Demokrasi ve Refah Önünde İki Engel: Siyasal Kültür ve Ötekileştirme

Kendinden olmayanı dışlama ile kalmayıp ötekileştiren ve kimi zaman karalamalar ile itibarsızlaştıran zihniyetlerden müteşekkil bir toplumda hoşgörü kültürü yerine linç kültürünün yerleşmesi kaçınılmaz.

demokrasi

Güçlü demokrasilerin olmazsa olmaz koşullarından biri demokratik ilkelerin kök salabileceği bir siyasal kültürün varlığıdır. Hoşgörüden nasibini almamış zihniyetler ile ötekileştirme ve damgalamanın körüklediği kısır tartışmaların hüküm sürdüğü bir siyasal iklim baskıcı ve totaliter rejimlere hizmet eder. Çatışan fikirlerin temsil alanı bulabileceği çoğulcu bir demokratik zemin oluşturmadan liberal demokratik bir siyasal sistemin tesisi mümkün değildir.

 

Aynı düşünmeyeni, giyinmeyeni, yaşamayanı dışlayanların “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil” diyen Yunus Emre’nin feyz aldığı topraklarda yaşaması çok garip değil mi? Hoşgörüden uzak ve toptancı bir yaklaşım ile kendi gibi olmayanı düşman ilan eden üslup, aslında toplumun birçok kesiminde neredeyse doğal olarak görülen bir durum. Bu durumun kanıksanmış olması ise demokratik değerlerin içselleştirilmemesi ile doğrudan ilgili.

 

Siyasal kültür, bir kuram olarak Gabriel A. Almond ve Sidney Verba’nın Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, İngiltere, İtalya ve Meksika’yı kapsayan çalışmaları ile ortaya çıkmıştır. Almond ve Verba, 1963 yılında yazdıkları The Civic Culture: Political Attitudes and Democracy in Five Nations adlı eserde her ülkeden yaklaşık 1.000 kişiyle hükümet sistemi ve siyasi yaşam hakkındaki fikirleri hakkında yapılan görüşmeler ışığında “civic culture” (vatandaşlık kültürü) olgusunun iletişim ve iknaya dayalı bir fikir çeşitliliği içerdiğini saptamışlardır. Almond ve Verba’ya göre, demokratik işleyişinin tam anlamıyla oturduğu siyasal sistemlere örnek olarak Anglo-Amerikan siyasi kültürü, en başarılı örnek olarak ortaya çıkmıştır.

 

Linç Kültürü

 

Almond ve Verba’nın çalışmalarında örneklerini sunduğu demokrasinin iyi işlediği ve vatandaşlık kültürünün oturduğu toplumların aksine ülkemizde durum oldukça farklı. Sağcısından solcusuna toplumun birçok kesiminde farklı fikirlere sahip bireylerin tartışmalarında genelde karşıt görüştekileri hedef alan bir “linç kültürü”nün hâkim olduğu biliniyor. Kendinden olmayanı dışlama ile kalmayıp ötekileştiren ve kimi zaman karalamalar ile itibarsızlaştıran zihniyetlerden müteşekkil bir toplumda hoşgörü kültürü yerine linç kültürünün yerleşmesi kaçınılmaz.

 

9 Eylül’de İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100’üncü yıldönümü etkinliklerinde konuşma yapan CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in sarf ettiği “Yüz yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler, gaflet, delalet hatta hıyanet içindeydi…Gençleri, kadınları, çocukları, geleceği hiç düşünmediler. Sadece ve sadece saraylarındaki saltanatı korumak için bütün bir milleti ateşe attılar…” sözlerinin hükümete yakın medya organları tarafından “skandal” olarak gösterilmesi sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan bu görüşleri “Ecdadına sövdürmeye çalışan köksüzler” olarak niteledi. Soyer’in sözlerinin Osmanlı’yı aşağılama niyeti taşıyıp taşımadığına en iyi karar verebilecek Soyer’in kendisidir, ancak CHP’nin temsil ettiği iddia edilen ve yıllardır adeta kemikleşen “Osmanlı karşıtı” kimliği söylemleri etrafında Soyer’in maruz kaldığı linç kampanyasının çirkin olduğuna karar vermek hiç de zor değil.

