Dinyeper’de Kabaran Sular Ukrayna ve Rusya’yı Nereye Sürükler?

Rusya-Ukrayna arasındaki ihtilafın sıcak bir çatışmaya dönüşmesi Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarını bölgede ve ötesinde derinden sarsacak sonuçlar doğurur. Dolayısıyla, biriyle üst düzey (Rusya), diğeriyle stratejik (Ukrayna) ilişki içinde bulunduğumuz iki ülke arasında diyalog kanallarını koruyacak ve olabildiğince genişletecek diplomatik bir arayışın aralıksız sürdürülmesi zorunludur.

Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı işgal ve ilhakını takiben Ukrayna’nın Donbas bölgesinde başlayan (başlatılan) ayrılıkçı hareketlere verdiği üstü örtülü destekle Dinyeper nehrinin suları kabarmaya başladı.  Rusya’nın uluslararası toplumun değerlerine ve uluslararası hukukun temel prensiplerine aykırı politikaları başta Karadeniz bölgesi olmak üzere Türkiye’nin yakın çevresini istikrarsızlaştırdı. Bu gelişmeler aynı zamanda Avrupa’nın güvenliğini doğrudan etkileyen, küresel sonuçlar da doğuran bir Rusya-Ukrayna gerilimini uluslararası gündemin başat meselelerinden birine dönüştürdü. Sonuçta Dinyeper’in artık durgun akmayan sularına bakılarak yeniden büyük bir işgalin ya da savaşın söz konusu olup olmayacağı tartışılmaya başlandı.

 

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bugüne bir türlü istikrara kavuşamayan Ukrayna, Batı ile Rusya arasında sıkışmışlığın bedelini dönem dönem silahlı çatışma ve işgallere dahi dönüşen gerginliklerle ödüyor. Başlangıçta siyasi rekabet ve seçim mücadeleleri ekseninde seyreden rekabete dayalı gerginlik, 2004-2005’ten itibaren içinde enerji savaşlarının da yer aldığı hibrit bir mücadeleye dönüştü. Kırım’ın işgali ise bu süreci farklı bir boyuta taşıdı.

 

Rusya-Ukrayna ilişkileri açısından gittikçe artan gerginlik ortamında, 2021’in her iki taraf için de bıçak sırtında yürünen bir yıl olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.  Bu gergin durumun Rusya’nın sadece Ukrayna ile olan ilişkilerinin değil, başta ABD olmak üzere Batılı unsurlarla ilişkilerinin de tansiyonunu yükselttiği görülüyor. Batılı müttefikler bir yandan değerler ve kurallar temelli uluslararası düzeni bozan Rusya’ya yönelik sert söylem ve yaptırımlarını artırırken, diğer yandan Ukrayna’ya somut siyasi, ekonomik ve hukuki destek vermeye devam ediyorlar.

 

Desteğin askeri boyutu ise içine ABD’yi çeken, zaman zaman NATO odaklı yeni bir aşamaya doğru ilerliyor. ABD 2021 Mart’ında kamuoyuna ilan ettiği güvenlik stratejisinin odağına ana rakip olarak Çin’i yerleştirmiş olsa da bölgede yaşanan gelişmeler, özellikle güçlü tutulmak istenilen Avrupa Atlantik güvenlik ilişkilerinin geleceği ve devamlılığı bağlamında Rusya hızla öncelikli hedefe dönüşüyor. Gelişmeler Avrupa Atlantik güvenlik şemsiyesinin Rusya’nın Ukrayna ve Karadeniz’den başlayarak Ortadoğu ve Akdeniz’e uzanan geniş alandaki ya da geleneksel söylemle küresel ölçekteki meydan okumalarına karşı kayıtsız kalamayacağına işaret ediyor.

 

Krizin İlk Alevi: Kırım ve Donbas’la Başlayan İhtilaf Süreci

 

2021 Nisan’ında Rusya’nın Ukrayna sınırı boyunca yaptığı geniş çaplı askeri yığınaklanmalar Kiev için yeni bir işgal senaryosu olarak gündeme geldi ve peşi sıra ABD’yi ve Avrupalı müttefiklerini teyakkuza sevk etti. Buna paralel olarak 2020 yılında “Geliştirilmiş Fırsatlar Ortağı” ilan edilen, yani farklı bir deyişle NATO’yla ilişkilerinde ayrıcalıklı, statüsü daha yüksek bir konuma gelen Ukrayna ile NATO müttefikleri arasındaki temas trafiğinin büyük ölçüde ve hızla arttığı gözlendi. Bu etkileşimin ilk görünür yansımaları Karadeniz’de oldu. Karadeniz’de ardı ardına yapılan tatbikatlarda NATO müttefiklerine ait deniz ve hava unsurları ile Rus gemi ve savaş uçaklarının karşı karşıya geldiği kritik anlar yaşandı.

