Çocuklar Kime Emanet?

Devletin çocuk hakları konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi için öncelikle deprem mağduru çocuklara güvenli yaşam alanları, eğitim imkânları, psiko-sosyal destek sağlaması gerekir. Bu, öncelikli olarak devletin sorumluluğudur; başka hiçbir gruba veya yapıya devredilemez. Hele ki bu zamana değin yurtlarda yaşanan onca çocuk hakkı ihlali, altı yaşında evlendirilen çocukların yıllar sonra ortaya çıkan hak mücadelesi ve kanıtlanmış istismar ve dayak vakaları düşünüldüğünde…

çocuklar kime emanet

“Gitmez bu böyle, bu böyle yürümez! Bir gün

Durulur bu çalkantı, doğarsın güneşe.

Bakarsın gökyüzü eksi bir resim gibi.”

Oktay Rifat

 

Erika’nın Gülü veya diğer ismiyle Yeniden Diriliş bitkisi… Latince ismiyle, selaginella lepidophylla… Neredeyse hiç suya gereksinim duymadan yaşayan bir çöl bitkisi. Kurak iklimde gövdesini top formuna bürüyerek hayatta kalıyor, rüzgârın yardımıyla oradan oraya sürüklenip nemli bir yere ulaştığında ise kendini yeniden açıyor, hele bir de yağmur görürse değmeyin keyfine: Hem çiçekleniyor hem de yeşilleniyor. 

 

Bugünlerde Türkiye’de çocukların karşılaştıkları onca hak ihlali ve kendileri adına ama kendilerine rağmen süren onca tartışmayı gördükçe bu bitkiyi daha çok anar, bu coğrafyanın hakları teslim edilmeyen çocuklarını Erika’nın Güllerine benzetir oldum. 

 

Deprem sonrası süreçte yaşanan onca toz duman, gözyaşı ve isyan arasında “çocuğun üstün yararının gözetilmesi” gereği günbegün kendini gösteriyor. Örneğin, Adıyaman’da bir cemaate ait sitede kalan ve sayıları 1.100 olduğu tahmin edilen çocuğun durumu bir süredir gündemin üst sıralarında yer alıyor. 

 

Çocukları korumakla yükümlü olan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık, yaptığı açıklamada, refakatçisi ile bulunan çocuklar için “Bizim Menzil cemaatine ya da x, y, z herhangi bir yere verecek bir çocuğumuz yok ama insanlar kendi çocuklarını diledikleri yerde bulundurabilirler, buna da karışacak halimiz yok” dedi. 

 

Öncelikle; her çocuğun irade özgürlüğüne sahip bağımsız birer birey olduğu ve ailelerine veya herhangi bir cemaate ait olmadıkları gerçeğiyle yüzleşerek ilk adımı atmalıyız. Çocuk, ebeveynin bir devamı ya da bir aynası şeklinde görülmemelidir. 

 

Çocukların sağlıklı, demokratik ve güçlü aile yapıları içerisinde büyüme hakları vardır ve eğer ihmal/istismar riski yaşayan aile yapıları içerisinde bulunuyorlarsa devletin koruyucu ve önleyici hizmetleri devreye sokması gerekmektedir. Bu da iyi yapılandırılmış sosyal hizmetlere ve bu alanda çalışan sosyal hizmet uzmanlarına ve pedagoglara başvurulmasıyla sağlanır. Bir diğer deyişle, çocuk birey olarak görülmeli; ancak karşılaşabileceği riskler karşısında devlet tarafından koruyucu-kollayıcı tedbirlere konu olmalıdır. 

 

Devletin Çocuklara Karşı Görevleri

 

Çocuk hakları alanında çalışan uzmanların uzun zamandır yinelediği bir gerçeklik var: Devletin çocuklara karşı sorumluluğu, yalnızca çocuklara yönelik istismar, ihmal ve şiddet gibi durumlarda başlamaz; devlet çocuklara güvenli, sağlıklı, mutlu, müreffeh bir hayat sunmakla yükümlüdür. Bu alanda da ailelerin herhangi bir ihmali, istismarı, kayıtsızlığı ve kötülüğü varsa ilgili çocuk koruma mekanizmaları da yine devletin yetkili ve bilgili kurumları tarafından işletilmelidir. Laik-demokratik-sosyal hukuk düzeni bunu gerektirir. 

