Demokrasinin Küresel Krizi: Yürütmenin Güç Aşımı

Rejim değişikliği üzerine yapılan araştırmalar, günümüzde demokrasilerin devrim ya da askeri darbeler gibi eski biçimlerle değil, liberal demokrasinin en önemli unsuru olan serbest ve adil seçimlerle başa gelen liderlerin zamanla sergiledikleri otoriter eğilimlerle gerilediğini gösteriyor. Dolayısıyla demokrasilerin gerilemesi, halk ayaklanmalarında ya da askeri rejimlerin hükümetleri devirmesinde olduğu gibi aniden değil de zaman içinde ve kademe kademe gerçekleşiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Perspektif’te “Demokrasinin Küresel Krizi ve Demokrasi Algısı Üzerine” başlığıyla yayımlanan yazımda, günümüzde demokrasilerin askeri darbeler gibi yollarla aniden çökmediği fakat kademe kademe gerilediği üzerine çalışmalar olduğuna kısaca değinmiştim. Peki, konu hakkında yapılan çalışmaların detayı nedir? Tam bir yıldır gündemimizde olan COVID-19 bu krizi nasıl etkiledi? Demokrasinin küresel krizi bireyler düzeyinde nasıl sirayet ediyor; yani makro düzeydeki bu kriz mikro düzeyle nasıl bağlantılandırılabilir?

 

Amartya Sen’in deyimiyle “evrensel bir taahhüt olarak demokrasi fikri”[1], özellikle son yirmi yılda tüm dünyada sorgulanmakta. 2020 yılı Freedom House raporuna göre dünya genelinde siyasi haklar ve sivil özgürlükler art arda 14 yıldır düşüşte. Raporda, dünya genelindeki bu düşüşün sebepleri inceleniyor ve saldırı altındaki normlar arasında özgür ve adil seçimler, yöneticiler için dönem sınırları, ifade özgürlüğü ve göçmenlerin ve azınlıkların haklarını korumak olduğuna değiniliyor. Tam bir yıldır gündemimizde olan COVID-19 pandemisi sebebiyle yılın ilk ayında duyurulmasını beklediğimiz 2021 yılı raporu da farklı bir eğilim sunmayacak gibi gözüküyor. 2020 yılı içinde açıklanan birçok rapor da bu kötüleşmeye delalet ediyor.

 

Perspektif’te yayımlanan birçok yazıda da tartışıldığı üzere araştırmacılar, pandeminin ilk günlerinde COVID-19 pandemisinin liberal demokrasi üzerine olumlu ve olumsuz senaryolarını listeliyorlardı. Bu yazılarda da değinilen Freedom House’un pandemi üzerine son raporu, statüsü “özgür” olan Hindistan, Polonya ve ABD’de bile yanıtın olumsuz eğilime doğru gittiğini belgeliyor[2]. Statüsü “kısmen özgür” olan Bolivya, Filipin, Zimbabve’de ya da “özgür olmayan” Çin, Rusya, Türkiye, Venezuella’da ise pandemi sebebiyle insan hakları ihlalleri ve demokrasinin kurumlarını hedef alan sınırlamalarda artış gözleniyor.

 

 

Ekim 2020’de yayımlanan bu rapor, hükümetlerin demokrasi ve insan hakları ihlallerine ve Covid-19 krizini kullanarak otoriter adımları artırdıklarına atıfta bulunuyor. Salgınla birlikte 80 ülkede demokrasi ve insan hakları durumunun kötüleştiğinin altını çiziyor. Ayrıca rapor, Covid-19 krizini atlatsak bile hükümetlerin bu otoriter hamlelerinin kalıcı olacağı ve bu ülkelerde yaşayan vatandaşların daha uzun süre acı çekeceği uyarısında bulunuyor. Dahası, “Gözetim Toplumunda Salgın Üzerine” başlıklı yazımda üzerinde durduğum teknolojik gözetim, “sahte haberler” ile birlikte siyasi haklar ve sivil özgürlüklere yönelik bir başka tehdit olarak sunuluyor.