 

Bölgedeki kamplaşma ve gövde gösterileri Karadeniz’de 1990’lı yıllar boyunca gündeme hâkim olan barış denizi söylemini kenara iterek karamsar bir geleceğin habercisi olarak gündemdeki yerlerini aldı. Ekim 2021’de NATO Savunma Bakanları Toplantısının hemen öncesinde Gürcistan-Ukrayna-Romanya turuna çıkan ABD Savunma Bakanı Austin, bölgedeki “Rus tehdidine karşı” hazırlıklı olma çağrısında bulundu. Bu durum Karadeniz üzerindeki bulutların daha da kararması anlamına gelmekteydi. Bu gerginlik ortamında istenmeyen bir “kaza” ile karşı karşıya kalma ihtimali özellikle Batılı aktörlerin bölgede caydırıcılığı hem söylem hem de eylem düzeyinde yükselten adımlar atmasına neden oldu.

 

Bu süreçte atılan ilk adımlar aslında karşımıza yatıştırıcı diplomasiyi çıkartmakta. Batılı unsurların Ukrayna krizi karşısında öncelikli temas kanalı olarak kabul ettikleri Minsk Anlaşmalarını devreye soktukları görülüyor. Her ne kadar sonuçta mesele ortada ve çözümsüz kalsa da, iki ülke arasında özensiz bir algı veya yanlış hesaba dayalı olarak patlak verebilecek sıcak bir çatışmanın engellendiği söylenebilir. Bu bağlamda çözümün hâlâ Avrupa-Atlantik coğrafyası ve ötesi bağlamında, Rusya’yı tamamen dışarıda bırakmayan, diyalog/angajman kanalarını kapatmayan bir anlayışta görüldüğü iddia edilebilir. Bu anlayışla 2021 Haziran’ında yapılan bir dizi zirvede “Ukrayna sorunsalının” gündemde tutulduğu ancak bu sınamaya çözüm getirilemediği belirtilmeli. Sonuçta NATO Zirvesi sonucu yayımlanan bildiride Rusya’nın İttifak için ana tehditler arasında yer aldığı yeniden tescil edildi ve 2008 Bükreş Zirvesi kararları temelinde Ukrayna’nın NATO üyeliğine, “uygun koşulların oluşması” şartıyla kapı açık bırakıldı. Rusya’ya karşı da caydırıcılık/savunma ve diyalog/angajmana dayalı çift kulvarlı yaklaşım teyit edildi. Nihayetinde 19 Haziran’da Cenevre’de yüz yüze gerçekleşen Putin-Biden görüşmesinde ise iki ülkenin hangi “kırmızı çizgiler” üzerinde mutabık kaldıkları tam manasıyla anlaşılamasa da bu görüşmeden “Stratejik İstikrar Diyaloğu” adı altında kısa bir açıklama metni dahi çıktı.

 

İkinci Büyük Dalga

 

Ukrayna’yı, Rusya’nın vücut bulduğu topraklar, Kiev’i ise “Rus şehirlerinin anası” olarak görmeye eğimli Rus elitlerinin halet-i ruhiyesinin bu gelişmeler üzerine nasıl bir yöne evrildiğini kestirmek hâlâ spekülasyona açık olsa da 2021 sonbaharında meydana gelen gelişmeler Rus devlet politikasının Ukrayna’ya bakışındaki devamlılığın tüm gücüyle sürdüğünü ortaya koyuyor. Rus Dışişleri Bakanlığı, Ukrayna meselesinin ele alındığı temel platformlardan biri olan “Normandiya Formatı” çerçevesinde Almanya ve Fransa ile yapılan gizli diplomatik yazışmaları, diplomasi geleneğine uymayan bir tasarrufla 17 Kasım’da kamuoylarına ifşa etti. Bu yazışmalardan Rusya’nın Donbas sorununda kendisinin taraf olmadığını ve bunun Ukrayna’nın bir iç meselesi olarak görülmesi gerektiğini Almanya ile Fransa’ya kabul ettirmeye çalıştığı, iki Avrupalı ortağının ise buna karşı çıktığı anlaşılıyor. Aslında bu Rusya’nın krizin başından beri savunduğu ya da gündemde öne çıkarttığı tez. Her ne kadar sahadaki gerçekler ve gelişmeler bunun tam tersini gösterse de Rusya Donbas’a doğrudan müdahale etmediğini ve sorunun tarafı olmadığını hiçbir inandırıcı delile dayanmaksızın savunmaktan geri durmadı. Rusya’nın bu noktada inandırıcılığının olmamasının ana nedeni Kırım’ı işgale başlamadan önce de benzer bir tezi ileri sürmesi, bilahare yarımadaya “küçük yeşil adamları”nı gönderdiğinin ortaya çıkmasıydı.

