Dişi Kurdun Öldürülüşü ve Eşitlik Meselesi

İnsan hayatının yanında hayvanınkinin değeri nedir? Bir seçim yapmak zorunda kaldığımızda hangisini seçeriz? Kimi kime feda ederiz? Özbek yazar Lokman Börihan’ın “Avcı Kısmeti” isimli öyküsü, bizi hayvan hakları dolayımında ahlaki ilkeleri tartışmaya sevk ediyor.

“Avcı Kısmeti”, Özbek yazar Lokman Börihan’ın 2015 yılında yayımlanmış bir öyküsü. Öykü bizi avcıların ve doğanın tekinsiz yaşamına götürüyor. Bir avcının hikâyesini onun avcı oğlundan dinliyoruz. Yaban hayatının ve şehir yaşamının karşıtlığını, şehirde yetişen insanın zihin dünyasının diğerinden ayrıksılığını ve asıl ürkütücü olanın ikincisi olduğunu hissettiriyor öykü. Öyküde, babadan oğula devam eden avcılık geleneğinin günümüzde hayvanlarla ilgili araştırmalar yapan bir profesörle, ona eşlik eden Orman İşleri’nde çalışan memura aktarıldığı hikâyesini okuyoruz. “Babamı şehirliler öldürdü” cümlesi öykünün kilit cümlesidir, biz bu cümlenin ardındaki olayları ve olayların ardındaki çatışmayı çözmeye çalışıyoruz.

 

Öykü gerilimli bir atmosferde yavaş yavaş ilerliyor. Tehlikeli bir av hikâyesine çekiliyoruz adım adım. Bir dişi kurdun avlanması söz konusu. Yavruları olan bir anne kurdun avlanması avcı geleneğinde mubah değilken baba avcı neden böyle bir hamlede bulunuyor? Öykünün meselesi burada düğümleniyor. İnsan hayatının yanında hayvanınkinin değeri nedir? Bir seçim yapmak zorunda kaldığımızda hangisini seçeriz? Kimi kime feda ederiz? Öykü bizi hayvan hakları dolayımında ahlaki ilkeleri tartışmaya sevk ediyor. Şimdi öykünün detaylarına geçelim.

 

Öykünün mekânı, tabiat parkı yapılması planlanan bir alandır. Birbirine omuz vermiş dağlar, kayalar, seyrekçe serpilmiş ardıç ağaçları, yer yer genişleyip daralan nehir peyzajıyla bu bölgede bir tabiat parkı yapılacak olmasının gereği, başkentten gelen profesörün ve memurun nezdinde ve saha araştırması yaparlarken tanıştıkları avcının oğlunun gözünden bakıldığında bir karşıtlık sunar. Yabansı hali, sert bakışlarıyla diğerlerinin üzerinde ürkütücü bir etki bırakan oğul avcı, onların bölgeye gelme nedenlerini sorduğunda aldığı “tabiat parkı” cevabı karşısında uzun bir süre gözlerini onlara diker, güler ve “Burası zaten bir tabiat” deyiverir ironik bir şekilde.  Asıl sorgulaması bu mesele üzerinden gelişmese de, öykünün sonunda şehirli insanın doğaya muhtemel müdahalesinden dolayı yaşanan tedirginliğe bir atıftır bu yanıt ve hikâyenin zeminini bu tedirginlik kaplar.

 

Avcı oğulun şehirli insanın her türlü adımından huzursuzluk duyması boşuna değildir. Bir gün, bir akşam vakti, o henüz 18 yaşlarındayken köydeki evlerine onca kışın kıyametin arasında şehirli oldukları giyinişlerinden anlaşılan bir çocuk ve adam gelir. Misafirlerini sorgusuz sualsiz evlerine alırlar, karınlarını doyururlar ve bir şekilde onların neden geldiğini anlamaya çalışırlar. Baba avcı, köyde ve çevrede ustalığıyla nam salmış bir nişancıdır. Uçan kuşu gözünden vuracak kadar maharetli ve aynı zamanda adaletli biridir. Onun keskin gözlerine yakalanmamak için yırtıcı hayvanlar bile onu görünce saklanırlar. Öyle ki, kimsenin çıkamadığı kayalarda onun ayak sesleri yankılanır. İşte bu namdan mütevellit bulmuşlardır onu bu şehirli baba-oğul. Çocuk yapılan bir aşıdan dolayı hastalanmıştır, başını düzgün tutamaz ve dahası konuşamaz hale gelmiştir. Gitmedikleri doktor, hoca kalmamıştır, en son gittikleri doktor hastalıktan kurtulmanın bir yolunu bilir, bu şekilde başka çocukları da iyileştirmiştir. Çocuğun iyileşebilmesi için diri kurdun sıcak kanından içmesi ve hayvanın derisinin yüzülüp çocuğun bedenine yapıştırılması gereklidir. Bu yapıldığı takdirde çocuğun dilinin çözüleceğinden emindir doktor.

