DAEŞ İdeolojik Olarak Yenilmedi

DAEŞ’in kendisine biat etmeyenler, genelde kadınlar ve özelde Ezidi Kürt kadınlar üzerinde uyguladığı vahşet, tarihi düzeyde bir insanlık suçu teşkil ediyor. Bu nedenle DAEŞ’in askeri yenilgisi ve kontrol ettiği toprakların elinden alınması kutlanması gereken bir gelişme. Ancak bu yenilginin örgütün ideolojik olarak da yenilgisine dönüşmesi için DAEŞ’in basitleştirip şeytanileştirmesine son verilerek örgütün yönetim pratiklerinin, stratejisinin ve takipçilerine vadettiklerinin anlaşılması gerekiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email
DAEŞ'in son kalesi, Suriye'nin Deyr ez-Zor vilayetindeki Baghuz kasabasından kaçan siviller. (6 Mart 2019)

DAEŞ’in kurduğu devlet, içerden isyanlar, yönetici elitler arasındaki bölünmeler ya da yozlaşma nedeniyle çökmedi, dışarıdan baskı ile yıkıldı. DAEŞ Suriye’de, dünyanın en etkili hava gücüne sahip ABD ve bölgedeki devlet dışı askeri güçlerden Halk Savunma Güçleri (YPG) liderliğindeki yerel güçlerin 10 bine yakın militan kaybederek ve beş yıllık bir ortak operasyonu sonucunda, en son Deyr ez-Zor vilayetindeki Baghuz kasabasında bitirildi.

 

Bu yenilgi teslimiyet ile de gelmedi. Örgüt Irak-Suriye resmi sınırlarını yok sayarak kurduğu ve 2014 sonundaki en geniş döneminde 282 bin kilometreye yayılan bir devletten, küçük bir kasabaya sıkıştığı döneme kadar savaşmayı sürdürdü. Örgütün keskin inanç ve güçlü bağlılıktan kaynağını aldığını düşündüğüm direniş kapasitesini başkent ilan ettikleri Rakka’da 2017 sonbaharında, Milli Hastane ve stadyum çevresindeki küçük bir bölgeye sıkıştıkları dönemde bizzat gözlemledim. Havada, ABD’nin SİHA’ları, helikopterler ve savaş uçakları, karada ise YPG ve YPJ ve Suriye Demokratik Güçleri’nin aylar süren ve giderek daralan çemberi altında yaklaşan kesin bir mağlubiyet karşısındaydılar ancak çatışmaya ve boşalttıkları yerlere tuzaklar bırakmaya devam ediyorlardı.

 

Kentin DAEŞ’ten alınan mahallelerine sivil görüntüsü vererek geri dönen, destekçilerinin verdikleri bilgilerle hareket eden ve dışardan gelen güçlere saldırılar gerçekleştirerek hala YPG’yi yıldırmaya çalışan bir yapı vardı. Bugün Suriye ve Irak’ta cezaevi kamplarında tutulan örgüt üyeleri ve yandaşlarının güçlü bir bağlılık ve örgütlülük içinde oldukları gözleniyor. Örgütün yenilgisiyle birlikte aşamalı olarak Türkiye dahil olmak üzere geldikleri ülkelere dönen binlerce üyesinin de pişman olduğu şüpheli.

 

Örgütün fikri gücü devam ettiği müddetçe dünyanın neresinde Müslüman çoğunluklu bir ülkede devlet otoritesi zayıflar ya da devlet olmaktan kaynaklanan fonksiyonlarını icra edemezse, sistem ve rejim kurucu bir örgüt olarak DAEŞ kolaylıkla kendisine bir zemin bulabilir. Bugün 10’dan fazla ülkede örgüte biat eden gruplar var ve DAEŞ son haftalarda ana coğrafyası Irak ve Suriye’de de saldırılarını artırıyor.

