Değişim-Statükoculuk Sarkacında AK Parti ve BDP/HDP’nin Ortak Sınavı

AK Parti’nin Türkiye açısından misyonunu yitirmesi, değişimcilik rüzgarını güvenlik tehdidi olarak görmesi ve dolayısıyla eski travmatik hikayelere yaslanıp eski Türkiye’nin denenmiş kodlarına dönüş yapması, aslında tam da bütün statükocuların ortak kaderinin bir yansımasıdır!

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Kocaeli milletvekili Ömer Gergerlioğlu’na dönük hukukiliği sorunlu yargısal karar, bunun Meclis’e yansıyan görüntüleri ve aynı gün HDP’ye kapatma davasının açıldığı bir süreçte yazımızın başlığına dönük kullandığımız tercih zamanın ruhu karşısında biraz tuhaf karşılanabilir.

 

Başlıkta neden bu iki partiyi konu ettiğimize kısaca açıklık getirelim. Resmî ideolojiyle sorunlu olmayan ve bugüne dek işleyen statükoyla içli dışlı diğer partileri bir kenara koyarsak; AK Parti ve HDP’nin Kemalist düzenin gadrine uğramış toplumsal yapıları temsil eden bir geçmişe sahip olmaları birinci sebep.

 

Bununla birlikte, HDP geleneğinin Kürt Kemalizm’i olarak adlandırılabilecek ve PKK vesayeti altındaki yakın geçmişi ile AK Parti’nin vesayetle mücadeleden statükoya zihniyetsel ve metodik olarak teslimiyetinin trajik öyküsündeki travma ikinci sebep.

 

Her gelişmenin ardından galebe çalan statükonun çözümsüzlüklerinin dejavu misali arzı endam edip, bugün HDP’nin kapatılmasına kadar varan yargı süreçleri dolayımında yeniden karşımıza dikilmiş olmasının hatırlattığı, siyasal kültürümüzün handikapları da üçüncü sebep.

 

Hepsinden önemlisi, statükoculuğa zihniyetsel ve pratik teslimiyetin, toplumun dönüşümünü engelleyen korku ve ezberlerin hemen her kesimde varoluş sendromu yaratmasının adil ve özgürlükçü değişimleri çıkmaz sokaklara itelemesi.

 

Bugün partilerin kapatılma tarihleri üzerine çokça bildik söylemler dolaşımda olmakla birlikte, AK Parti’ye kızgın olanların BDP’yi de geçmişte HDP’nin lağvettiğini hatırlamalarında fayda var. Bu lağvetme meselesinin HDP’nin bir siyasetsizliği kalıcılaştırmasıyla da yakın ilgisi var. Yani bugün kapatılma tehdidiyle karşı karşıya olan siyasal çizginin “uzun süredir açık olup olmadığı?” sorusunu da yabana atmamak gerekir. Bu pozisyonun ne 15 Temmuz’la, ne de OHAL süreçleriyle bir ilgisi var. Bölgede izlenen güvenlikçi siyasetlerin PKK’yı geriletmesiyle oluşan metazori bir pasifleşme/etkisizleşme sürecinden bahsetmiyoruz; bu noktayı anlayabilmek, bunun bir tercih olduğunu kavrayabilmek için filmi geriye doğru sarmak gerekmektedir.

 

Buradan mülhem hatırlanması gereken diğer tahrik edici soru şudur: AK Parti’nin statükoculaşmasında ve değişimci pozisyonlarını yitirmesinde HDP’nin yaptığı tarihsel katkılar hatırlanmadan bu sarmaldan çıkmak mümkün müdür?

 

Elbette bu konuda hiç de yalnız olmayan bir BDP/HDP’den söz ediyoruz. Mesela Türkiye’de statüko karşısındaki değişimci atılımın kırılma süreçlerinin ikincisini oluşturan anayasal değişiklikler ve 2010 referandumunu burada hatırlamak gerekir. CHP, MHP ve BDP’nin ortak şekilde “hayır cephesi”nde yer aldıkları ve parti kapatmanın zorlaştırılacağı oylamayı da Mecliste boykot ettikleri ve hatta referandumu boykot amacıyla sandıklara terör örgütünün namlularının çevrildiği dönemleri.