 

Benzer şekilde, V-Dem Enstitüsü’nün PanDem Endeksi, yedi ölçüt üzerinden hükümetlerin demokrasiyi aşındırmak için Covid-19 krizini antidemokratik ve liberal olmayan uygulamaları hayata geçirmek için kullandıklarını savunuyor. 144 ülke üzerine yapılan çalışmanın bence söylediği en önemli söz, pandemi öncesinde demokrasi puanı yüksek olan ülkelerin Covid-19’a verdiği tepkide yılın ilk dönemlerine göre iyileşme olması. 2020 yılının son çeyreğinde demokrasinin kurumlarının daha çok zarar gördüğü ülkelerin yüzde 74’lük çoğunluğu, pandemi öncesinde de demokrasi karnesi zayıf olan ülkeler. Bu veriye bakarak, demokrasinin güçlü olduğu ülkelerde otoriterleşme diğer ülkelere göre acaba daha mı zor sorusunu dillendirmek gerek.

 

Gelelim bireysel düzeye. 2020 yılı içerisinde açıklanan bazı rapor sonuçları da demokrasinin işleyişi üzerine artan tatminsizliği öne çıkarıyor. 2020 yılı Demokrasi Raporu da bu dönemi “otoriterleşmenin üçüncü dalgası” olarak tanımlıyor ve rapora göre dünya nüfusunun neredeyse yüzde 35’i otoriterleşen ülkelerde yaşıyor. Pew Araştırma Merkezi’nin Şubat 2020’de yayımladığı rapordaki verilere bakıldığında bireyler açısından demokrasi popüler olmaya devam etse de temsili demokrasiye bağlılık sorgulanmakta. 34 ülkede 40 bine yakın kişiyle gerçekleşen ankete göre katılımcıların yarısından çoğu demokrasinin işleyişinden memnun değil. Örneğin, Türkiye özelinde de katılımcıların sadece yüzde 47’si bu işleyişten memnun.

 

Kısacası sözü geçen tüm raporlarda Covid-19’un, demokrasinin zaten içinden geçtiği krizi hem makro hem de mikro düzeyde tetiklediği savunuluyor. En önemlisi, bu etki özellikle yürütmenin gücündeki orantısız artışla ve etki alanını genişletmesiyle gerçekleşiyor. Peki, raporlarla da altı çizilen demokrasinin küresel krizi bireyler düzeyinde nasıl bağlantılandırılabilir?

 

Yürütmenin Güç Aşımı

 

Rejim değişikliği üzerine çalışan araştırmacılar, günümüzde demokrasilerin devrim ya da askeri darbeler gibi eski biçimlerle değil, liberal demokrasinin en önemli unsuru olan serbest ve adil seçimlerle başa gelen liderlerin zamanla sergiledikleri otoriter eğilimlerle gerilediğini iddia ediyor[3]. Dolayısıyla demokrasilerin gerilemesi, halk ayaklanmalarında ya da askeri rejimlerin hükümetleri devirmesinde olduğu gibi aniden değil de zaman içinde ve kademe kademe gerçekleşiyor. Zamana yayılan bir biçimde demokrasinin kurumlarının zayıflaması da otoriterleşmenin algılanması ve otoriter eğilimlere karşı tepki verilmesini zorlaştırıyor ve yavaşlatıyor.

 

Dahası, müreffeh olanlar da dâhil dünya genelinde birçok ülkede seçilmiş otokratların demokrasinin kurumlarını nasıl incelikle zayıflattığına tanık oluyoruz. “How Democracies Die” kitabında Levitsky ve Ziblatt bunu bir futbol oyununa benzetiyorlar; otoriter liderler iktidarı pekiştirmek için önce sahadaki hakemleri ele geçiriyor, sonra karşı takımın yıldız oyuncularının en azından bazılarını kenara çekiyor ve oyunun kurallarını zaman içinde yeniden yazıyor[4]. Bu gerilemeye imza atan otokratik liderler serbest ve adil seçimlerle başa geldikleri için güçlerini genel iradeye dayandırıyor. Halktan aldıkları meşruiyetle hareket ederek zaman içinde demokrasinin kurumlarının altını oymaya başlıyor. Denge ve denetleme sistemini yıkmaya, muhalefet partilerini sindirmeye, bağımsız medya ve yargıyı kontrol etmeye, sivil toplumun hareket alanını daraltmaya, azınlık haklarını görmezden gelmeye çalışıyor. Bu hamleler zaman içine yayıldığı için de hızlıca önünü almak güçleşiyor.