 

Örgütün Cazibesi

 

DAEŞ’in Suriye ve Irak’taki Hobbesvari savaş durumu içinden sıyrılıp ortaya çıkışı, hilafet iddiasıyla yaklaşık 10 milyon kişiyi barındıran bir devlet kurması ve bu devleti iki ülkede bir dizi düşmana karşı yıllarca savunabilmesi kolayca ancak yanlış bir şekilde açıklanan bir fenomen.

 

Yaygın anlayışa göre DAEŞ dış güçlerin bir komplosu sayesinde, önü açıldığı için ortaya çıkan bir güç. Biraz daha derin analizler ise örgütün, askeri başarılarını ve toplumsal kontrolünü, şiddeti ve vahşeti yeni boyutlara taşıyarak sağladığını; bünyesinde Baasçı güvenlik uzmanlarını barındırdığı için üstün bir örgütsel uyum ve askeri başarı sergilediğini; sosyal ve görsel medyayı çok başarılı kullandığı için çekiciliğini artırdığını; alan kontrolüne yönelerek destekçilerine somut bir kazanım sunduğunu ve ciddi fonlarla desteklendiği için örgütsel ve bölgesel olarak genişleyebildiğini iddia ediyor. İdeolojinin rolüne vurgu yapan analizlere göre ise örgüt köktenci bir tür Selefizm ve Vahabizmin bir birleşimi yaratarak dini bağlılıkları sömürdüğü için başarılı oldu. Her birinde belirli doğruluk payları olsa da bu kolay açıklamaların çoğu DAEŞ dışında Suriye’deki diğer bazı örgütler için geçerli. Fakat bu faktörler, çoğu hiçbir ciddi varlık gösteremeden sahneden çekilen diğer örgütlere başarı getirmedi.

 

 

Terörist, İslamcı, cihatçı gibi izahat düzeyi sınırlı kavramların ötesine geçmeden yapılan açıklamalar ise DAEŞ’in başarısını, direngenliğini ve çekiciliğini anlaşılır kılmaktan ziyade anlayışımızı kısıtlıyor. DAEŞ’in yenilgisinde temel rolü oynayan YPG dahi DAEŞ’i ‘çete’ olarak nitelendirerek ideolojik, yönetimsel ve örgütlenme düzeyinin derinliğini anlamaktan uzaklaşıyor.

 

DAEŞ’i Selefi-Vahabi, cihadcı, tekfirci özellikleri öne çıkan, medyatik ve sinematografik bir ultra şiddeti psikolojik savaş taktiği olarak kullanan, soykırımcı bir mezhepçiliği benimseyen ve çoğu Müslüman olan yanı başındaki toplulukları ve örgütleri hedefleme anlamında yerele ve yakın düşmana öncelik veren, ulus-ötesi bir örgütlenme ve hareket olarak değerlendiriyorum.

 

Başarısının temel unsurları arasında ise yaşamın tümünü kapsayan bütünlüklü yönetim modeli benimsemesini ve görece tavizsiz bir devrimci rejim kurma stratejisi uygulamasını görüyorum. Dolayısıyla DAEŞ insanların dini bağlılık ve beklentilerinin ötesinde, modern siyasi-sosyal çelişkilere cevap verdiği; köktenci temel prensiplerine rağmen tekniğe, iletişime ve örgütlenmeye dair inovasyonu öne çıkardığı; toplumlara çözümden çok sorun yaratan milliyetçiliğe ve ulus devlet fikrine bir alternatif sunduğu için kendi kategorisindeki diğer örgütlerden ayrılıyor. Bu farklılıklar aynı zamanda örgütün başarısını anlamaya kapı açan anahtar görevi de görüyor.

 

Örgütün cazibesinin ve destekçilerine ya da tebaasına vadettiklerinin anlaşılmamasının ardındaki bir diğer neden ise örgüt yönetimi altında yaşamış topluluklarla, bu deneyimleri üzerine objektif çalışmaların azlığı. DAEŞ yönetimi ile Suriye iç savaşında ortaya çıkan diğer yönetimler üzerine yapılan kapsamlı karşılaştırmalı analizler yok düzeyinde. 2017 yılı sonunda, Kuzey ve Doğu Suriye’nin Menbiç, Tel Abyad, Ayn İsa ve Rakka kentlerinde toplumun hemen hemen her alanından insanlarla yaptığım derinlemesine mülakatlarda, DAEŞ ve başka rejimler altında yaşamış insanların değerlendirmelerinin siyah-beyaz netliğinde olmaması dikkatimi çekmişti.