 

Konumuz statükoculuk olduğuna göre; bu kırılma döneminin “hayırcı” üç parti özelinde ne türden siyasal mühendisliklere dönüştüğünü, iç değişimlere sebebiyet verdiğini de hatırlatmakta fayda var.

 

Meseleye BDP/HDP özelinde baktığımızda, daha da geriye gidip Erdoğan’ın 2005 Diyarbakır konuşmasının ardından statüko karşısında ilk önemli hamle olan 2007 sürecinde, PKK’nın başlattığı ve Kemalist vesayete koltuk değneği olduğu eylemleri hatırlayalım. Sadece o mu? DTK’nın ve dönemin sol-liberal yandaş kalemşörlerinin bu “hareketlenmeyi” onaylayan travmatik ezberlerini boca ettikleri yazılarını da.

 

Bu konuda tutarlılık arandığında hep CHP, Vatan Partisi ya da MHP’yi ve Bahçeli’yi akla getiren tarihsel hafıza, aynı tutarlılık deneyiminde bu tarihsel gerçekleri neden unutur? Geç kalmış milliyetçilik, Kürt halkının yaşadığı mazlumiyet ve mağduriyetlerin sebep olarak öne sürülmesi statükoculuktan kurtulmak ve değişime yelken açmak için mi savunulmuştur yoksa değişime öncülük edenlerin ideolojik pozisyonlarına karşıtlık ve PKK vesayetinin üzerlerindeki etkisiyle mi?

 

Dolayısıyla 2015’ten itibaren siyasetsizliğe giden sürecin ardında böylesi bir negatif siyaset, değişime engel, çifte statükoya hizmet yok mudur? Kürt halkının geleneksel militarist vesayete karşı mücadele veren AK Parti sayesinde elde ettiği -yakın geçmişe nazaran hayal bile edilemeyecek- devrimsel kazanımlar Kürt seküler siyasal çizgisinin ve destekçilerinin ne zaman umurunda olmuştur ki!

 

Keşke sadece PKK vesayeti olsaydı söz konusu olan. Bugün AK Parti’nin teslim olduğu statükocu anlayış karşısında -siyasetsizliğin de avantajıyla- belli bir meşruiyet skalası yakalayanların geçmişinin statükoyla mücadele olduğunu söyleyebilmek mümkün müdür? Klasik travmatik ezen-ezilen milliyetçilik ekseninin bu siyasal çizgiye konforlu bir alan sağlamadığını söylemek mümkün müdür? Ya statükoculuğun bu rahatlamadan kendi payını almasını sorgulamayacak mıyız?

 

Türkiye’deki siyasal akımların ve partilerin değişim-statükoculuk sarkacında verdikleri sınavlar hatırlanmadan bugünkü pozisyonları anlamlandırma ve buradan çıkış için çözümler üretmede oldukça zorlanacağımızı belirtmek isteriz.

 

Mesele siyasal çizgilerin tutarlılığı-tutarsızlığından öte, eyledikleri ve yapmadıklarıyla değişim ve statükoyu koruma süreçlerine kattıklarıyla ilgili. Nitekim değişim, ezberleri bozma çabasını da içrek olarak riskler barındırırken, ezberlerin korunması statükoculuğa hizmet anlamına da gelmekte.

 

Birileri elbette bugüne dair tabloyu 2015’lerden, 7 Haziran sonrası gelişmelerden itibaren başlatmayı seviyor. Bu hem ellerini rahatlatıyor hem de iktidarın bugünkü statükoculuğuna ilişkin “ben demiştim” demeyi kolaylaştırıyor. Haklı çıkmanın verdiği huzur “barış” kelimesiyle de taçlandı mı, gerisi bu siyasal pozisyonu tahkim eden dolgu malzemelerine kalıyor. Hatta statükonun ortaya koyduğu çözümsüzlük pratiklerine, haklılaşmayı onaylayan argümanlar olarak bakan, onlara tarihsel travmalara ve öfkeye yaptığı hatırlatıcı katkılar üzerinden nimet muamelesi yapan siyasal zihin korunmuş oluyor.

 

Kürt seküler siyasal çizgisinin ve destekçisi, özellikle sol gelenekten gelen liberallerin tabloyu bu şekilde okumalarının, onların tarihsel pozisyonlarını koruyucu bir tarafı oldu hep. Ama bunun statükoculuğa yaptığı katkı, onların cephesinde neredeyse hiçbir analizin konusu olmazken, 2005’ten bu yana korudukları pozisyonları asla bir yüzleşme iklimine dönüşemedi.

