Değişen Dünya, Farklı Avrupa, Aynı Reçete mi?

Avrupa’nın dönüşümünde önemli bir aşama olan Schuman Deklarasyonu’nun 70. yılında AB’nin hem Avrupa içi hem de küresel sorunların çözümü için Avrupa bütünleşmesini ve çok taraflılığı daha “kapsayıcı” yönde geliştirmesi kendisi ve küresel dayanışma açısından büyük önem arz etmektedir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Koronavirüsü salgın krizinin sosyo-ekonomik krize dönüştüğü çoklu kriz ortamında gelecek kaygısının ve tartışmalarının arttığı bir dönem yaşıyoruz. Uluslararası sistemin çalkantılı dönemlerinde gelecek tartışmaları ön plana çıktı. İki dünya savaşı arası ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonraki dönem bu durumun yansıdığı belirgin örneklerden birisini teşkil ediyor. Gelecek tartışmaları, içinde yaşadığımız sancılı ortama da damgasını vuruyor. Uluslararası sistem, bir yandan neo-liberal yaklaşım ve politikaların yarattığı sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin arttığı; diğer yandan uluslararası siyasi yapının hızla çok-kutuplu bir yapıya dönüştüğü ve yükselen popülist/otoriter eğilimlerin iç içe geçtiği bir süreçten geçiyor.

 

Globalleşen dünyada etkileşim hızla artarken, bu etkileşimde sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve çok-kutuplu yapının yol açtığı parçalanma ve tek-taraflı eğilimler ağırlık kazanıyor. Özellikle son on yılda, bu sancılı ortamın etkisiyle, popülist/otoriter eğilimler dünyanın değişik yerlerinde kendilerine uygun ortam bulmaya başladı. Koronavirüsü salgını böyle çalkantılı bir ortam ve zamana denk geldi ve çoklu kriz ortamını derinleştirerek, gelecek kaygısı ve tartışmalarını daha da pekiştirdi. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 75 ve Avrupa’da yeni bir dönemin başlamasında ve Avrupa bütünleşmesinin temellerinin atılmasında dönüm noktası olan Schuman Deklarasyonu’nun 70. yılının kutlandığı bu günler, Avrupa’nın geleceğine dair tartışmalarının ön plana çıktığı sancılı bir döneme denk geldi.

 

İkinci Dünya Savaşı ve sonrası Avrupa tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. E. H. Carr’ın özlü betimlemesiyle, Avrupa’nın “yirmi yıllık krizinin” ardından gelen İkinci Dünya Savaşı büyük bir yıkıma yol açarken, uzun asırlar boyunca savaşı normal ilişki tarzı olarak yaşayan Avrupa’da, farklı bir gelecek yaratma tartışmalarının ve yeni arayışların ortaya çıkmasına neden oldu. Savaş ve devlet ilişkisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan C. Tilly’nin çarpıcı ifadesiyle, “savaşların devletleri, devletlerin savaşları yarattığı” dönem, yerini İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı büyük yıkımdan sonra savaşın ve savaş-devlet ilişkisinin sorgulandığı bir dönüşüme bıraktı.

 

Bu süreçte, savaşlar yoluyla değil, başka yollarla da değişim olabileceği anlaşılmaya başlandı ve Avrupa bütünleşmesi ile ilgili tartışmalar ve yaklaşımlar ön plana çıktı. Hem dönemin Fransa Dışişleri Bakanı R. Schuman’ın yakın olduğu J. Monnet’nin önerdiği “topluluk yöntemi” (egemenlik devrini içeren bu yöntem Avrupa’nın sorunlarının hükümetlerarası değil, uluslarüstü kurumsallaşma ile aşılmasını önerir), hem de A. Spinelli’nin “federalist manifestosu”, ulusal devletlerin değişmesi ve büyük yıkıma yol açan savaşların önlenmesi için egemenlik paylaşımı ve devrini içeren uluslarüstü kurumsallaşma gereğini dile getirdiler.