 

Kısacası, halk tarafından serbest ve adil seçimlerle güç kazanan ve seçilmiş olmanın getirdiği meşruiyetle hareket eden liderler adım adım otoriterleşiyor ve Bermeo’nun başını çektiği araştırmacılar “yürütmenin güç aşımının” en yaygın demokratik gerileme ya da çöküş biçimi haline geldiğini iddia ediyor. Örneğin, ABD, Hindistan, Türkiye, Brezilya, Arjantin, Çin, Rusya, Polonya, Macaristan ve Filipinler gibi ülkelerde güçlü liderler seçimle elde edilen temsil gücünü, bütün halkı bir lider altında toplama stratejisi olarak okuyor.[5] Seçimleri bir evet / hayır oyununa dönüştürüyor.[6] Zaman içinde güçlerini pekiştiren liderler, Canovan’ın önerdiği “kurtarıcı siyaset” modeliyle daha demokratik bir dünya vaadini tabiri caizse seçmenlere satıyor.[7] Bu liderler, aracı kurumları bozulmuş ve yavaş addederek sahneden siliyor ve sadece kendilerini genel iradenin temsilcisi, müesses nizamın koruyucusu olarak görüyor. Karar alıcıların ‘yönetmesi’ ve sorunlarını kısa sürede çözmesini isteyen insanlara ‘ben senin sesinim!’ ve ‘yönetmeye yetkinim’ vaadini sunuyor.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Peki, Berk Esen ve Şebnem Gümüşçü’nün son makalelerinde Türkiye özeline sorduğu soruyu tekrarlarsak: otoriter eğilimler sergilemelerine karşın vatandaşlar bu liderlere neden oy vermeyi sürdürüyor?[8] Norris ve Inglehart’ın son kitaplarında altını çizdiği güçlü liderlerin kullandığı “güvenlik, uyum ve sadakat (ya da itaat)” gibi otoriter ve popülist değerlerin bireylere sirayet etmesinin bu sorunun cevabı olabileceğini düşünüyorum[9]. Güçlü liderlerin aşıladığı istikrarsızlık ve düzensizlik riskine karşı güvenlik isteği, gelenek ve yaşam tarzını korumak için uyumlu olma arzusu ve tüm bunların sağlanması için yöneticiye sadakat, bireyler düzeyinde otoriter eğilimlerin yayılmasına sebep olarak görülebilir.

 

Bir yandan kendisini halkın tek temsilcisi ve koruyucusu addeden güçlü liderler, otoriter adımlarını demokrasi olarak çerçeveliyor ve eylemlerini halkın genel iradesine dayandırarak meşrulaştırıyor. Öte yandan, bu liderler, farklı kanallar vasıtasıyla topluma güvenlik, uyum ve sadakat gibi otoriter değerleri aşılıyor. Zaman içinde bireyler düzeyinde bu otoriter değerlerin yaygınlaşması çoğulculuğu zayıflatıyor ve halk arasında partizan kutuplaşmayı artırıyor.

 

Aralık ayının son haftası açıklanan Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları araştırması bulgularının da gösterdiği üzere partizan kutuplaşma ile farklı parti üyeleri arasında makas gün geçtikçe açılıyor. Sonunda, Svolik’in Türkiye özelinde de önerdiği gibi insanlar mesela güvenlikleri söz konusu olduğunda demokrasiden feragat etmeye meylediyorlar [10]. Güçlü liderler de seçimlerde kazandıkları oy oranlarını sürdürerek daha uzun süre iktidarda kalmayı garanti etme fırsatı buluyor.