 

Kemalist statükonun inkâr ve asimilasyon siyasetlerini besleyen ezber korkusu PKK’nın siyasallaşması iken; hiç de ilginç olmayan tecrübe PKK’nın da aynı siyasallaşma ve normalleşmeden korkması, kendi militarist pozisyonunun kaybolacağı korkusu idi. Bu korku haklıydı. Nitekim bu durum, statükonun darbe yapamadığında değişimci siyasal çizgiler karşısında dumura uğrayıp kaybetmesinde, değişim ve normalleşme siyasetlerini engelleyememesinde olduğu gibi; PKK açısından da yegâne militarist tarzının dumura uğraması, kendisine olan ihtiyacın buharlaşması, fiziki yapısının anlamsızlaşması manasına gelmekteydi.

 

Kürt-Türk Laik Vesayet Ortaklığı

 

2011 sonrası Arap baharı sürecinde özellikle Suriye sahasında yakalanan fırsatlar da gökte aranıp yerde bulunan cinstendir. O fırsatların yarattığı iklim PKK’nın tam da arzu ettiği ve tarihinde hiç olmadığı kadar geniş bir alanda faaliyetlerini artırdığı bir zemin sağladı. Bu gelişmenin konumuzla bağlantılı yönü, Türkiye’de 2005’lerden itibaren özgürlükçü değişimler hilafına Kemalist statükoya destek verirken, Suriye’de de Suriye’nin en fazla ezilen kesimleri olan Kürtleri araçsallaştırarak Esed oligarşisine verdiği destektir.

 

Bu gelişme, sadece Türkiye’deki normalleşme süreçlerine negatif katkı yapmakla kalmadı; seçilmiş iktidar karşısında ajandaları olan iç ve dış odakların elini güçlendirirken, iktidarın değişim politikalarında frene basıp hatalar yapmasında, statükocu eğilimlere kapı aralamasında, laik Kürt siyasal hareketinin eski ezberlerini daha da pervasızlaştırmasında da etkili oldu. Bu pervasızlaşmaya iç-dış vesayet aktörleri de katkı sağlayınca, 2005’ten bu yana ortaya konan sahici çabalar çözülmeye başladı.

 

Çözülmenin, ideolojik yandaşlar tarafından, baştan bu yana ortaya konan politikaların samimiyetsizliği olarak okunması ise tam da Ortadoğu sahasına uygun tarafgir bir şark kurnazlığının uzantısı idi. Halbuki hem PKK hem laik Kürt siyasal hareketi ve uzantısı “entelijansiya” Kürt sorununun muhafazakâr ya da İslamcı aktörler tarafından konuşulması ve çözülmesi ihtimalini baştan itibaren sevmemişti. Buna tam karşıt bir pozisyon alış için çözüm sürecinin başlaması falan da gerekmiyordu. Bu pozisyon alış zaten onların ideolojik muhayyilelerinde mevcut idi. Bu pozisyon alışın resmî ideoloji yanlısı, değişim karşıtı statükoya yaptığı katkı ya görülmek istenmedi ya da ikincil olarak görüldü. Daha doğru bir tanımlamayla, kendi pozisyonlarının aldığı zarara bakarak seküler kardeşliğe mazeret oluşturdu.

 

Türk-Kürt Muhafazakâr Halk, Siyaseti ve Normalleşmeyi Destekledi

 

Halbuki risk alarak sürece omuz veren gerek AK Parti kadroları gerekse destekçisi muhafazakâr halk kitleleri, ortak mazlumiyet-mağduriyet hikayesi üzerinden Kürt siyasal hareketinin, Mecliste AK Parti ile birlikte hareket edilebileceği vasatın oluştuğunu, kendilerinin de buna destek vereceğini ummuştu. Kürt halkının önemli bir kısmı da aynı duygudaşlık içerisindeydi. Bu umut, her yaşanan hayal kırıklığının ardından tekrar tazelendi. Destek veren Kürt halkının HDP çizgisine artan desteğinin arkasında da milliyetçi saiklerle birlikte siyasetin mecliste yapılması, bu siyasetin normalleşmeye katkı sağlaması hep vardı. Muhafazakâr Kürtlerin BDP-HDP’ye verdikleri desteğin arkasında da bu motivasyon vardı. Her iki vesayet türünü de iliklerine kadar yaşamış olan bölge halkının birini diğerine tercih etmediği, güvenliğiyle birlikte özgürlüklerinin de teminat altına alınmasını arzu ettiği bir gerçekti.