 

DAEŞ yönetimi de dahil olmak üzere Baas rejimi, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Nusret Cephesi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yönetimi altında yaşayanlardan bu rejimleri birbirleriyle karşılaştırmalarını istediğimde, büyük kısmı SDG’yi en memnun oldukları rejim olarak değerlendirirken, ikinci olarak DAEŞ yönetimini belirtmiş, ardından Nusret Cephesi ve Suriye rejimini tahammül edilir bulduklarını ifade edip ve ÖSO’yu ise tercihler sıralamalarında en alta yerleştirmişlerdi. Suriye’de Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) Irak’ın Kerkük kentinde BBC için yaptığım görüşmelerde ortaya çıkan bu yorumlar[1], Batı medyası ya da düşünce kuruluşlarının değerlendirmelerinin tam tersi olmakla birlikte, sahadaki yönetim rejimlerinin direngenlik düzeyleriyle de örtüşüyordu. Çok farklı ideolojik yönelimlere sahip olan görüşmecilerimin bu rejimleri birbirleriyle kıyaslayabildiği ve kişisel güvenlik, temel hizmetler, yolsuzluk düzeyi ve istikrar gibi unsurları içeren bu meta düzlem, DAEŞ deneyiminin anlaşılmasının ipuçlarını veriyor.

 

DAEŞ deneyiminin anlaşılmasını engelleyen bir diğer engel ise hem batıda hem de doğuda, Orta Doğululara bir siyasi öznellik ihtimali bırakmayan epistemik düzlem. Hala kalıntıları olan oryantalist refleksler ile yaygın komplo teorilerinin birleşmesi uzmanların bölge insanının deneyimine objektif yaklaşabilmesini engelliyor.

 

Üç Nesil Radikalizm

                       

DAEŞ’i bağlamsız ve tarihsiz bir şekilde birdenbire ortaya çıkan bir hareket olarak görmek yerine, yeni bir tür olan bu radikalliğinin nasıl bir silsilenin sonucu olarak değerlendirmek gerekir. El Kaide ve DAEŞ, Ortadoğu’da 20. Yüzyılın başından bu yana birbirini takip eden üç nesil radikal akımın dinamizmlerini kaybetmelerinin ardından ortaya çıktı.

 

Bu akımların birincisi, Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da ve başka yerlerde örneklerini gördüğümüz seküler milliyetçi ve devlet kurucu akımlar. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı döneminde imparatorluğa karşı ya da onu kurtarmak için filizlenen bu akımlar birçok ülkede başarıya ulaşmış ve devletleşmiş ideolojiler. Fakat kurulan bu devletlerin önemli bir kısmı vadettikleri müreffeh, halkçı ve eşitlikçi düzenleri kurmak yerine, yozlaşıp, dışlayıcı rejimlere dönüştüler. Halen mevcut olan bu ideolojilerin ortaya çıkardığı fay hatları ve hayal kırıklıkları bugün bile bu ülkelerde siyaseti belirliyor. 

 