 

Son günlerde Rusya Nisan 2021’de yaptığını tekrar ederek Ukrayna sınırına büyük bir askeri yığınaklanma yapmakta. Bu gelişme bölgede savaş tamtamlarının da şiddetle duyulmasına yol açtı. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgale hazırlandığı yolundaki rapor ve analizler yoğunluk kazandı. Bunun neticesi olarak 30 Kasım-1 Aralık tarihlerinde Riga/Letonya’da yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı öncesinde tansiyon had safhaya vardı. Putin, henüz NATO toplantısı devam ederken 1 Aralık’ta Moskova’da düzenlenen “Rusya Çağırıyor” başlıklı bir etkinlikte “NATO ile geçmişte neredeyse müttefiktik, ancak tüm ricalarımıza rağmen sınırlarımıza doğru genişlemeye devam ettiler… Polonya ve Romanya’ya fırlatma rampalarının (NATO balistik füze savunmasının bileşenleri)  konuşlandırılması bizim için tehdittir… NATO Ukrayna’ya saldırı sistemleri yerleştirirse Moskova’ya uçuş süresi 7 dakika olur. Eğer hipersonik silahlar yerleştirirse uçuş süresi 5 dakika olur. Biz de bizi bu şekilde tehdit edenlere karşı bir şey geliştirmeliyiz” açıklamasını yaptı.

 

Benzer bir söz düellosu NATO ve AGİT Bakanlar Toplantısı sırasında da cereyan etti. 1 Aralık’ta Ukrayna parlamentosunda konuşan Zelenskiy, Rusya’nın ülkesinde darbe planladığını dile getirdi. Ukrayna’ya ait olan Kırım ve Donbas’ın askeri yöntemlerle geri alınması olasılığından bahsetti. Kremlin sözcüsü Peskov’un yanıtı gecikmedi:

 

Parlamentoda konuşan Zelenskiy, Kırım’ın geri dönmesinin Ukrayna’nın ana hedefi ve felsefesi olması gerektiğini söyledi. Bunu Rusya’ya yöneltilen doğrudan bir tehdit olarak görüyoruz. Bu tür ifadeler Kiev’in, Rusya’nın bir bölgesine tecavüz etmek için güç de dahil mevcut tüm imkanları kullanmaya niyetli olduğu anlamına geliyor. Biz bunu böyle algılama eğilimindeyiz… Donbas’taki kesişme hattında provokatif eylemlerin arttığını görüyoruz. Bu Ukrayna yönetiminin Donbas’ta çözüm için askeri senaryoyu dışlamadığı, yani tek taraflı bağımsızlık ilan eden cumhuriyetlere karşı askeri faaliyetlere başlamayı dışlamadığı düşüncesini doğuruyor.

 

Lavrov da ABD’li meslektaşı Blinken’la AGİT Toplantısı vesilesiyle yaptığı ikili görüşme ertesinde Ukrayna’yı “uluslararası anlaşmaların dışına çıkmakla” itham etti. Lavrov için egemen bir ülkenin Kırım gibi bir bölüm toprağını, ülkesinin üstlenmiş olduğu uluslararası taahhütler hilafına işgal ve ilhak etmek, Donbas gibi bir başka bölümünü ise istikrarsız kılmak herhalde uluslararası hukukun sınırları içindeydi! Blinken ise aynı görüşmede Rusya’nın Ukrayna sınırları boyunca yaptığı askeri yığınaklanmaya son vermesi çağrısını yineledi. Aksi takdirde Rusya’ya karşı ciddi ve geniş çaplı siyasi ve ekonomik yaptırımlar getirileceğini vurguladı.