 

 

AK Parti’nin kendisini gün gelip minnet altında bırakıp nankörlükle suçlayacağı ana kadar köprünün altından akan suları görmezsek, statükoculaşmanın sihirli değnekle oluşmadığı, travmatik kimlikçi hikayeleri terk etmek istemeyen, kendi kurduğu statükoların daha güçlü statüko unsurları tarafından kuşatıldığı, verili statükonun zeminini nasıl güçlendirdiği görülmezse “dön baba dönelim” sarmalından çıkmak da imkansızlaşır.

 

Statükoculuk Sadece İktidarlara Has Değildir

 

AK Parti’nin Türkiye açısından misyonunu yitirmesi, değişimcilik rüzgarını güvenlik tehdidi olarak görmesi ve dolayısıyla eski travmatik hikayelere yaslanıp eski Türkiye’nin denenmiş kodlarına dönüş yapması, aslında tam da bütün statükocuların ortak kaderinin bir yansımasıdır!

 

Artık o statükocu anlayışa yaslandıktan sonra, sırtını eski sorunlara yaslayıp, topluma sürekli bunları hatırlatmanın katma değerinden istifade etmekten başka çareniz kalmamıştır. Çözümleri olmayanlar eski çözümlere (!) dejavu yaptırırlar. Hatip Dicle, Leyla Zana gelir gözünüzün önüne. Hatta -kendisi bugünkü yeni konumlanışı gereği reddetse de- Merve Kavakçı gelir.

 

Tamam da her sandık döneminde ya da her değişim adımının ardından, örgütün lideri Öcalan’ın değişime destek çağrılarının bile bypass edildiği süreçlerde, hem PKK’nın silah desteğinden istifade edip hem de liberal-demokratlık oynayanların paylarını hatırlamamamızı haklı çıkarır mı bu durum?

 

Bu karşılaştırmadan muradımız soruna bir gölge boksu yaptırmak değildir. Statükoculuktan birlikte çıkma imkânı varken kaçırılan fırsatlara ayna tutmaktır. Değişim için ter dökenlere verilmeyen desteğin, hatta vurulan kösteğin gün gelip ne türden bir döngüye hepimizi soktuğunun resmini çizmektir.

 

Bu noktada soru şudur: Siyasi sürece etki etme şansı olmayan istisnai kişiliklerden bağımsız olmak kaydıyla, laik Kürt siyasal hareketi ve paydaşları gerçekten de çözümsüzlükten mustarip midir? Kendi milliyetçi, sosyalist, laik siyasal ideolojileri onlara, ezberlerini bozma adına risk alabilecek bir vizyon sunmakta mıdır? O riskin ilk paydaşı olan PKK’ya “o silah olmazsa olmaz” diye mi bakılmaktadır yoksa silahın bizatihi kendisinin düz ovada siyaset yapmayı engellediği düşüncesinde midirler?

 

Bu soruların boşluğa söylendiğinin farkındayız. Zira meselemiz başka daha önemli bir noktaya dikkat çekmek: Çözümün olmadığı yerde tarihsel hafıza statükocuların yardımına koşar, travmatik argümanlar sahaya sürülür. “İşçiysen işçi kal” sözü aynı zamanda bir monoloğun, bir şuuraltının uzantısıdır.

 

Bugün iktidarın İnsan Hakları Eylem Planını ilan ederken ki çaresizliği ne ise kendilerinin yaşadığı da odur! Sadece inatla yapmama değil “yap(a)mama” üzerine kurulu statik bir haldir bu! Bugünkü iktidar için “normalleşme” nasıl zararlı ise, kendileri için de durum farksızdır. Bugün birilerinin hapse konmuş olması, kayyumlar atanması birer sonuçtur. Sorunun çıkış noktası değil, nihai olmayan duraklarından birisidir.