 

Bu yaklaşımlar, Avrupa’da yeni bir geleceğin inşasının alışılagelmiş ilişki tarzları ile olamayacağını, ancak devletlerin egemenliklerinin paylaşıldığı ve devredildiği yeni bir uluslarüstü kurumsallaşma ile mümkün olabileceğini vurguladılar. Bu kurumsallaşmanın, aynı zamanda 20. yüzyıla damgasını vuran “Almanya sorununun” çözümünü de sağlayabileceğini savundular.

 

Monnet ve Schuman’ın önderlik ettiği Fransa’nın siyasi aktörleriyle, savaştan bölünmüş olarak çıkan Almanya’nın yeni siyasi seçkinleri arasındaki büyük uzlaşmazlıklara/savaşlara neden olan ilişki türünü değiştirmenin artık kaçınılmaz olduğu hususunda bir fikir birliği oluştu ve Batı Avrupa’nın diğer ülkelerinin katılımıyla uluslarüstü kurumsallaşmanın temel alındığı yeni bir Avrupa’nın oluşumu için harekete geçildi. Bu yöneliş ve arayışlar somut ifadesini Schuman Deklarasyonu’nun ön ayak olduğu Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’nde (AKÇB) ve Avrupa Topluluğu (AT) ile süren Avrupa bütünleşme sürecinde buldu. Batı Avrupa’da başlayan Avrupa bütünleşme süreci zamanla genişleme politikalarıyla Avrupa’nın değişik bölgelerine yayılarak kapsamlı bir kurumsallaşmaya dönüştü.

 

Avrupa Bütünleşmesi ve Çok Taraflılık

 

Soğuk Savaş’la birlikte iki kutuplu yapının ortaya çıkmasıyla ve Avrupa’nın Batı ve Doğu şeklinde ikiye bölünmesiyle, Avrupa bütünleşme süreci daha geniş bir siyasi proje olan Batı İttifakı’nın oluşturulması ve güçlendirilmesi çerçevesinde ele alınmaya başlandı. Bu ortamda, ABD yöneticileri ile Batı Avrupa siyasi aktörleri arasında Batı İttifakı’nın iktisadi ve siyasi olarak güçlendirilmesi gereği üzerine fikir birliği oluştu. Bu doğrultuda, güçlü bir Batı İttifakı’nın ancak Batı Avrupa’nın yıkık ekonomik yapısının yeniden inşası ve siyasi istikrarının yeniden sağlanması yoluyla gerçekleştirilebileceği anlaşıldı ve böyle bir Batı Avrupa’nın yaratılması için ABD yönetimi kapsamlı Marshall Planı’nı devreye soktu.

 

Batı Avrupa’da yeni bir iş birliği zeminini oluşturmayı amaçlayan ve Federal Almanya’nın da dahil edildiği Marshall Planı’nın uygulandığı ortamda, Batı Avrupa’da uzun vadeli ekonomik ve siyasi istikrarın sağlanmasının ancak Federal Almanya’nın dahil olduğu egemenlik devrini içeren bütünleşmeyle gerçekleşebileceği düşüncesi ağırlık kazandı. Bu sürecin aynı zamanda Batı İttifakı’nın güçlendirilmesi hedefine de yararlı olacağı üzerine ABD ve Batı Avrupa yöneticileri arasında fikir birliği oluştu. Böylece, Avrupa bütünleşme projesi, ABD yöneticilerinin öncelik verdiği daha geniş kapsamlı Batı İttifakı yönelişiyle iç içe geçti ve iki kutuplu Soğuk Savaş dünyasında ABD ve Batı Avrupa arasındaki iş birliğinin temelini oluşturarak, çok taraflı iş birliğine dayanan düzenin de temel yapı taşlarını teşkil etti.