Bu zemin üzerinde yükselen Ortadoğu’daki şiddet ve düzensizlik ortamındaki ikinci dalga ise sosyalist hareketlerle geldi. Lübnan’dan, Irak’a, Filistinli hareketlere, İran’a, Yemen’e ve Türkiye’ye kadar birçok yerde öncülük yapan güçlü sol hareketler toplumsal tepkinin ve direnişlerin ifadesini bulduğu düşünce oldu. Bu akım, Sovyetler Birliği’nin küresel sistemde bir denge oluşturduğu ve Vietnam Savaşı’nın dünyanın en güçlü ülkesinin görece ilkel koşullarda savaşan halklar tarafından yenilebilirliğini gösterdiği dönemlerde Müslüman çoğunluklu birçok ülkede gelişti.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Bu dalga, 1980’lerin ortasından itibaren dinamizmini kaybetti, eskinin öncü örgütleri, radikal vaatlerine rağmen bürokratikleşmiş yapılara dönüşüp, durağanlığı sembolize etmeye başladılar. Siyasal İslamcılık, sosyalist hareketlerin bıraktığı boşluğu da doldurarak kitleselleşti.  Her bölgede farklı kaynaklardan da beslenmesinin yanı sıra, 1920’lerin sonunda Abul Ala Mevdudi öncülüğünde Hindistan’da ve Mısır’da, 1930’lardan itibaren ama esas olarak Seyyid Kutub ile devrimci sol fikirleri siyasal İslami düşünce ile harmanlayarak kıvılcımları atılan hareketler 1980’lerin ortasından itibaren kendilerini kitlesel radikal hareketler olarak ifade etmeye başladılar.

 

Mısır’da yaygınlık kazanan Müslüman Kardeşler, Filistin topraklarında El Fetih Hareketini giderek bastıran Hamas, Lübnan’da sol hareketlerin kitlelerini devşiren Hizbullah hareketleri bu akımların örneklerinden. 2000’lere gelindiğinde, özellikle Hamas örneğinde Gazze’de yaşandığı gibi, bu hareketlerin de durağanlığın ve donmuş krizlerin sembolü haline geldiği bir döneme girildi.

 

Yakın Düşman, Uzak Düşman

 

Bu üç nesil radikal akım dinamizmlerini yitirmiş olsa da bunları besleyen tarihsel radikalizm ve bu radikalizmin beslendiği siyasal ve sosyal sorunlara yeni bir cevap denemesi El Kaide ve esas olarak DAEŞ’ten geldi. Bu hareketlerin yükselişi önceki akımların başarısızlıklarından bağımsız açıklanamaz. Bu geçmiş radikal akımlarla El Kaide ve DAEŞ arasında bir devamlılık söz konusu iken, özellikle DAEŞ hareketi, aynı zamanda bu geleneklerin ortak krizine dair de bir deneyimi ifade ediyor.

 

Bütün bu radikal akımların kendilerini tükettiği yerde çıkış yapan El Kaide ve DAEŞ’in fikrî kökenlerini İslamî teoloji içinde aramaktan ya da kendi başlarına bağlamsız kategoriler olarak görmektense Leninizm ve/veya Maoizm’den etkilenmiş devrimci sol hareket, fikir ve stratejilerle birlikte ve onlarla kıyaslayarak düşünmek daha yüksek bir açıklayıcılık düzeyine sahip olabilir. Bu anlamda, Auguste Blanqui ve Vladimir İliç Lenin’in yolunu açtığı tarzda profesyonel devrimci üyelerden oluşan bir örgüt olan El Kaide’nin isminin de ‘düzen’in yanı sıra Leninist öncü parti fikrini de çağrıştırır şekilde ‘öncü’ anlamına da gelmesi manidar. Ancak daha farklı bir olgu olan DAEŞ’in devrimci sol stratejilerle ortaklaştığı ve ayrıştığı noktaları başka bir yazıya bırakarak devam edelim.

 

El Kaide, Orta Doğu ve İslam dünyasının genelindeki sorunların kökeninin küresel emperyalizm ve ABD olduğuna hükmederek, 13. yüzyıl fıkıh alimi İbn Teymiye ile güncel siyasi bir bağlam kazanan İslami cihad fikrini, savaşın önce dış ve uzak düşmandan başlatılması gerektiği şeklinde yorumlayarak ABD’ye karşı eylemler düzenledi. Örgütün 1998’de Kenya’da, 2000 yılında Yemen’de ABD hedeflerine yaptığı sansasyonel eylemleri, 2001 yılında doğrudan ABD’de düzenlenen 11 Eylül saldırıları ile zirveye çıktı.