 

Rusya’ya karşı geliştirilen “caydırıcılık korosuna” Aralık ayı başında Güney Kore’ye resmi ziyarette bulunan ABD Savunma Bakanı da katıldı. Austin, Rusya’nın Ukrayna sınırına yaptığı askeri yığınağa müdahale gerektiği takdirde ABD’nin yalnız olmayacağını, her halükarda bir saldırı olmamasının en iyi durumu oluşturduğunu dile getirdi. Esasen her iki ABD’li Bakan, NATO Bakanlar Toplantısında alınan kararları seslendirdi. Bu gelişmeler öncesinde Putin’in cevabı 15 Kasım’da imzaladığı bir kararname oldu. Bu kararname ile bir ay içerisinde başta madenler olmak üzere Donbas bölgesinde üretilen ürünlerin Rusya pazarında Rus ürünleriyle denk statüye sahip olmasına yönelik bir yasal düzenleme yapılmasına onay verildi.

 

Ukrayna Krizini Büyük Küresel Resim İçinde Okumak

 

2021 Kasım ayı itibariyle yeniden alevlenen Ukrayna krizinin de içinde yer aldığı büyük tabloyu şöylece özetlemek mümkün:

 

  1. ABD son yıllarda benimsediği küresel stratejisi doğrultusunda hareket ederek Çin’le Uzakdoğu’da açık bir bilek güreşine girmiş durumda. 2021 boyunca Tayvan Boğazı ile Güney/Doğu Çin denizlerinde Çin’e karşı caydırıcı bir askeri mevcudiyet sergilemekten geri durmayan ABD Biden’ın ağzından Çin’le bir “Soğuk Savaş” başlatmak niyetinde olmadıklarını dile getirse de bu söylemin sahadaki tasarruflarla uyuşmadığı görülüyor. ABD-Çin çekişmesi artık uluslararası gündemin güncel sınamaları arasında liste başında yer alıyor.

  2. Bu ikili arasındaki rekabetin uzantılarını, Çin’in Kuşak-Yol Projesi çerçevesinde Orta Doğu’dan Akdeniz’e, Balkanlardan Doğu/Güneydoğu Avrupa’ya geniş Karadeniz havzasını da içine alan büyük bir alana yansımaya başladığını söylemek mümkündür.

  3. ABD/Batı/NATO-Rusya ilişkileri de özellikle Ukrayna kaynaklı kriz dolayısıyla gerginlik sarmalına girmiş vaziyette. Bu durum, bölgeye olan ABD askeri yığınaklanmasının artmasını tetiklemiş, Karadeniz güvenliğini doğrudan etkileyen sonuçlar doğurmuştur. Büyük güçler arasındaki stratejik çekişmede Ukrayna bağlamında sürdürülebilir bir orta yol (modus vivendi) bulunana dek bölgedeki tansiyon gelgitlere sahne olacaktır.

  4. ABD’nin Uzakdoğu’yu önceleyen odağı, özellikle ABD-İngiltere-Avustralya arasında tesis edilen savunma paktı (AUKUS), Afganistan’dan hazin manzaralarla dolu geri çekilmenin ortaya çıkardığı travmayla birlikte Avrupa Atlantik güvenlik topluluğunda sarsıntılar yaratmıştır. Bunun hemen akabinde patlak veren Rusya-Ukrayna krizi bir taraftan kılıçların çekilmesine, öbür yandan diyaloğun kurulması arayışlarına sahne olmaktadır.

  5. Ukrayna, NATO’nun üyesi değil, ortağıdır. Bu durumda Ukrayna bir saldırıyla karşılaştığında NATO’nun en çok bilinen 5. Maddesi işletilmez. Öte yandan bu tür bir senaryoda NATO’nun ve üyelerinin Ukrayna’ya askeri dahil her türlü desteği vereceği öngörülebilir. Diğer taraftan Ukrayna’nın bir vesayet savaşına sahne olamayacak derecede hassasiyet barındıran bir ülke olduğu da akılda tutulmalıdır.

  6. Ukrayna krizi karşısında Avrupalı ülkeler bugüne değin her ne kadar önemli ölçüde dayanışma göstermeyi başarmış olsalar da bu durum Rusya’dan algılanan tehdit konusunda kendi aralarında tam anlamıyla bir görüş birliği olduğuna delalet etmemektedir. Bu bağlamda örneğin Almanya-Fransa-İtalya-İspanya dörtlüsünün, özellikle Doğu/Güneydoğu Avrupa-Baltık ülkelerine kıyasla Rusya’dan algıladıkları tehdidin derecesi farklıdır. Bu ortak bir tavır ortaya konulmasının önündeki ana sınırlılık olarak kabul edilebilir.

  7. Yıl içinde iki ayrı zaman diliminde alevlenen Ukrayna bağlantılı kriz kritik bir dönemde sahne bulmuştur. AB önümüzdeki beş yıla dönük Stratejik Pusula belgesinin hazırlığında ileri bir aşamadadır. NATO’nun gelecek on yıla yönelik Stratejik Konsepti ise 2022 Madrid Zirvesinde kabul edilecektir. Bu iki önemli belgenin hazırlık sürecinde Rusya’yla olan krizin daha da ağırlaşması halinde bunun izlerinin her iki örgütün geleceğe dair stratejilerinde derin izler bırakacağına şüphe yoktur.

  8. Aslında Rusya Batı Ukrayna’yı kaybetmiş, diğer yandan Kırım yarımadasını ve Donbas bölgesini doğrudan/dolaylı olarak hakimiyeti altına almıştır. Buralarda tesis ettiği kontrolü meşrulaştırmak yönündeki çabalara devam edecektir. Bu iki bölgeyle bağlantılı sorunları artık çözümlenmesi zor adeta “donmuş” birer “sıcak ihtilaf” olarak addetmek ve buna göre konum belirlemek gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Bu gözlem söz konusu bölgelerdeki gayrimeşru/gayrihukuki Rus hakimiyetinin tanınması anlamına gelmemelidir. Karşımızda bölge ve ötesinde uzun dönemli bir sınama ve diplomatik açıdan yorucu bir maraton bulunmaktadır. Dünya sahnesini etkileyen ve bu yıl içinde daha da kızışan jeopolitik/jeostratejik rekabetin gölgesi Ukrayna’dan yola çıkarak Karadeniz ve Ege üzerinden Akdeniz’de yeni sınamalar ve ihtilaflar yaratmaya adaydır.

 

Bu Karmaşık Denklemde Türkiye’nin Konumu

 

Küresel siyasete yön veren ana güçler arasındaki mücadelenin bu denli yoğunlaştığı bir dönemde Türkiye’nin gündemini ağırlaşan ekonomik şartlar ve dış politika bağlamında da hâlâ Ortadoğu meşgul ediyor. Başı Ortadoğu kumlarına gömülü kalan yaklaşım Türkiye’nin etrafında cereyan eden, güvenlik çıkarlarını doğrudan etkileyen küresel sınamalara anlık tepkiler vermekle yetinir bir yaklaşım sergilerken, günü kurtarmaya çalışan bir anlayışla Türkiye’nin çok boyutlu ilişkilerde yalnızlaştığı, adeta ötekileştirildiği bir ortam oluşuyor. Bunun bir yansıması normalde bir araya gelmesi kolay olmayan aktörlerin oluşturduğu Türkiye karşıtı yeni ittifaklardır.

 

Son dönemde Türkiye’nin bölgesel ilişkilerini normalleştirmeye dönük adımları makuldür ancak bunların henüz somut sonuçlar doğurmadığı görülmektedir. Çoğu zaman görmezden gelinen diğer bir temel mesele gayrisafi hasılamızın neredeyse %75’inin borca dayalı olduğudur. Bu ana gerçek ve bozulan ekonomik dengeler Türkiye’nin hareket serbestisini kısıtlayan bir duruma tekabül etmektedir. Yıl içinde dış dünyayla ilişkilerde görülen çoğu hamlede ekonominin ve dış siyasetin girdiği derin darboğazların doğrudan izlerini görmek olanaklıdır. Ukrayna krizinin yıl içindeki ikinci aşaması da böyle bir ortamda gerçekleşmektedir. Hem içerideki durum hem dış dünya ile ilişkiler dikkate alındığında Türkiye’nin hemen yanı başında yer alan iki yakın komşu ülkeyi karşı karşıya getiren, etkileri uzun sürecek bu kriz sürecinde neler yapılması gerektiği şu şekilde toparlanabilir:

 

Rusya-Ukrayna arasındaki ihtilafın sıcak bir çatışmaya dönüşmesi Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarını bölgede ve ötesinde derinden sarsacak sonuçlar doğurur. Dolayısıyla, biriyle üst düzey (Rusya), diğeriyle stratejik (Ukrayna) ilişki içinde bulunduğumuz iki ülke arasında diyalog kanallarını koruyacak ve olabildiğince genişletecek diplomatik bir arayışın aralıksız sürdürülmesi zorunludur. Bu arayış ikili ve çok taraflı bir çerçeveye dayandırılmalıdır. Nitekim krizin alevlenmesi üzerine gerek Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, gerek Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Kalın doğru yöndeki bir söylemle krizin çözümünde gerilimi azaltacak diplomatik yollara ağırlık verilmesi gerektiğini dile getirdiler. Hatta bir adım daha ileri gidip Rusya ile Ukrayna arasında arabuluculuk yapmayı çağrıştıran ifadelerde dahi bulundular.

 

Türkiye’nin bu türde olası bir rolüne Ukrayna’nın nispeten olumlu yaklaşma ihtimali bulunsa da Rusya’nın benzer bir duruş sergilemesini beklemek iyimserlik olur. Türkiye’yi “Ukrayna krizini askerileştirmekle” itham eden Kremlin’in Türkiye’nin arabuluculuğu için müzahir bir çizgi izlemesi beklenmemelidir. Zelensky’nin Nisan 2021’de gerçekleştirdiği resmi Türkiye ziyaretiyle daha da ivme kazanan Türkiye-Ukrayna savunma sanayii ilişkileri, özellikle Ukrayna’ya satılan İHA/SİHA’lar ve bunların sahada kullanılmaları Türk-Rus ilişkilerinde yeni bir sürtüşme unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Rusya’nın bu konuyu ısrarla işleyeceği açıktır ve buna karşılık uygun bir fırsat bulduğunda Türkiye’ye örneğin Suriye’de bir problem sahası açması olasıdır.

 

Ukrayna’nın bağımsız devlet kimliğini en üst düzeyde sorgulayan, Kırım’ı Rus toprağı olarak kabul eden, Donbas’ı ise Ukrayna üzerindeki pazarlıklarda bir unsur olarak gören Rusya’nın esas kozunu ABD’yle paylaşacağını öne sürmek daha gerçekçi bir bakış açısı olacaktır. 7 Aralık’ta sanal ortamda yapılan Biden-Putin ikili görüşmesinin ana konularından biri hiç şüphesiz Ukrayna’dır. Bu görüşme ertesinde ortaya çıkacak sürecin yakından mercek altına alınması gerekecektir.

 

NATO’nun Doğuya doğru genişlemesine başından beri kuşkuyla bakan, bu genişlemenin 1997’de NATO ile Rusya arasında imzalanan Kurucu Senede aykırı olduğunu ileri süren, Avrupa’ya konuşlandırılan NATO balistik füze savunması bileşenlerinin Avrupa’daki stratejik dengeyi kendi aleyhine değiştirdiğini temel bir argüman olarak kullanan Rusya, kendisini de doğrudan etkileyecek radikal bir değişiklik olmadığı sürece Kırım’ın işgalinden ve Donbas’ı kontrol etmekten vazgeçmeyecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında iniş-çıkışlara sahne olacak uzun süreli bir sınama mevcuttur. Bu durum Karadeniz’i ve civarındaki daha geniş kuşağı istikrarsız kılmaya dönük yeni gelişmeleri ve ilave ihtilafları ortaya çıkarmaya adaydır. Uzun yıllara mal olacak Ukrayna krizinden yola çıkarak nasıl bir yol izleneceğine dair “tüm bölgeyi kapsayan bütüncül bir strateji var mıdır?” sorusu zihinlere takılı kalacaktır.

 

Rusya Türkiye’nin önemli bir ortağı ve komşusudur, ancak müttefiki değildir. İki ülkenin bölgedeki ihtilaflara bakışında zaman zaman su yüzüne vuran ciddi farklılıklar vardır. Bu ilişkiyi “rekabete dayalı işbirliği” olarak tarif etmek mümkündür. Bu rekabet bugünkü koşullarda daha büyük bir stratejik çekişmeye sahne olan uluslararası güvenlik ortamının bir parçasını oluşturmaktadır. Bundan etkilenmemesi zordur. Bu açıdan baktığımızda Türkiye’nin bölge güvenliğini sarsacak boyutlar kazanması olası bulunan Ukrayna krizi karşısında gerçekçiliği elden bırakmayan, temel tutumunu ve çıkarlarını haleldar etmeyecek, bölgeyi daha geniş bir istikrarsızlık ağının içine sürüklemeyecek bir yol izlemesi kaçınılmazdır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.