 

Avrupa’da önemli bir dönüşümü sağlayan çok taraflı iş birliği ve kurumsallaşmanın en belirgin örneklerinden biri olan bütünleşme projesi, Soğuk Savaş ortamının iki kutuplu dünyasının etkisinde şekillendi. Bu ortamda ABD’nin liderliğinde şekillenen çok taraflı iş birliği düzeni temelde Batı’nın ve transatlantik iş birliğinin yansıdığı bir proje olarak algılandı. Bu çerçevede, Avrupa bütünleşmesinin yansıdığı AKÇB ve AT gibi kurumlarda, ABD önderliğinde şekillenen Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası gibi ekonomik kurumları ve Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) gibi siyasi-askeri kurumları da kapsayan Batı İttifakı’nın uzantısı kuruluşlar olarak değerlendirildi. Batı İttifakı’nın Soğuk Savaş dönemindeki kurumsal yapısındaki ABD ağırlığı, çok taraflı iş birliği ve kurumsallaşma düzeninin de hiyerarşik şekillenmesine ve ABD hegemonyasının uzantısı olarak algılanmasına neden oldu.

 

Soğuk Savaş ortamında şekillenen ve incelediğimiz “dışlayıcı” özellikler taşıyan; Avrupa bütünleşmesi kurumlarını da kapsayan çok taraflı iş birliği düzeni zamanla önemli sorunlarla karşılaştı. Bunlardan en belirgin olanı, Soğuk Savaş sonrası dönemde Keynesyen politikaların etkilediği refah devleti uygulamalarının ön plana çıkardığı sağlık, eğitim ve işsizlik gibi temel insan ihtiyaçlarına öncelik veren politikalardan devletlerin uzaklaşmaları oldu. 1980’lerden itibaren artan bir şekilde neo-liberal yaklaşım ve politikaların etkisiyle, devletler insan ihtiyaçlarını temel alan bu alanlardan çekilmeye ve bu önemli konuları piyasaya terk etmeye başladı. Hızla küreselleşen dünyada sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin de artmasıyla, ABD hegemonyasındaki çok taraflı iş birliği düzeninin “dışlayıcı” karakteri daha da görünür hâle geldi. Bu durum, Avrupa Birliği’nin başarılı politikalarından olan genişleme politikasına da yansıdı ve Avrupa Birliği’nin çok taraflı iş birliği modelinin de dışlayıcı özelliklerini ortaya çıkardı. Soğuk Savaş sonrasında AB’nin Merkezî ve Doğu Avrupa’ya doğru tarihsel genişleme süreci, bu özelliklerin yansıdığı en belirgin örneklerdendir.

 

Krastev ve Holmes’in kapsamlı ve zihin açıcı çalışmalarında gösterdikleri gibi, bu genişleme süreci Merkezî ve Doğu Avrupa’da sancılı bir şekilde yaşadıkları “Sovyet ortodoksisi” düzenini hatırlatan bir tarzda, yeni bir ortodoksi düzen, bu kez “neo-liberal ortodoksi” düzen olarak algılandı.[1] Özellikle Macaristan ve Polonya’da bu algılama, Avrupa’ya dönüşten ziyade otoriter-popülist siyasi eğilimlerin güçlenmesine neden oldu. Buna benzer süreci, AB’nin Soğuk Savaş sonrası geliştirdiği ve çok taraflı iş birliği modelini kendisine komşu olan bölgelere yayarak, AB’nin etrafında “dostlar halkası” oluşturmaya yönelik komşuluk politikalarında da gözlüyoruz. Beklentilerin aksine, komşu ülkeler bu politikaları Avrupa-merkezli ve neo-liberal yaklaşımların etkisiyle geliştirilen politikalar olarak düşündüler ve bu politikaların yerel desteği oluşamadı ve “dostlar halkası” yerine zamanla Avrupa’nın çevresinde “yangın halkası” oluştu.

 

Gelecek Tartışmaları ve Sorunları

 

AB’nin çok taraflı iş birliği yaklaşımının “dışlayıcı” özelliği sadece geçmiş politikalarına değil, son zamanlarda gündem oluşturan Avrupa’nın geleceği tartışmalarına da damgasını vurdu. AB’nin 2008 finansal kriz ile başlayan çoklu kriz ortamı Avrupa’nın ve AB’nin geleceği konusunu ön plana çıkardı. Finansal krize zamanla göçmen krizinin eklenmesi ve Birleşik Krallık’la uzun süren Brexit bunalımı, “Avrupa bütünleşmesinin sonu mu, bütünleşmeden parçalanmanın ağırlık kazandığı bir süreç mi başlıyor” tartışmalarını alevlendirdi. Bu ortamın etkisiyle AB içinde Kuzey ve Güney ülkeleriyle Batı ve Doğu ülkeleri arasındaki dayanışmanın sekteye uğraması, tehlike sinyallerinin çalmasına ve AB’nin albenisinin azalmasına neden oldu.

