Çocuk Emeği ile Meslek Eğitimi Arasına Sıkışan Bir Model: MESEM
Çocuk emeğinin istismarı üzerinden kurulan hiçbir düzen sürdürülebilir değildir. MESEM gerçeği, eğitim ve üretim ile sömürü arasındaki çizginin yeniden ve acilen çizilmesini zorunlu kılıyor.
Türkiye’de mesleki eğitim uzun süredir iki temel vaadin taşıyıcısı olarak sunuluyor: Gençleri erken yaşta üretimle buluşturmak ve iş gücü piyasasının ihtiyaç duyduğu nitelikli ara eleman (artık ‘aranan eleman’ da denilen) insan kaynağını yetiştirmek. Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ve dengi liseler de bu çerçevenin en görünür mekanizmaları.
Teoride oldukça güçlü bir modelden söz ediyoruz. Bu modelin öne çıkan özellikleri Okul ile iş yeri arasında bağ kurulması ve iki yapı arasındaki sürecin eş zamanlı olarak yönetilmesi ve öğrencinin yalnızca akademik değil aynı zamanda pratik becerilerle de donatılması. Bu yönüyle MESEM, eksikleri giderilerek doğru yönetildiğinde parlak bir yöntem. Özellikle geleceğe dair endişeleri olan, umudu zayıf, dezavantajlı gençlerin kendilerini değer üreten bir sürecin içinde, üretken ve değerli hissedecekleri bir zemin. Yoksulluk ve yoksunluklar başta olmak üzere farklı dezavantajlar yaşayan gençler için adım adım ilerleyen bir gelecek inşası olarak da kabul edilebilir. Gençlerin özgüvenini geliştirebilecek, endişelerini, sosyal dışlanmayı azaltabilecek, riskli sosyal çevre ve olumsuz kötü alışkanlıklar ve bağımlılıklarla bulaşmasının önünde set oluşturabilecek; yandan para da kazanabilecekleri bir eğitim- iş modeli.
Erken yaşta yeterlilik belgelerine kavuşabilmeleri ve işyeri açabilecek olmaları gençler ve aileleri tarafından kıymetli bulunuyor. Üstelik hem öğrencilerle hem öğretmenlerle yapılan görüşmelerde, risk altındaki çocukların bu modelde suça sürüklenme ihtimalinin azaldığına dair ortak bir kanaat de var. Ancak elde henüz ölçümlenmiş net bir veri yok.
Tüm bu olumlu ihtimallere rağmen sahadaki gerçeklik ve yaşananlar ciddi bir yarılmaya da işaret ediyor. Zira çocuklar kısmen yukarıda sayılan risklerden, hatta suçtan uzakta kalabiliyor ancak bu kez de farklı bir tehdit onları bekliyor. Bazı işletmelerde çocuk hakları ihlalleri, çocuk emeğinin sömürülmesi, ihmal ve istismarlar ortaya çıkıyor… Çocuklar değişik iş kollarında o kadar ağır şartlarda çalışıyorlar ki bu kez de sosyalleşmeleri ve olumlu ilişki kurma potansiyelleri de azalıyor. Eve gittiklerinde, televizyon izlemeye dahi hallerinin kalmadığından bahsedenler var.
Denetimsizliğin Gölgesinde Bir Sistem
Bugün MESEM kapsamında yer alan işletmelerin önemli bölümü, yalnızca iş sağlığı ve güvenliği açısından değil, çocuklara uygunluk bakımından da yeterince denetlenmiyor, ki mesele yalnızca fiziksel güvenlik değil. Çocuğun bulunduğu ortamın sosyal, bilişsel ve psikolojik olarak da güvenli olması gerekiyor. Yani “kaş yaparken göz çıkarılabiliyor.” Bunun yansımalarını medyaya yansıyan haberlerle, yüreğimiz yanarak öğreniyoruz. Oysa çocuk varlığının bulunduğu her alan ve her sistem “ama”sız, “fakat”sız, güçlü sorumluluk, izleme ve denetleme mekanizmalarıyla donatılmalı. Sistem, riskleri önleyen, tehlikelerden koruyan bir yapıya kavuşturulmalı.
Doğrudan ilgili üç bakanlık; Milli Eğitim Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile bağlı kuruluşların güçlü bir ortak koordinasyon içinde çalışması bir zorunluluk. Bu koordinasyonla, çocuklar için güvenli bir eğitim-iş ortamı sağlanırken, bu eğitime alan açan, destekleyen işletmeler için de verimlilik arttırılabilir. Denetimin kapsamı, yetki ve sorumluluk sınırları mutlaka yeniden tanımlanmalı ve bu artık bir tercih olarak görülmemeli. Sistemin yeniden kurulması, denetimin, sistemin omurgası olması, o omurganın da çocuğun temel haklarına yaslanması gerek şart artık.
Eğitim mi Emek Sömürüsü mü?
Sistemin en çarpıcı noktası çalışma koşullarında ortaya çıkıyor. Sahadan aktarılan örnekler, MESEM modelinin bazı uygulamalarda amacından saptığını açık biçimde gösteriyor. İşletme talepleri ve ailelerden alınan izinler doğrultusunda bazı işyerlerinde çocukların gece saat 02.00’ye kadar çalıştırıldığı ifade ediliyor. “Dört gün iş, bir gün okul” olarak kurgulanan sistemin, fiilen “altı gün iş, bir gün okul” düzenine dönüştüğü örnekler var. Bu çocuklar dinlenemiyor, sosyalleşemiyor, çocukluklarının ve ergenlik yıllarının güzelliklerini yaşayamıyor. Bu tabloyu yalnızca bir eğitim politikası sorunu olarak görmek mümkün değil. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmeleri ve temel insan hakları açısından da ciddi bir ihlal alanı. Mesleki eğitim adı altında çocuk emeğinin yoğun biçimde kullanıldığı, hatta sömürüldüğü bir yapı, uzun vadede ne nitelikli iş gücü üretir ne de toplumsal refah ve kalkınmaya katkı sağlar.
Sorun yalnızca çalışma saatleriyle de sınırlı değil. Çocukların büyük bir kısmı, yaşlarına uygun olmayan, güvenlik açısından riskli işyerlerinin bulunduğu bölgelere kendi imkanları ile ulaşmak zorunda kalıyor. Bu noktada yerel yönetimlerin devreye girmesi, MESEM öğrencileri ve koordinatör öğretmenler için özel ulaşım çözümlerinin geliştirilmesi gerekiyor. Koordinatör öğretmenler ise sistemin bir başka kırılgan halkası. Kendi imkânlarıyla yüzlerce kilometre yol kat ederek sorumluluklarına verilen onlarca işletmeyi denetlemeye çalışıyorlar. Bu, sürdürülebilir bir kamu politikası yerine bireysel fedakârlık üzerine kurulu bir sisteme dönüşmüş durumda.
Daha da kritik olan ise özel eğitim ihtiyacı olan çocukların durumu. MESEM sisteminin tablolarında durumuna yer verilmeyen bu çocuklar, uygun olmayan işlere yönlendirildiğinde ciddi risklerle karşı karşıya kalabiliyor. Fiziksel kazalara, hatta ölümlere varabilecek bu riskin basit bir sistem değişikliği ile düzeltilmemesi akıl alabilir bir durum değil. Oysa özel güçlüklerinin getirdiği yetenekleri doğru işyeri ve iş ile eşleştirme sağlanırsa bu çocukların üretime katkısı çok daha nitelikli ve güvenli biçimde sağlanabilir.
Sistemin en zayıf halkalarından biri de psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetleri. Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Öğretmenleri (PDR), zaten genel eğitim sisteminde yetersiz kalıyor, ve onlardan çoğunlukla yüzlerce öğrenciyle ilgilenmeleri bekleniyor. İş yükü sebebiyle işlerini gereğince yapamadığından hayıflanıyor, sorumluluk hissediyorlar. Bu kapasite sorunu, MESEM’lerde daha da kritik bir boşluk oluşturuyor. Bin öğrencilik bir yapıda iki rehber öğretmenin hem öğrencinin psikososyal gelişimini hem de iş yerindeki riskleri yönetmesini beklemek asla gerçekçi değil. PDR öğretmenlerinin norm kadro sayısının idealde yaklaşık 75 öğrenciye bir öğretmen olacak şekilde arttırılması, atılmasın gereken ilk adım. Çocukların iş yerlerinde bir arada oldukları, yönetici/amir pozisyonundaki insanların gözlemlenmesi, çocukla çalışmak üzere bilgilendirilmesi, uyumlanması ancak bu yolla mümkün olabilir.
Çözüm: Reform, Denetim ve Hak Temelli Yaklaşım
MESEM modeline bütünüyle karşı çıkmak doğru değil. Türkiye’nin mesleki eğitime, ara elemana ihtiyacı var. Ancak eğitim bilimcilerin de sıklıkla dile getirdiği gibi, hem ülkemizde hem dünyada mesleki eğitimin hak temelli ele alınması, çocuk sömürüsüne dönüşmeden bir “eğitim” niteliğiyle varlığını geliştirerek sürdürmesi elzem. Yapılması gerekenlerin bir özetle ele alacak olursak;
- İzleme denetleme mekanizmaları güçlendirilmeli, sorumluluk kapsamı genişletilmeli
- İlgili üç bakanlık arasında güçlü bir işbirliği koordinasyonu ve yetki- sorumluluk zinciri oluşturulmalı.
- Akredite işyeri havuzu oluşturulmalı, ticaret ve sanayi odaları, ihracatçı birlikleri, meslek örgütleri, OSB’ler konuya paydaş edilmeli. Farkındalık çalışmaları, destek ve sübvanse sistemleri ile alan talep edilir hale getirilmeli
- Çalışma saatleri ve koşulları sıkı biçimde düzenlenmeli, denetlenmeli
- Ulaşım ve güvenlik altyapısı yerel yönetimlerle birlikte planlanmalı, imkanlar artırılmalı
- Hem öğrencilere hem de işletmelere ‘ihmal, istismar ve suç nerede başlar ve cezası ne olur?’ farkındalık eğitimleri verilmeli
- PDR kadroları acilen artırılmalı
- Özel eğitim öğrencileri için bireyselleştirilmiş eşleştirme sistemleri kurulmalı
1 Mayıs’ın, emeği ve insan onurunu merkeze almaya çağıran ruhuyla yeniden hatırlamakta fayda var. Hiçbir sistem, en savunmasız olanları görmezden gelerek sürdürülemez. Hayatın anlamı amaç, mutluluğun sırrı ise üretmektir. Ancak hiçbir ekonomik hedefin, bir çocuğun hayatından, onurundan ve geleceğinden asla daha değerli olmadığını bir an bile unutmamak gerekir. Mesleki eğitim, çocukları hayata hazırlamalı, onları hayattan eksiltmemeli. Ezcümle başta Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i gerçekleri görerek sorumluluk almaya, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ı da alana sahip çıkıp gençlere güvenli gelecek inşa etmeye davet ediyorum.
ELİF ESEN