 

Misafirlerin sıkıntılarının ne olduğu ve avcıdan istedikleri aşikâr olur. Lakin avcı ilk aşamada bunun çok zor olduğundan, kurdun diri ya da yaralı yakalanmasının güçlüğünden, hayvanın zekiliğinden dem vurur. Ama dilek bir kere dile gelmiştir, belki de avcı trajik bir kahramandır ve bir gece ansızın gelen insanların yönlendirmesiyle trajik sonuna doğru ilerleyecektir.

 

Beklenilmeyenin Tezahürü

 

Aristoteles Poetika’da tragedyanın özelliklerini anlatırken peripeteia kavramını “hareketlerin düşünülenin tam tersine gelişmesi”, anagnorisis’i ise, “bilgisizlikten bilgiye geçiş” olarak tanımlar. Öyküde kurdun vurulması çocuğun dilinin açılmasına yarayacaktır; fakat bu, kurdun kanını içmesi şeklinde değil o an yaşanılanların, neyin neden yapıldığının çok farkında olamayan çocuğun yavruları olan bir anne kurdun vurulması karşısında yaşadığı şok ve buna isyanını duyurmak istemesi nedeniyle gerçekleşecektir. Burada olaylar peripeteia’da olduğu gibi tam tersine evrilir; çünkü avcı, çocuğun “Haaaaayıııır!” nidasıyla ve “Neden vurdunuz onu? Neden? Şimdi yavruları ne yapacak?” haykırışıyla şoka girer, sendeleyerek düşer ve dili tutulur. Bu beklenilen bir durum değildir. Avcı yaptığı hatayı çocuğun haykırışıyla anlar ve anagnorisis’teki gibi bir gerçekliğin farkına varır. Aristoteles’in tanımlarına göre aslında bu durum pathos kavramına da denk düşer. Pathos, “acı veren hareket, yıkıcı, ıstırap verici bir hareket” anlamına gelir. Acı çekme, öldürme, yaralama gibi davranışları içerir.

 

Aslında bu yazıda meselem avcının girdiği trajik yolu, onun dönüşümünü anlatmak değildi ama sanırım bahsetmesem olmazdı, çünkü öykü tüm unsurlarıyla bir trajedinin varlığını bize gösteriyor. Hatta bu bağlamda trajediye yönelik bir öğeyi kısaca irdeleyip öykünün bize sunduğu diğer tartışmaya yönelelim. Trajedide kahraman yıkıma yol açan davranışı bile isteye yapmış olabileceği gibi, bilmeden, istemeden de yapabilir. Öyküde avcı beklenilmedik bir şeklide bir avın içine düşüyor ama aslında sanki bilinçdışıyla da bir gün hayvanları avlamanın ona kötü bir son hazırladığının farkındadır. Bu farkındalığı, babasının hikâyesini profesöre ve yanındaki görevliye aktaran oğuldan öğreniriz: “Babam, bir zamanlar gerçek avcının ya kayadan düşüp öleceğini ya da yırtıcı hayvanlar tarafından bir gün avlanacağını anlatıp dururdu. Hatta bununla ilgili masallar anlatıp dururdu. Bir gün kendisini de böyle bir sonun beklediğini gururla anlatırdı.” Velhasıl, belki de ona bu sonu kendi bilinçdışı hazırlamıştı.

 

Hayvan Özgürleşmesi – Peter Singer

 

İnsanın Hesapsız Kıyıcılığı

 

“Avcı Kısmeti” isimli öykünün insanın doğa ve özellikle hayvanlar üzerindeki hesapsız kıyıcılığı, hayvanların yaşama haklarını kolayca görmezden gelmesi ve insan-hayvan yan yanalığında kimin yaşamını kime tercih ettiği sorularını tartışmaya imkân sağladığından söz etmiştim. Bu konuyu öykü dolayımıda tartışabilmek için hayvan haklarıyla ilgili ahlaki boyutları, hayvanların insanların keyfi için öldürülmesine ilk ciddi karşı çıkışı yapan Peter Singer’ın Hayvan Özgürleşmesi isimli kılavuz eserinde bulabiliriz.

 

Peter Singer, kitabın Türkçe basımındaki önsözünde Budist, Hindu, Yahudi, Antik Çin ve İslam metinlerinin hayvan hakları konusunda Hristiyanlığın kutsal metinlerinden daha farklı bir seyir izlediğini, bunun hakkını vermek gerektiğini hadis ve ayetlerden örnek vererek somutlaştırır. Şu hadisi aktarır: “Bir hayvana iyi muamelede bulunmak, bir insana iyi muamelede bulunmak gibidir; bir hayvana eziyet etmek de bir insana eziyet etmek gibidir”. Bu aydınlık görüş, hayvan özgürleşmesiyle tam bir uyum içerisindedir. Yazar, ayetten de delil getirir. Enam Suresi 38’inci ayette: “Yerde debelenen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar! Biz kitapta hiçbir eksik bırakmamışızdır. Sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar” denilmektedir.