 

Çalkantılı bu ortamda, dönemin Avrupa Komisyonu Başkanı Juncker, Avrupa Topluluğu’nun kuruluşunu sağlayan Roma Antlaşması’nın 60. yılı kutlamaları münasebetiyle, Avrupa’nın geleceğine ilişkin kapsamlı bir rapor hazırlayarak, AB’nin kurumlarını da bu önemli tartışmaya kattı; bu konunun yaygın bir şekilde tartışılmasına öncülük etti. Avrupa’nın geleceğine ilişkin beş senaryonun dile getirildiği bu rapor, dört ana başlıkta gruplandırılabilecek gelecek olasılıklarına işaret etti:

 

– Aynı Avrupa (statükonun korunması): AB’nin değişikliğe gitmeden aynı yaklaşım ve politikalarda devam etmesini vurgulayan bu yaklaşım, AB’nin çoklu kriz ortamında geriye doğru gitmemesini savunuyor. Ancak, kriz ve sancılı ortamlarda, aynı yaklaşım ve politikalar AB’nin azalan cazibesini daha da olumsuz etkileyebilir.

 

– Daha az Avrupa: Daha az bütünleşme anlamına gelen bu senaryo, içe kapanmacı bir yaklaşımı ve Avrupa bütünleşmesinin tek Pazar alanında yoğunlaşmasını ve daha ileri aşamalara geçmemesini öngörüyor. Avrupa’da sağ eğilimli popülist yaklaşımların daha yakın olduğu bu görüş, Avrupa bütünleşmesinin temel dinamiklerine ve eğilimlerine çok uygun olmayan bir yaklaşım sergiliyor.

 

– Daha fazla Avrupa: Daha fazla bütünleşmeyi öngören bu senaryo, AB’nin hem ekonomi hem de dış politika/güvenlik alanlarında daha fazla bütünleşmesini ve derinleşme ve genişleme politikalarının birlikte sürdürülmesini öngörüyor.

 

– Farklı Avrupa: AB’nin geleneksel yaklaşım ve politikaları ile ilerleyemeyeceğini savunan bu görüş, AB’de kademeli ve esnek bütünleşmeye dayalı bir kurumsallaşmanın gerekli olduğunu savunuyor. Uzun zamandır akademik çalışmalarda dile getirilen bu görüş, AB’nin kurumsal yapısının sözcüleri ve siyasi aktörleri tarafından tartışmaya açılıyor.

 

Avrupa’nın geleceğine ilişkin senaryolar arasında en büyük ilgiyi “farklı Avrupa” senaryosu çekti; Macron ve Merkel gibi Avrupa’nın önde gelen liderlerinin katılımıyla da yoğun bir tartışma ortamı yaşandı. Ancak “farklı Avrupa” konusundaki tartışma ağırlıklı olarak Avrupa’nın siyasi ve akademik seçkinleri arasında, özellikle AB’nin çekirdek ülkelerinin başını çektiği bir tartışma olarak şekillendi; bu nedenle AB içindeki parçalanma eğilimlerine çare olamadı, dayanışmayı güçlendiremedi. Ayrıca, bu tartışma AB üyelerinin katıldığı AB’nin iç sorunlarına yoğunlaşan bir seyir izledi. Uluslararası sistemin içinde yaşadığımız çalkantılı ortamında kademeli esnek entegrasyona ağırlık veren “farklı Avrupa” yaklaşımının bu sorunları ve aktörleri içermesi de gerekirken; bu tartışma “dışlayıcı” bir yaklaşımla AB’nin kendi içinde kademeli esnek entegrasyon nasıl geliştirilebilir sorunu üzerinde yoğunlaştı. AB’nin kendi stratejik belgeleri, örneğin Global Strateji Belgesi AB’nin çalkantılı uluslararası ortamda çok taraflı ilişkileri geliştirmesi için farklı aktörlerle iş birliğine ve ortaklıklara gereksinim duyduğunu belirtmesine karşın, esnek kademeli bütünleşme tartışmaları AB’nin dışındaki aktörlerle kademeli esnek bütünleşme konusunu göz ardı etti. Bunun örnekleri komşuluk politikalarına ve savunma/dış politika konularına yansıdı.