 

İlk parasal desteğini El Kaide’den alıp Afganistan’da Cund eş-Şam adlı örgütü kuran ve bugünkü DAEŞ hareketinin kurucusu sayılan Ebu Musab ez-Zerkavi’nin bu konudaki fikri ise el-Kaide’nin tam zıddıydı. Zerkavi, cihadın yakın düşmana saldırılarak başlatılması gerektiğini düşünüyordu ve bu fikrini Irak’ta Şii camilerini bombalayıp ve Şii sivilleri öldürerek uygulamaya koydu. Bugünkü DAEŞ de Zerkavi’nin yakın düşman fikrini sürdürüyor ve Suriye’de Esad rejiminden önce muhalif grupları ve dinden döndüğünü iddia ettikleri Müslümanları hedef almasını da böyle açıklıyor.

 

Zerkavi ile ilk adımlarını atan bu harekete sonraki başarısını kazandıran unsurlar ise 2005-2006 yıllarında ABD operasyonları ile lider kadrosu neredeyse tümüyle bitirilen örgütün yeniden doğuşunda gizli. Örgütte, bu dönemde yaşanan yeni ideolojik yönelimlerle birlikte, devletleşme ve hedeflenen ideolojik düzenin hemen kurulması fikri öne çıkıyor. Bu anlamda, İslamî emirlik kurmak ya da isyancı bir hareket olarak kalmak yerine hilafet iddiasında bulunarak siyasal İslamcılığın, Şii ya da Sünni hemen hemen diğer tüm akımlarından farklı olarak, evrensel İslam devleti kurulmasına öncelik verdi. Hem de hilafet iddiasındaki bu devleti kurmak için Bağdat ya da Şam gibi merkezleri ele geçirmeyi dahi beklemedi. Örgütte yaşanan ve bu yazının çerçevesine sığmayacak bu ideolojik dönüşümü bir kenara bırakarak DAEŞ rejiminin pratikteki işleyişi üzerine bazı notlarla devam edelim.

 

Yönetim Anlayışı ve Pratiği

 

DAEŞ’in devrimci rejiminin esas örneklerinin başında, başkent olarak ilan ettiği, Suriye’nin Rakka kentindeki yönetim deneyimi gelmektedir. DAEŞ, kurduğu modeli en ideal şekilde uygulamaya çalıştığı Rakka’yı 2014 başında tamamen ele geçirdi. Öncesinde kentte Ahrar üş-Şam gibi örgütlerle çatışma halindeydi. Bu görece küçük Suriye şehri, daha öncesinde de rejim ve diğer radikal muhalif grupların çatışmalarına sahne oluyordu. Bütün bu savaş Rakka’da ciddi bir altyapı eksikliği yaratmıştı. Kanalizasyon sisteminden köprülere kadar, elektrik sisteminden başka temel gereksinimlere kadar çok ciddi eksiklikler yaşanıyordu. DAEŞ Rakka’da yönetimi kontrol altına aldıktan sonraki üç ay içinde bu alanların neredeyse hepsinde çok ciddi ilerlemeler kaydetti. Yeniden işletilmeye başlanan ya da yeni açılan fırınlardan ücretsiz ekmek dağıtılarak başlanan yönetim deneyiminin ilk aylarında su ve elektrik yeniden bağlandı. DAEŞ ideolojisi doğrultusundaki bir müfredatla hareket eden 20’den fazla okulu açıldı.

 

Hakimiyet alanında kendisi dışında hiçbir örgüt, parti ya da yapının varolmasına izin vermeyen hareketin örgütsel yapı ile kurduğu yönetim yapısı arasında ciddi bir örtüşme söz konusu. Bu anlamda, parti devleti kavramını mutlak düzeye çıkaran örgütün idari aygıtları ve bu aygıtların toplamının oluşturduğu devlet yapısı, modern devlete atfedilen hakimiyetin ötesinde, yaşamın neredeyse tüm alanlarını kapsayacak şekilde bütünlüklü.

 

Katı ahlak ve toplumsal kurallar ile tüm yaşamı kontrol altına alan örgüt, ekonomik hayata yönelik ise liberal denebilecek bir yaklaşıma sahipti. Divan adı verilen bakanlıklar ve sivil örgütlenmeler ile postaneden, iş ve işçi bulma kurumlarına kadar yapılarla ve farklı güvenlik aygıtlarıyla toplumun tümüne nüfuz eden bir sistem kurdu. İdeolojik, propagandif, örgütsel katılım ve eğitim gibi boyutlarla rıza imal edilmesinin yanı sıra, uyguladığı ultra şiddet ile korku üzerinden de tebaası üzerinde otokontrol sağladı.

 

Örgütün mutlak hakimiyetinin bir istisnasını, Suriye’de aşiretlere tanımak zorunda kaldığı kısmi özerklik oluşturdu. DAEŞ aynı toleransı, Irak’ta aşiret milisleriyle 2006 yılında girdiği çatışma deneyimi dolayısıyla göstermemişti.

 

DAEŞ ideolojisini kendi kategorisindeki birçok örgütten farklı kılan diğer bir nokta ise milliyetçiliğe ve ulus devlet fikrine karşı oluşu. Irak ve Suriye sınırlarını tanımadığını örgütsel yayılımının temel boyutlarından biri hale getiren DAEŞ’in önceki lideri Ebu Bekir el-Bağdadi, Musul’da 1 Temmuz 2014 tarihinde, halifelik iddiasından sonraki ilk hutbesinde, “Irak Iraklılara ait değildir ve Suriye Suriyelilere ait değildir. […] Bu devlet, Arap olan ile Arap olmayanın … kardeşçe yaşadığı bir yerdir” diyordu. Milliyetçilik konusundaki tutumunu bu şekilde ifade eden örgüt, dünyanın her yanından farklı uluslara mensup Müslümanlara aynı anda çekici gelip, DAEŞ devletine giden, farklı kültür ve milli kimliklere sahip Müslümanları olağanüstü süratle entegre etmeyi tümüyle olmasa da başarabildi.

 

Bu entegrasyon, bugün mültecilik krizlerinden etnik çatışma ve gerilimlere kadar sorunlar yaşayan birçok ulus devletin daha uzun vadelerde dahi başarmayı düşünemeyeceği bir proje.  Milliyetçilik karşıtlığı örgütün, Çin’in Şincan eyaletinden, Afganistan’a, Çeçenistan’a, Tunus’tan, Somali’ye ve Avrupa’dan Türkiye’ye kadar destek bulabilmesini sağladı. 

 

Sonuç

 

Dolayısıyla DAEŞ’in pratiği, medyaya haklı olarak yansıyan talancı, katliamcı ve barbar görünüşünün ötesinde bir sofistikasyona sahipti. Bütünlüklü yönetim anlayışı ve ideolojik tutarlılık ile birlikte Orta Doğu toplumlarına sonuç alıcı bir devrimci dönüşüm vaadinin; örgütün yayılım hızını, alan tutabilmesini ve yönetme kapasitesini açıklamada en önemli faktörler arasında olduğunu savunuyorum.

 

Örgütün kendisine biat etmeyenlere, genelde kadınlar ve özelde Ezidi Kürt kadınlar üzerinde uyguladığı vahşet, tarihi düzeyde bir insanlık suçu teşkil ediyor. Bu nedenle DAEŞ’in askeri yenilgisi ve kontrol ettiği toprakların elinden alınması kutlanması gereken bir gelişme. Ancak bu yenilginin örgütün ideolojik olarak da yenilgisine dönüşmesi için DAEŞ’in basitleştirip şeytanileştirmesine son verilip ve örgütün yönetim pratiklerinin, stratejisinin ve takipçilerine vadettiklerinin anlaşılması gerekiyor.

 

[1] Görüşmecilerim arasında Daeş’ten olumlu bahseden bir kadın olmadığını eklemeliyim.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.