 

Buradan daha kötüye de gidilebilir. 1990’lar bunun örnekleriyle doludur. Dolayısıyla çözüm de bir zihniyet ve iklim meselesidir. O iklimin oluşmasına engel, sadece bugünkü iktidarın otoriter despotik pozisyonu değildir. Bugün siyasi ya da hukuki mağduriyetleri yaşayanların kendi statükoculuklarıyla, milliyetçi yaklaşımları başta olmak üzere yüzleşme zorunlulukları vardır.

 

İçinde oldukları yargısal ve irrasyonel siyasal cendereden PKK memnundur. Memnun olan örgütün vesayetinin sorgulanması ise söz konusu dahi edilemez. Bu tartışmanın yapılamaması da cendereye sokan iktidar bahane kılınarak rahatlıkla engellenebilmektedir. Oysa o iktidarın geçmişinde, bugünkü milliyetçi ortağıyla dövüşerek oluşturmaya çalıştığı iklimde de laik Kürt siyasal hareketinin duruşu bugünkünden farksızdı. İktidarın MHP’ye teslim siyaseti izlemesinde başka iç-dış siyasi aktörlerin ajandalarını bu ülkeye dayatma çabası kadar, laik Kürt siyasal hareketinin de özgür olamamasının payı vardır.

 

Tarihi Fırsatlar Heba Ediliyor

 

İktidar bugün cendereye girmiş ve bir türlü çıkamamaktadır. Bugün bölgede tarih boyunca hiç sağlanmamış bir güvenlik iklimi varken; iktidarın böyle bir hazır iklim yokmuşçasına, sanki PKK tehdidi devam ediyormuşçasına, sanki kayyum rejimi geriletilirse eski günlere dönüş yaşanır, bölgede PKK vesayeti geri dönermişçesine tutum takınmasında ortağına mecburiyetin ötesinde statükocu konforun bozulması endişesi vardır.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Paradoksmuş gibi görünen bu husus bütün düzenlerin istediği alternatifsizlik ve sağlanmış olan iklimden geriye düşmemek, kendine ve topluma güvensizlik vardır.

 

Kobani Kurgusu, Statüko Modeli ve Siyasal Mühendislik Başarısıdır

 

İşte tam da burada, statükocu-vesayetçi anlayışların birbirini beslemesine örnek olarak Kobani kurgusu verilebilir. Rojava destanı da buna eklenebilir. Kürt siyasal milliyetçiliğinin ihtiyacı olanı ona vermenin bedeli, Türkiye’ye bir Kobani trajedisi yaşatmış ve onlarca insan bunu hayatıyla ödemiştir. Hendek terörü, Suriye pratiğini Türkiye’ye aktarma gayretinden başkası değildir.

 

Peki nedir Kürt halkının da sözde maslahatına olan o pratik? PYD’nin Esed ile işbirliğinde Ayn-El Arab denilen çok dinli-etnisiteli yapıyı demografik değişikliğe uğratıp örgüte alan açma amacıyla, diğerleriyle binlerce Kürt insanının da coğrafyayı terkine sebebiyet veren bir kurgusal politik-militarist plandır. Eğer o bölgede önde gelen liderlere suikastlardan başlamak üzere Arap, Türkmen, Ezidi ve hepsiyle birlikte Kürtlere yapılan zulümler, Türkiye ve Irak’a tehcirler masaya yatırılsa ancak IŞİD’in Irak ve Suriye’de yaptıklarıyla karşılaştırılabilir. Terör örgütü dendiğinde akıllarına IŞİD’den başkası gelmeyenler, Kürt halkına yönelik bu musibetlerin IŞİD belasından çok önce isabet ettiğini de muhtemelen hatırlamak istemezler.

 

Ulusalcı-statükoculuğun ihtiyaç duyduğu kurgusallığa örnekler sadece muktedir olanlar üzerinden verilirse bu ciddi bir haksızlık olur. Geç kalmış milliyetçiliklerin şuuraltının da yeni gelişmelerle beslenmeye ihtiyacı vardır. Bunların yetmediği yerlerde de tarihsel travmalar devreye sokularak hatırlatmalara gidilir. Böylelikle her türlü “risk” bertaraf edilir. Konfor düzlemi korunur. “Normalleşme tehdidi”nden uzak durulmuş olur. Zayıf olan taraf geçmişte ektiklerinin bedelini görece öderken, sivil kanalların tıkanıp bildik vesayete dönüş bütün bir topluma her alanda fatura olarak döner.