 

Farklı Avrupa tartışması, farklılığını dışlayıcı yaklaşımlardan, çoklu kriz ortamında gerekli olan kapsayıcı yaklaşımlara yönelme konusunda ortaya koyamadı. Tartışmalarda AB içi kurumsal konular ağırlık kazanırken, küreselleşmenin ve neo-liberal ekonomi politikalarının yarattığı ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin nasıl giderileceği hususu göz ardı edildi. Farklı Avrupa’nın neo-liberal yaklaşımlardan farklı, sosyal ve ekonomik eşitsizliklere çözüm üreten yeni bir siyasi iktisat anlayışına ağırlık vermesi gerektiği önceliği ön plana çıkamadı. Bu durumun Avrupa’nın çoklu kriz ortamında popülist/otoriter siyasi eğilimlere uygun ortam yarattığı sorunu yeterince anlaşılamadı.

 

Koronavirüsü salgını ve gelişen sosyo-ekonomik kriz ortamı AB’nin dışlayıcı çok taraflı iş birliği yaklaşımını sürdürmesinin mümkün olmadığına; Avrupa bütünleşmesinin geleceğinin tehlikede olduğuna ve siyasi risklerin arttığına işaret ediyor. Salgın öncesinde de Avrupa bütünleşmesinin temeli olan çok taraflı kurumsallaşma ve işbirliği yaklaşımı, tek ve iki taraflı yönelişlerin arttığı yaşadığımız çalkantılı uluslararası ortamda zorluk yaşıyordu.

 

Bir yandan, ABD’nin Trump yönetiminde çok taraflı iş birliği yaklaşımlarından “önce Amerika” ağırlıklı tek taraflı politikalara yönelmesi; diğer yandan, Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma süreci, AB’nin çok taraflı yaklaşımına önemli darbeler vurmuştu. Uluslararası sistemde tek ve iki taraflı yönelişlere ağırlık veren Rusya ve Çin gibi ülkelerin yükselişi de AB’nin durumunu zorlaştırıyordu. Avrupa çevresindeki bölgelerde, özellikle Ortadoğu’da yaşanan önemli sorunlar karşısında AB’nin ortak ve etkin politikalar üretmekteki sıkıntısı da AB’nin çok taraflı iş birliği yaklaşımının albenisini azaltıyordu.

 

Koronavirüsü salgını böyle sancılı bir ortamda, AB içinde ulus-devlete ve korumacı politikalara dönüş mü tartışmaları için uygun ortam yaratarak, AB’nin durumunu daha da zorlaştırdı. Aynı zamanda da AB için “dışlayıcı” çok taraflı iş birliği yaklaşımını sürdürmesinin açmazlarını göstererek, AB’ne bu yaklaşımları eleştirel bir şekilde gözden geçirme, yeniden tanımlama ve “dışlayıcı” yaklaşımlardan daha “kapsayıcı” çok taraflılığa yönelmek için de fırsat yarattı.

 

AB ve üye ülkeler Koronavirüs salgınının ilk dönemlerinde kendi içlerine döndüler, sınırları kapattılar, birbirlerine yardım etmediler; bütünleşme ve dayanışma gösteremediler ve başarılı olamadılar. Ancak hem salgın hem de yaşanan sosyo-ekonomik sorunlar bütün Avrupa’yı kapsayan, tek tek devletlerin çözmesi imkânsız sorunlar olduğundan, AB’nin çok taraflı yapısı, eğer “kapsayıcı” bir şekilde gözden geçirilirse, Avrupa’nın geleceğini şekillendirmede etkili olabilir.