 

Bireyler düzeyinde otoriter değerlerin ne derece güçlü bir şekilde sirayet ettiğini çeşitli kurumların karar alma mekanizmalarında görebilmek mümkün. ‘Güçlü yönetici’ yapısı özellikle siyasi partilerin iç karar alma mekanizmalarında görülüyor. Örneğin, Yardımcı-Geyikçi ve Yavuzyılmaz’ın son makaleleri [11], lidere itaat eğiliminin zaman içinde iktidar partisi organizasyonunun yeniden yapılandırılmasına yol açtığını anlatıyor. Benzer şekilde, çeşitli ülkelerde bireylerin demokratik rejime desteği, güveni ve demokrasinin işleyişinden memnuniyet düzeyleri, otoriter liderlere oy vermeyi sürdürüp sürdürmeme kararlarıyla ilişkilendiriliyor [12]. Kurumlara duyulan güvensizlik, siyasi sistemden ve partilerden hoşnutsuzluk, siyasete ilgisizlik, temsili demokrasi tartışmaları ve insanların siyasi kararlarda temsil edilmeme kaygısı da onların güçlü liderlere olan bağlılığını sürdürmesine sebep olarak görülüyor.

 

Levitsky ve Ziblatt’ın futbol oyunu benzetmesinde hakemler, karşı takım oyuncuları ve oyunun kuralları aktörlerdi. Taraftarları da işin içine kattığımızda bir sarmal görüyoruz. Bir yandan, yazının ilk bölümünde bahsi geçen raporların söylediği gibi, kriz durumlarında bireylerin hak ve özgürlüklerinden feragat edebileceğini düşünen otokratik liderler Covid-19’u kullanarak demokrasinin kurumlarını zedelemeyi sürdürüyor. Diğer yandan, krizlerin yarattığı korku, kaygı ve ‘bir sonraki adımın ne olacağını’ bilmemek hissi ile insanlar otoriter liderlere desteği sürdürüyor. Bu da bizi insanlar demokrasiden ne bekliyor sorusuna yöneltiyor.

 

Covid-19 sonrası dünya düzeni ne olur ya da ABD seçimleri sonrası demokrasinin küresel olarak gerileme eğilimi yavaşlar ya da tersine döner mi gibi büyük soruların yanı sıra mikro düzeyde bireylerin algı ve beklentilerine bakmak faydalı olacaktır.

 

___

[1] Sen, Amartya Kumar. “Democracy as a Universal Value.” Journal of Democracy 10, no. 3 (1999): 3-17. DOI:10.1353/jod.1999.0055.

 

[2] Repucci, S. ve Slipowitz, A. Democracy under Lockdown, the Impact of COVID-19 on the Global Struggle for Freedom. Freedom House. October 2020.

 

[3] Bermeo, Nancy. “Democratic Backsliding”. Journal of Democracy, 27:1, (2016), 5-19; Svolik, Milan W. “Polarization versus Democracy.” Journal of Democracy, vol. 30, no. 3, 2019.

 

[4] Levitsky, Steven, ve Daniel Ziblatt. How Democracies Die. 2018.

 

[5] Urbinati, N., “Populism and the Principle of Majority” The Oxford Handbook of Populism, Ed. Cristóbal Rovira Kaltwasser, Paul Taggart, Paulina Ochoa Espejo, ve Pierre Ostiguy. Oxford handbooks online. 2017.

 

[6] Taggart, P. Populism. Open University Press, 2000.

 

[7] Canovan, M. The People. Polity, 2005

 

[8] Esen, Berk, ve Şebnem Gümüşçü. “Why Did the Turkish Democracy Collapse? A Political Economy Account of AKP’s Authoritarianism.” Party Politics, (Mayız 2020)

 

[9] Norris, Pippa, ve Ronald Inglehart. Cultural Backlash: Trump, Brexit, and Authoritarian Populism. Cambridge: Cambridge University Press, 2019.

 

[10] Svolik, Milan W. “Polarization versus Democracy.” Journal of Democracy, vol. 30, no. 3, 2019, pp. 20–32.

 

[11] Yardımcı-Geyikçi, Şebnem, ve Hakan Yavuzyilmaz. “Party (de)Institutionalization in Times of Political Uncertainty: The Case of the Justice and Development Party in Turkey.” Party Politics, (Eylül 2020)

 

[12] Akboğa, S. ve Şahin, O. “Perceptions of Democracy in Turkey: Gender, Ethnic, and Religious Dynamics.” Journal of Economy Culture and Society 2018. 1-28. 10.26650/JECS356672; Cho, Youngho. “To Know Democracy Is to Love It: A cross-national analysis of democratic understanding and political support for democracy.” Political Research Quarterly 67(2014): 478–488.

 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.