Demokrasinin Küresel Krizi ve Demokrasi Algısı Üzerine

Demokrasinin küresel krizi üzerine yapılan çalışmaların neredeyse tamamı günümüzde demokrasilerin askeri darbeler gibi yollarla aniden çökmediğini, kademe kademe gerilediğini iddia ediyor. Dünyanın birçok ülkesinde serbest ve adil seçimler gibi demokrasinin en önemli unsurlarından biriyle başa gelen liderlerin zaman içinde otoriter eğilimler sergileyerek demokratik kurumlara saldırdıklarını belirtiyorlar.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İnsanların demokrasi algısını inceleyen çalışmalar, çoğu insanın demokrasinin tanımı konusunda fikir sahibi olduğunu gösteriyor. Bireylerin, demokratik ülkelerde de yaşasa, demokrasi deneyimi hiç olmasa da temel demokrasi kavramını tanımlayabildiği iddia ediliyor. Bir rejim olarak demokrasinin insanlar için iyi bir şey olduğu ve bu nedenle arzu edildiği üzerine ortak bir görüş söz konusu. Peki, demokrasinin küresel krizi bireyler ve onların demokrasi tanımlarına nasıl sirayet ediyor? Neden dünya çapında demokrasinin gerilediği, kişisel hak ve özgürlüklerin tehdit edildiği ortamda otoriter eğilimler sergileyen liderler yükselişte? Demokrasi üzerine algılar ne kadar tartışılıyor? Küresel anlamda demokrasinin yaşadığı krize giden yolda mikro düzeydeki algının etkisi ne olabilir?

 

Demokrasinin Gerilemesi

 

Rejim geçişleri üzerine çalışan akademisyenler, demokrasi konsolide olduğunda ve Przeworski’nin belirttiği gibi, “köydeki tek oyun (the only game in town)”[i] hâline geldiğinde, rejimin istikrar kazanacağını ve demokrasinin kalıcı olacağını düşünüyorlardı. Ancak, özellikle son yirmi yılda dünya, Yascha Mounk’un “popülist zaman (popülist moment)”[ii] olarak adlandırdığı bir dönemden geçiyor ve bizler, konsolide olmuş demokrasilerin dahi günümüzdeki otoriterleşme eğiliminin bir parçası olduğunu gözlemliyoruz. Levitsky ve Ziblatt, How Democrasies Die isimli çok satan kitaplarında, günümüz dünyası üzerine iki kelimelik bir yorum yapıyorlar: “demokrasi krizde”.[iii] Freedom House’un Ocak 2019’da yayımlanan Dünya Özgürlüğü Endeksi ne tesadüftür ki aynı ibareyle başlıyor. Rapora göre, dünya genelinde üst üste 13 yıldır siyasi haklar ve sivil özgürlüklerde düşüş yaşanıyor.[iv]

Demokrasinin krizi ABD’den Kuzey Amerika’ya, Avrupa’dan Asya’ya kadar tüm dünyada yükselişini sürdürüyor. Dünya Değerler Araştırması’nın demokratik kurumlara destek düzeyinde toplanan veri setine bakan Mounk (2018), Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’daki insanların büyük çoğunluğunun demokrasiden uzaklaştığını öne sürüyor. Larry Diamond’ın vurguladığı “demokratik durgunluk”, Batı liberal düzeninin uzun süredir gerilemekte olduğuna işaret ediyor.[v] Fakat demokrasinin krizi, sadece Avrupa ve ABD değil, Hindistan, Türkiye, Brezilya, Arjantin, Çin, Rusya ve Filipinler’de görülen bir süreç. Birçok ülkede vatandaşlar ve siyasi seçkinler arasındaki artan kopukluk, kutuplaşma ve popülizmin yükselişi söz konusu. Küresel malî kriz, güvenlik riskleri ve mülteci akını ile milliyetçilik, Danimarka, İsveç ve İngiltere gibi en müreffeh ülkelerde bile popülist eğilimlerin yolunu açıyor.

 

Demokrasinin küresel krizi üzerine yapılan çalışmaların neredeyse tamamı günümüzde demokrasilerin askeri darbeler gibi yollarla aniden çökmediğini, kademe kademe gerilediğini iddia ediyor. Dünyanın birçok ülkesinde serbest ve adil seçimler gibi demokrasinin en önemli unsurlarından biriyle başa gelen liderlerin zaman içinde otoriter eğilimler sergileyerek demokratik kurumlara saldırdıklarını belirtiyorlar.[vi] Çözümün ne olacağı üzerine yapılan tartışmalarsa, demokrasiyi yalnızca bireylerin kurtarabileceği görüşüne katılmıyor; otokratların seçimleri kazanmadan veya sandıkta kazandıktan sonra daha fazla söz sahibi olacak pozisyona gelmeden önce güçlenmelerini önlemek için siyasi partilerin “bekçi (gatekeeper)” rol üstlenmesi gerektiğine dikkat çekiyorlar.

 

Bireyler üzerinde düşünüldüğündeyse, demokrasinin kurumlarına duyulan güvensizlik, siyasal sistemden ve partilerden hoşnutsuzluk, siyasi katılımda düşüş ve bunların sonucu olarak otoriterleşme gözlemleniyor.[vii] Geleneksel partilerin bireylerin farklı seslerini temsil etmekte yetersiz kaldığı düşüncesi yaygın bir depolitizasyona yol açıyor.[viii] Pew Research Center’ın 27 Şubat günü açıkladıkları insanların demokrasiden ne kadar memnun olduklarını ölçen rapora göre, demokrasi hâlen popüler olsa da bireylerin temsili demokrasiye inancı 2015 yılına göre zayıflıyor. 34 ülkede 38.246 kişi üzerinde yapılan ankete göre, insanların yüzde 56’sı ülkelerinde demokrasinin işleyişinden memnun değil.

 

Bu sistemde popülist liderler, insanlara doğrudan ulaşmayı seçerek orta düzey mekanizmaları ortadan kaldırıyor. Bireyler, eylemlerinin yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde kararları etkilediğini düşündüklerinden, bu doğrudanlıktan daha memnun olabiliyor ve otoriter eğilimli olduğunu bilseler de, “güçlü” olarak tanımladıkları liderlere oy vermeyi sürdürebiliyorlar. Dahası, Mounk (2018)’un belirttiği gibi, bu insanlar otoriter alternatiflere açık, çünkü günümüzde her yaştan insan yirmi yıl öncesine göre güçlü liderlerden yana. Dolayısıyla demokrasilerin güç kaybettiği savunuluyor. Tüm bu sebeplerle, güç kaybını değerlendirmek için demokrasiyle ilgili literatürün derinliklerine inmek, demokrasinin tanımı ve mikro düzeyde bireylerin demokrasi üzerine algılarını sorgulamak elzem.

 

Demokrasi Algısı

 

İnsanların demokrasi algısını inceleyen literatüre baktığınızda, genel sorular sorulduğunda insanlar demokrasiyi destekliyor veya arzuluyor; hem demokratik hem de demokratik olmayan ülkelerde “demokrasinin ne olduğu” sorusuna uygun cevaplar veriyorlar. Bazı akademisyenler, demokratik ülkelerde yaşayan insanların demokrasinin liberal bileşenlerine atıfta bulunma olasılığının daha yüksek olduğunu, ifade özgürlüğü, siyasi özgürlük, bireysel hakların korunması ve katılma özgürlüğünün altının çizildiğini; demokratikleşmekte olan ülkelerde yaşayan insanlarınsa çoğunlukla serbest seçimler gibi usule ilişkin bileşenlere atıfta bulunduğunu yazıyor. Gelişmiş ülkelerde insanlar toplumsal cinsiyet eşitliği ve insanların özgürlüklerini baskıdan koruyan sivil haklara dikkat çekerken; demokratik olmayan siyasi liderlerin serbest seçimleri, refah ekonomisi ve referandumdaki yasaları değiştirme olasılığı gibi “popülist ve otoriter bileşenlere” daha fazla atıfta bulunuyor.[ix]

 

Bazı akademisyenlerse bu iddiaya karşı çıkarak, Levitsky ve Way (2002)’in rekabetçi otoriter olarak tanımladıkları ülkelerde de insanların demokrasi tanımlarında sivil özgürlüklere atıfta bulunduklarını belirtiyorlar. Örneğin, Türkiye’deki demokrasi algılarını çalışan Sema Akboğa ve Osman Şahin (2018), kadınlar, Kürtler ve Alevilerin demokrasi tanımlarında hak ve özgürlüklere değinirken, Sünni erkeklerin ekonomik eşitliği ifade ettiklerini savunuyorlar. Yine de bu konuda literatür, hem demokratik hem de demokratik olmayan ülkelerde yaşayan insanların demokrasinin temel tanımı üzerinde aşağı yukarı hemfikir olduğu konusunda uzlaşıyor.

 

İnsanların demokrasi algısına odaklanan literatürde çoğunlukla Dünya Değerler Araştırması verileri kullanılıyor, daha az sayıda akademisyense UNDP Demokrasi Destek Endeksi, bölgesel barometreler veya Gallup World Poll gibi vatandaşların demokrasi anlayışını ölçen diğer endekslere bakıyor. Bazıları çok sayıda vakayı inceliyor ve demokratik – demokratik olmayan ülkelerde demokratik tutumları karşılaştırıyor, diğerleri kamuoyu araştırmaları üzerinde duruyor. Çoğunda insanlardan, kategorik olarak sunulan tanımlamalara puan vermeleri bekleniyor ve dolayısıyla bu çalışmalar evet-hayır ya da 10 üzerinden bir sayı verilen cevaplarla sınırlı kalıyor. Durum böyle olduğunda demokrasi deneyimi olmayan insanlar da demokratik ülkelerde yaşayanlar kadar demokrasiyi “tercih” ya da “arzu” ediyor gözüküyor.

 

Örnek vermek gerekirse, 2011’de yapılan Latinobarometre anketine göre, Venezuelalılar ülkelerini 10 puan ölçeği üzerinden 8 olarak tanımlıyor (1 “hiç demokratik değil” ve 10 “tamamen demokratik”). 2013 Ortadoğu Değerleri Araştırması‘na bakan Tessler ve Gao (2005), insanların desteklerini ifade ederken demokrasiyi Batı tipi laik demokrasiyle tanımlamadıklarını iddia ediyor. Mısır, Irak, Ürdün ve Fas üzerine yapılan bir çalışmaya göre, bu dört ülkede yaşayan insanların büyük çoğunluğu demokrasiyi bir yandan ekonomik gelişmişlikle tanımlıyor ve serbest seçimleri önemli görüyorken, bir yandan da ordunun ve dini liderlerin siyasi etkisine karşı çıkmıyorlar.[x]

 

Benim sorumsa şu; normatif demokrasi anlayışları irdelendiğinde ve ülkelere özgü ve ayrıntılı sorular yöneltildiğinde, bireylerin farklı yönelimleri olabilir mi? Bazı çalışmalara göre, bu gibi durumlarda bireyler demokrasiden feragat edilebileceğini de belirtiyor. Örneğin, güvenlik gibi bir durum söz konusu olduğunda insanlar partizanlığı demokratik değerlerin önünde tutuyor. 2019’da yayımlanan son makalesinde Svolik, seçmenlerin neden demokrasiyi tehdit eden politikacıları destekledikleri sorusunu soruyor ve “kutuplaşma” cevabını veriyor. Svolik’e göre, kutuplaşmanın görüldüğü ülkelerde insanlar demokrasiyi önemsemelerine rağmen çıkarlarını savunan otokratlara oy vermeyi sürdürebiliyorlar. Kemahlıoğlu ve Keyman’ın 2011 yılında yayımladıkları Türkiye’de Demokrasi Algısı raporu kısıtlı da olsa bu yönde bir eğilim olduğunu yazıyor. Parti üyeliği üzerinden artan kutuplaşmayı Türkiye özelinde gösteren ilk çalışmalardan birisi olan bu rapora göre, katılımcıların yüzde 21’lik bir kısmı düzen ve güvenliğin sağlanması gibi bazı durumlarda demokrasinin önceliğini yitirebileceğini belirtiyor..

 

Sadece kategorik “evet-hayır” soruları soran araştırmalarla herhangi bir kavram üzerine mikro düzeyde algıyı anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle, Svolik (2019)’in önerdiği gibi, daha derinlere inmeli ve farklı ülkelerdeki dinamikleri anlamak için bireylere daha ayrıntılı sorular yöneltilmelidir. Dahası, demokrasinin temel kavramlarına, normatif tanımlamaya veya kişisel bağlantılara, kuşaklar arası görüş farklılıklarına, siyasi kültüre, liderlik kültüne, kutuplaşmaya, popülizme daha fazla odaklanılmalı. Ancak bu şekilde seçmenlerin otoriter liderlere neden oy verdiklerini ya da hangi saiklerle partizan çıkarları demokratik ilkelere tercih ettiklerini anlayabilmek mümkün olur.

___________________

[i] Przeworski, Adam. The State and the Economy under Capitalism. Chur, Switzerland: Harwood Academic Publishers. 1990.

[ii] Mounk, Yascha. The People vs. Democracy: Why Our Freedom Is in Danger and How to Save It. Harvard University Press. 2019.

[iii] Levitsky, Steven, and Daniel Ziblatt. How Democracies Die. 2018.

[iv] Schenkkan, Nate, and Sarah Reppucci. “The Freedom House Survey for 2018: Democracy in Retreat.” Journal of Democracy 30, no. 2 (2019): 100–114.

[v] Diamond, Larry. “Facing up to the democratic recession.” Journal of Democracy 26 (2015): 141–55.

[vi] Bermeo, Nancy. “Democratic Backsliding”. Journal of Democracy, 27:1, (2016), 5-19; Svolik, Milan W. “Polarization versus Democracy.” Journal of Democracy, vol. 30, no. 3, 2019.

[vii] Norris, Pippa, and Ronald Inglehart. Cultural Backlash: Trump, Brexit, and Authoritarian Populism. Cambridge: Cambridge University Press, 2019.

[viii] Mudde, C. & Kaltwasser, C. Populism: A Very Short Introduction. Oxford University Press. 2017. 136 pp.

[ix] Zagrebina, Anna. “Concepts of Democracy in Democratic and Nondemocratic Countries”. International Political Science Review, (March 2019).

[x] de Regt, Sabrina. “Arabs Want Democracy, but What Kind?”. Advances in Applied Sociology, no. 3 (2013): 37–46.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.