 

AB’nin çok taraflılığını değerlendirdiğimiz İPM Politika Notları’nda Fuat Keyman ile birlikte vurguladığımız gibi: Çok taraflılık, AB için yaşamsal bir mesele olduğundan, çok taraflılığın yok olması, aynı zamanda Avrupa bütünleşmesinin sonu anlamına gelebilir.[2] Bu nedenle de AB’nin “kapsayıcı” yeni bir yaklaşıma gereksinimi hayatî bir önem arz etmektedir. AB’nin ve Avrupa’nın yöneticileri bundan dolayı sürekli çok taraflılığın AB için bütün diğer aktörlerden daha yaşamsal bir husus olduğunu vurgulamaktadırlar. Ancak, bu kez AB’nin retorikle yetinmemesi ve yaşanan sorunlara çözüm üretmesi ve “kapsayıcı” olması gerekmektedir.

 

Bu ortamda “kapsayıcılık”, hem AB vatandaşlarının sağlık, eğitim, işsizlik ve sosyo-ekonomik eşitsizliklerle ilgili temel sorunlarını kapsarken, hem de AB’de yaşanan dayanışma sorunlarının eleştirel bir şekilde gözden geçirilmesini, aynı zamanda da AB’nin çevresindeki ülkelerdeki somut sorunlara hassas davranarak iş birliği ve ortaklıklar kurmasını amaçlamaktadır. Bir yandan kapsamlı bir İyileştirme Planı ile salgın ve işsizliğin yarattığı sorunlara çare ararken, diğer yandan da bu sorunların çözümünün katılımcı mekanizmalarla sağlanması ön planda olmalıdır. Bunları amaçlarken, AB ve üye ülkelerin eşitsizliklere neden olan ve sağlık ve işsizlik gibi temel konularda devletlerin kapasitesini zayıflatan neo-liberal kemer sıkma politikalarından vazgeçmesi ve insan ihtiyaçlarına ağırlık veren yeni politikalara yönelmesi kritik önem arz etmektedir.

 

AB’nin yeni kurumsal aktörleri ile 2020 yılında tekrar canlanan “Avrupa’nın geleceği” tartışmaları, Koronavirüsü salgınının yarattığı sancılı ortamda yeni bir gündem ve anlayışla, “dışlayıcı” çok taraflı yaklaşımların neden olduğu sorunlara eleştirel bir gözle yaklaşarak, farklı ve “kapsayıcı” çok taraflılık oluşturma hayatî sorunu ile karşı karşıyalar. Çok taraflılığı hem Avrupa içinde hem de çevresinde kapsayıcı bir şekilde tanımlayan AB, yaşadığımız uluslararası ortamda çok ihtiyaç duyulan küresel dayanışma ve uluslararası iş birliğinin oluşmasına da yardımcı olacaktır.

 

AB’nin Avrupa’nın geleceğine ilişkin tartışmaları, Avrupa’nın Geleceği Konferansı ile canlandırmayı ve Avrupa çapında geniş katılıma açmayı planladığı bu dönem, Avrupa bütünleşmesine yeni bir canlılık kazandırmakta önemli bir fırsat yaratmaktadır. Avrupa’nın dönüşümünde önemli bir aşama olan Schuman Deklarasyonu’nun 70. yılında AB’nin hem Avrupa içi hem de küresel sorunların çözümü için Avrupa bütünleşmesini ve çok taraflılığı daha “kapsayıcı” yönde geliştirmesi kendisi ve küresel dayanışma açısından büyük önem arz etmektedir.

_________

[1] Ivan Krastev ve Stephen Holmes, The Light That Failed: Why the West Losing the Fight for Democracy. (New York: Pegasus Books, 2020). “Ortodoksi” kavramı yerleşik inançlara, değerlere, geleneklere sıkı sıkıya bağlı olma anlamında kullanılmaktadır.

[2] Atila Eralp ve E. Fuat Keyman, “A Fumbling or An Enabling European Union, Envisioning Multilateral Governance in a Post-Corona World”, İPM Politika Notları, Mayıs 2020.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR