikkate aldığımızda, bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

 

Siyaset bilimi literatüründe askeri darbe, Anayasalar ile seçim yöntemi, koşulları, işbaşında kalma biçimleri belirlenmiş ve seçmenlerin tercihleri ile gerekli anayasal çoğunluğa ulaşarak demokratik usullerle işbaşına gelen siyasi iktidarların, Anayasa gereği emri altında olması gereken Silahlı Kuvvetler tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak güç, şiddet, silah, psikolojik baskı, telkin yoluyla iktidardan uzaklaştırılmasıdır. Türkiye siyasal hayatında çok partili hayatın başlangıcından günümüze, Silahlı Kuvvetlerin emir komuta hiyerarşisi içinde bu tarife uygun 3 doğrudan (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül), askeri ve sivil devlet erkanı marifetiyle biri dolaylı (28 Şubat), biri elektronik muhtıra şeklinde olan (27 Nisan E-muhtırası), bir de başarısız bir darbe girişimi (15 Temmuz) yaşanmıştır.

 

12 Eylül darbesinin ardından işleyen süreç, askeri rejimin siyasal sistem ve toplumsal yapı üzerinde kurduğu hegemonya, dönemin ekonomi politiği 1990’ların ikinci yarısında toplumsal değişimi hızlandırırken, bunun siyasal sisteme yansımasının en belirgin sonucu; Cumhuriyetin kurucu askeri ve sivil elitlerinin iktidar ortağı dahi görmek istemediği İslamcı sağın önce 94 yerel seçimlerinde Nur Vergin’in ifadesiyle büyük kentleri muhasara ederek belediyelerde iktidara gelmesi, ardından 95 genel seçimiyle iktidar ortağı olmasıdır.

 

Adil Düzen sloganıyla iktidara gelen Refah Partisi’nin yerel ve merkezi iktidardaki kimi uygulamalarının seküler askeri, sivil Cumhuriyet elitlerinde yarattığı kaygı 28 Şubat muhtırasıyla Refah-Yol Koalisyonunu sona erdirirken, aynı dönemde CHP yönetiminde yaşanan lider ve üst yönetim değişimi ile Baykal’lı CHP 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı özgürlükçü sol partiden beklenen refleksi gösterememiştir. Bu dönemin kayıp yıllarının ardından merkez sağ ve merkez solun yaşadığı temsil ve meşruiyet krizleri 3 Kasım 2002 seçiminde AK Parti’yi iktidara taşırken, bu partinin ilk yıllarında askeri, sivil elit ve CHP ile arasında keskin bir ayrışma mevcuttu ki bunun şiddeti AK Parti’nin kapatılması davası, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan E-Muhtırası sürecinde artmıştır.

 

Bir siyasi partinin kimliğine ilişkin değerlendirme yaparken, tüm yapısal unsurları veri alınır. İdeolojisinden parti yönetimine, politikalarına, teşkilat yapılarına, parti içi ilişkilere, elit, taraftar, seçmenlerin değerlerine eğilmeden, o partiye ilişkin sağlıklı bir değerlendirme yapmak güçtür. Bu anlamda CHP’nin 90’ların ikinci yarısından itibaren sandıktan çıkan iktidarlara karşı atanmış asker ve sivil bürokratik elitlerin otoriter/vesayetçi tavırlarına karşı sesini yükseltmemesi, demokrat pozisyon almaması, büyük ölçüde aynı dönemde CHP’nin yapısal özellikleri, parti üst yönetimi, elit ve taraftar/seçmen kitlesinin siyasal değer yönelimleriyle ilgilidir. Kurumsal olarak olmasa dahi, CHP ve CHP’lilerdeki Cumhuriyetin kazanımlarıyla meselesi olan önce Refah Partisi, ardından AK Parti algısı bu partilerin sistemde varolma mücadelelerinde CHP’nin çoğu zaman kayıtsız kalması gibi bir sonuç doğurmuştur.