 

Böylesi bir dönemde psikolojik desteğe, eğitime, bilim temelli yaklaşımlara en çok ihtiyacı olan deprem mağduru çocukların karanlık yapılara teslim edilmesi, onların bugünü ve yarınları açısından büyük bir handikap doğurur. Çünkü çocukların afetler sonrasında yeniden sağaltılmaları ve yitirdikleri güvenlik duygularını yeniden kazanmaları gereken bu hassas dönem, oldukça titiz şekilde yönetilmelidir. 

 

Depremde refakatsiz kalan, yakınlarını kaybeden çocukların tarikat, cemaat, dernek ve vakıfların insafına terk edilmesi konusunda sessiz kalınması, çocuklara yapılmış en büyük kötülüktür. Bu yapılar içerisinde refakatçilerinin izinleriyle olmaları ise, durumu meşrulaştırmaz. Devletin çocuk hakları konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi için öncelikle bölgedeki deprem mağduru çocuklara güvenli yaşam alanları, eğitim imkânları, psiko-sosyal destek sağlaması gerekir. Bu, öncelikli olarak devletin sorumluluğudur. Bu temel görevler başka hiçbir gruba veya yapıya devredilemez; çünkü burada devletin çocuklara yönelik sağlaması gereken asgari destek ve yardım yükümlülükleri söz konusudur. Hele ki bu zamana değin yurtlarda yaşanan onca çocuk hakkı ihlali, altı yaşında evlendirilen çocukların yıllar sonra ortaya çıkan hak mücadelesi ve kanıtlanmış istismar ve dayak vakaları düşünüldüğünde… “Türkiye, Tek Yürek” derken, bu doğrultuda yüksek meblağda bağışlar toplarken tam da çocuklara devlet eliyle, tek merkezden barınma ve temel ihtiyaçların giderilmesi için destek mekanizmalarını güçlendirmeyi hedefliyorduk. 

 

Daha gün ağarmadan fabrikada çalışmak üzere yollara düşen anne babaların işe giderlerken henüz okul çağında olmayan çocuklarını bırakabilecekleri kurumsal olanakların yaygınlaştırılmadığı, evde kalan çocukların yetersiz beslenmeden zehirlenme ve yangın risklerine dek birçok riske maruz kaldığı, etüt kurumlarının fiyatının ateş pahası olduğu, sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı bölgelere ise tarikat ve cemaatlerin açtığı okullar ile yayıldığı ve “boş bırakılan” alanları türlü şekillerde doldurduğu bir ortamda devletin elbette koruyucu-önleyici tedbirleri alması şarttır; deprem öncesinde de sonrasında da… “Bu bizim görev alanımıza girmez” diyerek işin içinden sıyrılmak ise bu şartlarda mümkün değildir. 

 

Benzer şekilde, bir gecede uzaktan eğitim kararı alındığında -gerek deprem sonrası gerekse pandemi döneminde- devlet, öğrencilerin eğitime erişimi için gerekli altyapı, internet, tablet, bilgisayar olup olmadığını araştırmalıdır. “Bu bizim görev alanımıza girmez, ailelere karışamayız” denemez. Veya bu çağda, yoğun yağış ve su baskını yüzünden depremzede çocuklar çadırların önünde mahsur kalmamalı. Devlet, afet dönemlerinde de öncesinde de sonrasında da çocuklarına kol kanat gerebilmeli, çocuk bakımında ailelerin paydaşı olup çocukları “özne” haline getirebilmeli. 

 

Yasal Temel 

 

Anayasamızın “Ailenin korunması ve çocuk hakları” başlıklı 41’inci maddesinde, “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır” vurgusu yer alır. Çocuk Koruma Kanunu’nda ise, koruyucu ve destekleyici önlemlerden söz edilir. 

 

Türkiye’nin de taraf olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 39’uncu maddesine de bakalım: “Taraf Devletler, her türlü ihmal, sömürü ya da suiistimal, işkence ya da her türlü zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulaması ya da silahlı çatışma mağduru olan bir çocuğun, bedensel ve ruhsal bakımdan sağlığına yeniden kavuşması ve yeniden toplumla bütünleşebilmesini temin için uygun olan tüm önlemleri alırlar. Bu tür sağlığa kavuşturma ve toplumla bütünleştirme, çocuğun sağlığını, özgüvenini ve saygınlığını geliştirici bir ortamda gerçekleştirilir.”

 

Ayrıca, çocukları istismardan koruyan “Çocukların Cinsel Suiistimal ve Cinsel İstismara Karşı Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, nam-ı diğer Lanzarote Sözleşmesi’ne -aksi yöndeki tüm baskılara, hedef göstermelere, ayak diremelere rağmen- taraf olduğumuzu da unutmamak gerekir. 