 

Ne Kayyım Ne KCK

 

İşte o Kobani kurgusu ve yarattığı hakikat olan mağduriyetler bugün, otokratlaşan iktidarın elinde bir manivela olarak, yargının araçsallaştırılmasına da konu edilerek kullanılmaktadır. Kurgu, gün gelip güçlü statükonun kendi kurgusunun da aracı olmaktadır. O kurgunun yarattığı travmalar olmasa da muktedir sebepler üretmez miydi? Elbette üretirdi. Kayyum düzeni denen şeye üretilen hukuksuz bahaneler bunun göstergesidir. Lakin, çözüm sürecinde kurdukları KCK düzeniyle bölge insanına çektirdiklerinin bir kısmının kendilerine şimdi fatura olarak dönmesi, şikâyet konusu edilen manzaradaki empatiyi de ortadan kaldırmamalıdır. Tabii bu faturayı tümü suçlu olmayan ya da o faturada payı olmayanlar da ödemektedir ki zaten farklı muhalif kesimlerin de hukuk ve siyaset bağlamında eleştirdikleri mesele ve durdukları yer de bundandır.

 

Sonuçta elde edilen hakların, seçme-seçilme hakkından başlamak kaydıyla korunması talebi, hem Kürt seçmenin hukuki haklarını korumak hem de bölgede ve ülke genelinde anti-demokratik iklimin koyulaşmasına dönük bir siyasi ahlak eleştirisidir. Sadece bölge halkıyla sınırlı kalmayan, her konuda bütün ülke sathına yayılan otokratlaşmaya yönelik olması gereken bir itirazdır bu! Geçmişte ne yaşanmış olursa olsun, anı kuşatan gayrı meşruluğa, geçmişte ziyadesiyle tecrübe edilmiş, toplumsal yapıya verilen/verilecek olan zararın önlenmesine dönük rasyonel vicdanî bir karşı çıkıştır.

 

Reçete basittir aslında: Kuşatıcı bir sivil anayasa, adil bir hukuk devleti, eşit vatandaşlık, aidiyet bilincinin pekiştirilmesi. Normalleşme dediğimiz şeyi tanımlamak için bundan fazlasına ihtiyaç yoktur. Ama -yukarıda da altını kalınca çizdiğimiz üzere- bu hal sadece güçlü olana değil, görece zayıf olana da kaybettirici görüntü arz etmektedir.

 

Kayıp hissiyatında muktedir olan yalnız değildir. Kendini değiştirmek, değişim için risk almak, konforlu alandan çıkmak, bu çıkışın bedelini gerektiğinde ödemek zihnî bir dönüşüm gerektirir.

 

Şiir Okuyandan Retweet Yapana Statükoculuğun Kaderi

 

Bugüne gelirsek. Ömer Gergerlioğlu örneği, her ne kadar HDP ve terör sorunuyla bağdaştırılsa da aslında bu tablodan bağımsız değerlendirilmelidir. O, biraz da içinde olduğu siyasal çizgiden bağımsız şekilde, kişisel çabalarla iktidarın insan hakları karnesinin maskesini düşürme rolü itibariyle cezalandırılmaktadır.

 

PKK eylemlerine karşı sadece üzüntüsünü bildiren ve “barış” kelimesinin ötesine geçemeyen tutumu, normal şartlarda ancak siyasal basiretsizliğin konusu olabilir, hukukun değil. Olsa olsa, siyasal konumlanmasındaki zaaflar ve statükocu çizgiyi tarihsel ve konjonktürel olarak doğru okuyamaması eleştirilebilir. Bu da sübjektif siyasal değerlendirmelerin konusudur, yargının değil. Hele ki bir haberi retweet etmekten kaynaklı niyet okumalarla yapılan operasyonel süreç, bağıra çağıra gelen hukuksuzluk aslında tam da çaresizlik içinde debelenen statükoculuğa yakışan bir ezberin ürünüdür! Üstelik tam da Avrupalı parlamenterler önünde İnsan Hakları Eylem Planı açıklanmışken.

 

İşte özgürlükçü değişimcilik hattının paralize olması ve statükoculuğa teslimiyetin en veciz karikatürü, şiir okuduğu için hapse girmiş bir cumhurbaşkanının döneminde, bir haberi retweet etmekten ötürü bir vekilin vekilliğinin hukuksuzca düşürülmesidir.