 

Ne hazindir ki vesayet kurumlarıyla sivil-demokratik aygıtlar arasındaki mücadelede yönünü belirlemede zorlanan 90’ların ve 2000’lerin ilk yıllarındaki CHP’ye benzer biçimde AK Parti de 2010 sonrası benzer yola sapmıştır. Buna karşılık, CHP’de Baykal sonrası, Kılıçdaroğlu liderliğinde tepeden tabana partide demokratik değerleri benimseme, vesayet karşıtlığı anlamında bir zihinsel dönüşüm süreci işlemeye başlayacaktır. Bu dönüşüm toplumsal ve politik olanın neredeyse tümünde kendisini hissettirirken, konumuz bağlamında askeri-sivil vesayete, askeri darbelere bakış, 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi örneğinde belirginleşmektedir.

 

15 Temmuz ve Sonrasında CHP’nin Tavrı

 

15 Temmuz gecesi CHP Parlamenter elitinin diğer üyelerle birlikte TBMM’yi savunması, darbe girişiminin başarısız kalmasının ardından TBMM’de grubu bulunan dört partinin kabul ettiği ortak bildirideki “TBMM Kurtuluş Savaşı’nı yapan, demokratik parlamenter sistemi geliştirmiş, bir milleti yokluk ve yoksulluktan muasır medeniyet seviyesine çıkarmış bir meclistir. Meclisimiz tek yürek, tek vücut olarak darbeye karşı cevabı vermiştir” ifadesi, CHP’nin diğer partiler gibi 15 Temmuz darbe girişimine şiddetle karşı oluşunun yanında,  girişimin ardından iktidarla muhalefet arasında darbe karşıtlığı temelinde yakınlaşma doğmuştur.

 

Nitekim, “Siyasal kutuplaşma nedeniyle geçmişte doğrudan temasları kalmamış liderler bir araya geldi. Başbakan’ın muhalefet liderlerini düzenli bilgilendirdiği gazetelere yansıdı. Ayrıca politikacılarımız birbirlerine açtıkları davaları geri çektiler. 7 Ağustos’ta Yenikapı’da gerçekleştirilen mitinge ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ve üç büyük partinin liderleri birlikte katıldı. Farklı mesajlar verseler de demokrasinin vazgeçilmezliğini ortak bir şekilde vurguladılar. Ayrıca tüm konuşmacılar yeni dönemde işbirliği ve diyaloğun derinleşmesi gereğini belirtti[1]. Bu yakınlaşma kısa bir süre sonra taraflar arasında darbe algısının keskin biçimde farklılaşmasıyla yerini yeniden gerginliğe, kutuplaşmaya bırakmıştır.

 

Darbe girişiminin dördüncü yılında CHP lideri Kılıçdaroğlu 15 Temmuz’u “İki ayrı 15 Temmuz var. Bir, Sarayın 15 Temmuz’u. İki, Halkın 15 Temmuz’u. Halkın 15 Temmuz’unda sokağa çıkan 100 binler var, bedel ödeyenler var. Demokrasi sevdalıları var[2] şeklinde tanımlarken, iktidar ortakları 15 Temmuz’un en büyük destekçisi olarak CHP’yi görmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre “15 Temmuz’un en büyük destekçisi CHP’dir. 15 Temmuz gecesine dair şüphe bulutlarını artık dağıtmalıdır. O gece kimlerle konuştuğunu, kimlerle hangi pazarlıkları  yaptığını öncelikle kendisinin anlatması gerekir[3].

 

Görüldüğü üzere, darbe girişiminin hemen ardından iktidarla muhalefet arasında oluşan mutabakatın nesnelerinden birine dönüşen 15 Temmuz, süreç içinde yerini adeta politik kutuplaşmanın temel nesnesine bırakmıştır. Sözkonusu kutuplaşmaya yol açan dinamiklerle nedenleri CHP’nin 15 Temmuz  (FETÖ/PDY) Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu raporuna yönelik muhalefet şerhinde tarif edilmektedir. Sözkonusu şerh CHP’nin 15 Temmuz’a bakışını tarihsel, kültürel, ekonomi- politik temelde ele alıyor[4]. 15 Temmuz’u “öngörülen, önlenmeyen ve sonuçları kullanılan konrollü darbe” olarak tanımlayan CHP, Türkiye’yi 15 Temmuz’a sürükleyen süreci ve darbe girişiminin ardından özellikle 20 Temmuz’dan itibaren işleyen OHAL sürecinin sonuçlarına atıfta bulunmaktadır.