 

Lanzarote Sözleşmesi’nin Önemi 

 

2011 yılında Türkiye’de yürürlüğe giren bu Sözleşme, çocuklara karşı cinsel suçların önlenmesi, faillerin kovuşturulması ve çocuk mağdurların korunmasını öngörüyor; çocuklara yönelik önleyici ve koruyucu bir ceza hukuku alanı tesis ediyor. Çocukların aile-içi olsun, tarikatlar gibi karanlık yapılanmalar içinde olsun her türlü şiddetten ve istismardan korunabilmesi için bu Sözleşme kritik önemde; zira ilk kez cinsel istismar suçunu tanımlamış ve cinsel istismarı suç saymış bir uluslararası sözleşmeden söz ediyoruz. Böylece Türkiye gibi tüm taraf devletler çocukların korunması yükümlülüğü uluslararası alanda da bir taahhüt olarak ortaya koyuyor. 

 

Örneğin bu Sözleşme’ye göre; “Bir çocuk ulusal yasalarda belirlenen cinsel olgunluk yaşına erişmiş olsa bile, eğer yetişkin; zorlama, güç veya tehdit kullanırsa veya yetişkin; güven duyulan konumunu, yetkisini veya nüfuzunu suiistimal ederse veya özellikle savunmasız bir çocuktan faydalanırsa bu durum hala cinsel istismardır”.

 

Dolayısıyla, deprem sonrası yaşanan kaosta, eğer çocuklar bulundukları ailelerle birlikte hareket etmek zorunda oldukları için tarikat evlerinde yaşamaya başladılarsa, devletin bu ailelere yaptırım uygulaması ve gerekli koruma önlemlerini alması gerekir. Çünkü burada gözetilmesi gereken çocuğun pedagojik gelişiminin kesintiye uğramaması ve böylesi kaotik bir dönemde psiko-sosyal mağduriyetlerinin perçinlenmemesidir. Bu da ancak bilimsel, laik bir eğitim hakkının yaşıtlarıyla olduğu gibi korunması ve kendi yaşamına dair kararlar almasını da içeren katılım hakkının gözetilmesiyle mümkündür. 

 

Kimliği Tespit Edilemeyen Çocuklar 

 

Öte yandan, deprem sonrası kimliği tespit edilemeyen refakatsiz çocuklara dair farklı istatistikler gündeme gelse de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın rakamlarına göre 81 çocuğun henüz aileleri bulunabilmiş değil. Deprem bölgesinde çocukların beslenme, barınma, sağlık, eğitim haklarına erişemediği, bağışıklıkları düşen çocuklar arasında hastalıkların arttığı, çadır kamplarda çocuk istismarının önlenmesine yönelik politika geliştirilmesi gereği bir süredir sahada çalışan aktivistlerin dile getirdiği eksiklikler olarak karşımıza çıkıyor. Depremin üzerinden bir aydan uzun süre geçmesine rağmen aileler halen morg morg, hastane hastane gezerek kayıp çocuklarını arıyor; kimileri çocuklarının kimsesizler mezarlığına defnedildiğini öğreniyor. 

 

Dolayısıyla, refakatsiz çocukların durumuna dair tüm iddiaları yanıtlamak, bu çocukların hangi kurumların gözetiminde olduğuna dair şeffaf bilgi paylaşabilmek için afet sonrası çocuk koruma süreçleri merkezden yürütülmeli ve devlet bu süreçteki hiçbir sorumluluğu sivil düzeyde de olsa başka yapılara devretmemeli ve/veya onlarla paylaşmamalıdır. 

 

En baştaki soruya dönersek: “Erika’nın Gülü” çocuklar kime emanet? Çocuklar, onları nesneleştirmeyen, onları “özne”leştirmeye çalışan sağduyulu kesimlere emanet… Çocuklar, onların üstün yararını gözeten politikalarla afet sonrasında çocukları el üstünde tutan yaklaşımlara emanet… Çocukluk, pembeli mavili balonlarla süslü düşleri, sabaha karşı aniden “Kimsesiz, kız çocuğu” yazılı mezar taşlarında son bulmayacak tedbirli ve bilimi rehber alan coğrafyalara emanet… 

 

Bu ülkede çocuklar, kendileri adına verilen hak mücadelesinde ağırlıklı olarak laikliğe, çağdaş normlardan sapmayan, “çocukların takipçisiyiz” diyen hak savunucularına ve uluslararası sözleşmelerin etkin uygulanmasına emanet…

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.