 

Öte yandan, CHP geleneğinin de özellikle 28 Şubat Süreci’nde siyasi destekçiliğini yaptığı “ikna odaları” gibi karanlık uygulamaların mimarlarından olduğunu unutmamak gerekiyor. Yıllarca dini tercihleri sebebiyle taktıkları başörtüleri gerekçe gösterilerek ikinci sınıf vatandaş muamelesine maruz bırakılan kadınların çalışma ve eğitim haklarını gasp edenlerin bunu sözde “Atatürk ve aydınlık Türkiye” ülküsü ile yapan CHP destekçileri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

Toplumu kıyafet ya da yaşam tarzı tercihlerine göre kamplara ayıran bu zihniyetin siyasi taban olarak tek-parti yıllarından bugüne çoğunluğu elde edememesinin yegâne sebeplerinden biri de dini hassasiyetleri ile bilinen bir topluma tepeden bakan ve kendi gibi görünmeyeni dışlayıp ötekileştiren köhne zihniyetin varlığıdır. Bu zihniyetin yansımalarından biri 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında gerçekleşen “E-muhtıra” olayı olmuştur. Halkın iradesini yok saymaya matuf “çevrimiçi muhtıra” gibi olayların fikirsel arka planında CHP’nin koruduğunu iddia ettiği “modern laik Türkiye” ve “Kemalist değerler” olduğu ifade edilebilir. Bu değerlere hizmet etmek için toplumun tüm kesimlerini kucaklamak gerektiğini ana muhalefetin yeni yeni anladığı veya dillendirdiği söylenebilir.

 

2008 yılında, Hürriyet Gazetesi’nin üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldıran Anayasa değişikliğini “411 el kaosa kalktı” şeklinde haberleştirmesi ve yine aynı yıllarda Yargıtay’ın bir başörtülü öğretmenle ilgili verdiği “siyasi simge” kararı da şüphesiz yaşanan ötekileştirmelerin ürettiği anti-demokratik pratiklerin birer tezahürü niteliğinde.

 

Farklı düşünceleri ötekileştiren, düşman ilan eden ve yıllar içinde ötekileştirme etiketleri değişse de zihniyetin sığlığının değişmediğini hatırlamak, Türk siyasal tarihinde örneklerine sıklıkla rastlanan linç kültürünü besleyen yapının varlığını göstermesi açısından önemli. Stigma olarak da tanımlanabilecek 1970’lerde “dinsiz komünist” olarak vücut bulan ötekileştirici söylem etiketleri, sonraki yıllarda yerini, “gerici” “yobaz” “Atatürk düşmanı” “takunyalı” “sıkmabaş” “bidon kafalı” “çapulcu” “liboş” gibi yergi ifadelerine bıraktı.

 

Hâkim ideolojinin, bir diğer ifade ile iktidar dilinin yeniden üretilmesini kolaylaştıran medya temsillerinin kullandığı ötekileştirici ifadelerin adeta bir norm halini aldığı ve bu normların, patolojik olsa bile doğallaştırıldığı ve siyasi ve ahlaki yargıları dikte ettiği bir ortamda demokratik değerlerin benimsenmesi mümkün olamaz. Son yıllarda anaakım medyanın yeniden ürettiği ve adeta bir nefret dili unsuru haline gelen “FETÖ’cü” ve “vatan haini” gibi nitelemeler de bu gidişatın bir yansıması. Geçmişte bir Cumhuriyet Başsavcısı’nın “FETÖ tam bir Yahudi örgütlenmesi” sözleri Yahudi toplumunun tepkisini çekmişti, onlar da “Nefret suçlarına karşı teminatımız olması gereken savcının nefret söylemini kınıyoruz” açıklamasında bulunmuşlardı. Şanlıurfa’da tarihi bir binanın terasına yaptığı kaçak kat yıktırılınca pankart asıp belediyeyi FETÖ’cü ilan edenler de hâlâ hafızalarda.

 

Çoğulcu ve Özgürlükçü Siyasal Kültür

 

Siyasal partiler gibi kurumların mevcudiyeti veya düzenli serbest seçimlerin yapılması liberal bir demokratik işleyiş için yeterli unsurlar değildir. Baskıcı siyasal rejimler şekilsel olarak demokrasinin unsurlarını barındırabilirler, demokratik ilkelerin içselleştirilmesi ve müreffeh bir toplum ise ancak çoğulcu ve özgürlükçü bir siyasal kültür ile mümkün.

 

Yıllardır bu topraklarda ana dil ile eğitimi yasaklayan patolojik milliyetçi refleks, Atatürk üzerinden mütedeyyin kesimi aşağılayan ve haklarını gasp eden tek-partili yılların köhne zihniyeti ve son yıllarda da eleştiriye tahammülsüz, muhalifleri kriminalize eden ve liyakat eksenli istihdamı giderek öldüren bir yönetim… Kimlerin vatansever veya vatan haini olduğunu tanımlayan, adeta bir “güç zehirlenmesi” yaşayarak eleştirdikleri tek-parti zihniyetinin bir izdüşümüne dönüşenlerin içinde bulundukları durum Tom Brown’un Okul Günleri adlı romanında ifade ettiğine ne kadar da benziyor: “O, her zaman, yalnızca, doğru ve adil olanı ister; sıra, doğru ve adilin ne olduğuna karar vermeye gelince bu, hep onun istediğidir ve asla sizin istediğiniz değildir.” Bu şartlar altında demokrasi ve refahtan ne kadar söz edilebilir?

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.