 

15 Temmuz’a giden süreçte hukuk alanında yapılan düzenlemelerin payının altı çizilen şerhte, yargı eliyle gerçekleştirilen kumpaslardan, kamu bürokrasisinin siyasallaştırılmasından, kadrolaşmadan söz ederek, bunda AK Parti’nin sorumlu olduğu ifade edilirken, darbe girişimin bir anlamda göz göre geldiği, buna karşı gerekli adımların atılmadığı vurgulanmıştır. OHAL sürecindeki uygulamaların siyasi rejimin standartlarını değiştirmesi, hak ve özgürlükler alanının daraltılması ve bunun toplumda yol açtığı sonuçlar, Türkiye demokrasisine, siyasi rejimine olumsuz etkilerinden yola çıkılarak, 15 Temmuz’a ilişkin “öngörülen, önlenmeyen, sonuçları kullanılan, konrollü darbe” tanımlaması konusunda CHP içinde bir fikir birliği olduğundan sözetmek kolay değil.

 

Nitekim, Özgür Özel’e göre, bu darbe girişimi “önlenebilirdi, sonuçlarından yararlanıldı. Ama bu, darbeyi darbe olmaktan çıkarmaz. Bu kanlı bir darbeydi, bazı yerlerde, bazı sözler duyuyoruz, ‘tiyatroydu…, tiyatro miyatro değil bal gibi kanlı bir darbe girişimiydi, rejime, Meclise, ülkeyi yönetenlere, demokrasiye kast ediyordu ve bu ülkenin rejimini değiştirmeye çalışan bir darbe girişimiydi”[5].

 

CHP’de Kılıçdaroğlu ile birlikte başlayan demokratik dönüşüm ve yüzünü topluma, değerlerine dönme süreci partinin toplumsal tabanında demokrasiye dair, her türlü vesayete karşı hassasiyetlerin artmasına aracılık etmiştir. Bugün gelinen noktada parti tabanının AK Parti’ye ve seçilmiş elitlerine karşı oluşmuş belirgin siyasi kutup zıtlığına rağmen, belirtilen hassasiyetleri paylaşma, askeri vesayete karşı çıkma anlamında siyasi değer, tutumlar temelinde bir yakınlığın mevcut olduğunun altını çizmek gerekir. Bu anlamda sağ, milliyetçi, muhafazakar partilere oy veren ortalama seçmen kadar, CHP seçmenlerinin de 15 Temmuz darbe girişimine karşı olduklarından, demokrasinin olmazsa olmazının sandık olduğunun bilincinde olduklarından şüphe etmemek gerekir.

 

Sorun; özellikle iktidar elitlerinin popülist, pragmatik oy kaygılarıyla 15 Temmuz’a dair oluşmuş olan mutabakatı mutabakat yitimine dönüştürme konusundaki kimi yaklaşımlarıdır. Bu strateji sonuçta salt siyasal elitler arasında ayrışma, kutuplaşmaya değil, kitle nezdinde de katı ideolojik particilik nedeniyle kutuplaşmanın pekişmesine yol açmaktadır. Sözkonusu kutuplaşma partilerin kendi toplumsal tabanlarını konsolide eden araçlardan biri olarak işlev görebilir belki, fakat Türkiye demokrasisi açısından darbelere dair oluşacak her mutabakat yitimi, dar koridorda debelenen Türkiye demokrasisinin daha da daralmasına yol açmaktadır. 

 

İktidar elitlerine bu anlamda düşen görev; 15 Temmuz öncesi ve ardından yaptıkları hataları telafi edecek mesailere yönelmeleridir. Bunun da yolu, otoriter/popülist, dışlayıcı siyasal söylem ve uygulamalar yerine, dar koridordan çıkışa hizmet edecek demokratikleşme adımlarını atmaktır. Bu adım atılırken, muhalefet de mutabakatın yeniden tesis edilmesinde üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmelidir.

 

___

[1] Yunus Emre; “Artık Darbeler Başarısız Olmaya Mahkum”, http://www.aljazeera.com.tr/gorus/artik-darbeler-basarisiz-olmaya-mahkum

 

[2] sozcu.com.tr, 14 Temmuz 2020.

 

[3] Aktaran; cumhuriyet.com.tr, 12 Temmuz 2020.

 

[4] Muhalefet şerhi için bkz. https://serdargunes.files.wordpress.com/2017/06/chp_darbe_raporu_chp_2017.pdf

 

[5] internethaber.com, 12 Temmuz 2019.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.