 

Manidardır ki dosyasında “Terör örgütünün propagandasını yapmak” ile itham edenlerin toplu olarak ancak üç sayfa gerekçe yazabildiğini, karşıt oy kullanan üyenin ise on altı sayfa gerekçe hazırladığını da not etmiştir. Onayan Yargıtay ise sanki 12 Eylül anayasası yürürlükteymiş gibi daha önce kendisinin içtihatlarını çiğneyen bir karara da imza atmıştır.

 

Ama statükoculuğun bu olaydaki en trajik görüntülerinin başında, Gergerlioğlu’nun sabah namazı için Meclis’teki odasından çıkmışken, namaz kılmak ve üstünü giyinmek için izin istemesine rağmen karga tulumba emniyete götürüldüğü fotoğraftır. Bu kareler, AK Parti tarihine de kara bir leke olarak girmiş; sistemin hangi seviyeye evrildiğini de ortaya koymuştur.

 

12 Eylülcüleri yargılamak için tüm engellemelere rağmen referanduma giden; 28 Şubatçılar için mahkemeler kuran bir siyasal çizgi, tüm geçmişini inkâr edecek şekilde o darbe dönemlerinin görüntülerini ülkeye tekrar yaşatmıştır. 1994 yılında DEP’li vekillerin bir hafta boyunca Mecliste kaldıktan sonra, ancak DGM savcısının girişimiyle, -üstelik evlerinden- gözaltı için davet almaları örneği hatırlandığında, bugünkü tablonun vahameti de daha sarih biçimde ortaya çıkmaktadır.

 

Statükodan Beslenen Siyasi Mücadele Toplumsal Gelişimi Baltalar

 

Konjonktürel açıdan da küçük ortağın bugünkü statükonun kaptanı olma, bir nevi statüko içi statüko/vesayet konumunu da pekiştiren boyutlardan biridir. Büyük ortağına hemen her konuda her istediğini yaptırma meselesi, parti bazında bakıldığında AK Partili siyasetçisi, medyası ve bakanlarıyla paralize etmiş durumdadır. Katılmadıkları, belki de “bu kadar da değil” dedikleri konularda bile seslerini çıkaramama hali, aslında statükoculuğun dar klik vasfını da bize açıklar.

 

Dün daha üstü örtük olan bu hal, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle birlikte ironik biçimde ‘şeffaf’ bir hal almıştır. Bunun karikatürize hali, Vatan Partisi liderinin devlet-halk ilişkilerine bakışında mündemiçtir. Biri bindelik dilimde, diğeri hatırı sayılır biçimde baraj altında olan iki partinin HDP’nin kapatılması konusundaki net ve ısrarcı tutumlarının kamuoyu, medya ve halk üzerindeki etkisi; AK Partililerin teslimiyetçiliği ve suskunluğuyla birleştiğinde statükonun, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin de katkılarıyla nasıl bir mahiyete büründüğünü de gözler önüne koymaktadır.

 

Aliya; “savaş düşmanına benzediğinde kaybedilir” demişti. Maalesef statükonun, karşıtlarını kendine benzetmesi, kendisinden beslenenlerin de ele güne kaptırılmaması dolayımında bir becerisi var. Mesele sadece statükonun belli bir ideolojiye dayanmasında değil, zihniyet kodlarını farklı toplumsal kesimlerin hücrelerine aynı beka sendromları eşliğinde zerkedip “babayı öldürmek” metaforunda olduğu gibi kendisine “la” (hayır’!) denilebilmesini engellemedeki kabiliyetidir. Bu kabiliyet de onun kanın damarlarda dolaşması gibi siyasi kültürümüze nefes verişiyle ortaya çıkmaktadır.

 

Sorunu zihniyetsel, ilkesel ve yapısal görmeyen; çözümü kişilerin ya da partilerin geliş gidişine bağlayan arayışların siyasal kültürel zihniyetimize olan olumsuz etkisi devam ettiği müddetçe de Yunus kıssasındaki “Balığın karnı” metaforunda olduğu gibi, siyasal kültürel bir tövbe, özeleştiri ve yüzleşmelerden geçmeden buradan çıkış çok kolay görünmemektedir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.