 

Bu hadis ve ayetlerde dikkatimizi çeken şey, hayvan ve insan hayatı arasında mutlak bir denkliğin/eşitliğin söz konusu olmasıdır. Singer konuya öncelikle eşitlik kavramını tartışarak başlar; “Eşitlik meselesi; eşitlik bir olgunun ifadesi değil, ahlaksal bir fikirdir. İki kişinin yeteneklerinin farklı olmasıyla bir ilgisi yoktur örneğin. Bu, insanlara nasıl muamele etmemiz gerektiğiyle ilgili bir kılavuzdur.” Aslında bu alıntı bize insan-hayvan haklarının eşitliğini tartışmaya başlamada önce beyaz eril insanın tarihsel süreçte kadınları, siyahileri kendisiyle aynı statüde konumlandırmamasıyla başladığını hatırlamamız gerekiyor. Hayvan hakları tartışması, en azından Batı düşüncesinde, günümüze değin başka aşamalardan geçiyor.

 

Eşitlik ve Acı Çekme Kapasitesi

 

Bu bağlamda Singer’ın öncü ve erken bir başkaldırı sahibi olarak kabul ettiği Jeremy Bentham’ın haykırışını da anmak gerekiyor. Jeremy Bentham henüz İngiltere’de siyahilerin köle statüsü devam ederken ırkçılık tartışmalarının ötesinde çıkarların tüm bireyler için eşit olması tartışılırken, bunun tüm biyolojik türler için geçerli olması gerektiğini önerir:

 

Belki bir gün hayvanlar dünyasının geri kalanı da kendilerinden ancak zorbalık yoluyla esirgenen haklara sahip olacaktır. Fransızlar bir insanın sırf derisi siyah diye kayıtsız şartsız bir zalimin keyfine terk edilemeyeceğini anladılar. Belki bir gün, bacak sayısının, derideki tüy miktarının ya da sağrı kemiğinin nerede bittiğinin de duyguları olan bir varlığı aynı akıbete terk etmek için eşit derecede yetersiz sebepler olduğu anlaşılır. Bu aşılamaz sınırı çizecek başka ne olabilir? Akıl yürütme yetisi mi? Ya da beki konuşma yetisi mi? Ama yetişkin bir at ya da köpek, gerek akıl gerekse iletişim kurma açısından, bir günlük, bir haftalık, hatta bir aylık bebekten kat kat üstündür; ama öyle olmasa bile bu neyi gösterirdi ki? Sormamız gereken soru, “Akıl yürütebiliyorlar mı?” ya da “Konuşabiliyorlar mı?” değil, “Acı çekebiliyorlar mı?” olmalıdır.

 

Bu pasajda Bentham, bir varlığa eşit önemsenme hakkı kazandıran hayati niteliğin acı çekme kapasitesi olduğunu belirtiyor. Singer, bu pasajı içselleştirir ve bir varlık acı çekiyorsa, bu acıyı önemsememek için hiçbir ahlaksal gerekçe öne sürülemez der. Eşitlik ilkesi, acı çeken varlığın doğasından bağımsız olarak, bu acının […] herhangi başka bir varlığın çektiği benzer bir acıyla eşit tutulmasını şart koşar. Bir varlık acı çekme ya da haz/mutluluk duyma yeteneğinden yoksunsa, göz önünde bulundurulacak hiçbir şey yok demektir. Dolayısıyla hissetme yetisi, başkalarının çıkarlarını göz önünde bulundurma konusunda savunulabilecek tek sınır çizgisidir.

 

Singer’a göre ırkçılık ve cinsiyetçilik, hayvan hakları bağlamında “türcülük” ile benzeşir. Singer, türcülük kavramını bir kişinin kendi biyolojik türünün çıkarları lehine ve diğer biyolojik türlerin çıkarları aleyhine önyargılı ya da yanlı davranması diye açıklar.

 

Öyküye hayvanların yaşama hakları bağlamında yeniden bakalım. Dili tutulmuş, kekeme ve hasta bir çocuğun dilinin çözülmesi ve iyileşebilmesi için bir kurdun öldürülmesi gereklidir. İlk bakışta belki pek çoğumuz “Ama söz konusu olan bir insanın, gencin, çocuğun iyileşmesi. Onun yaşamı elbette başka herhangi bir hayvanın yaşamından değerlidir ve başka bir canlı bu amaç için feda edilebilir” diye düşünebiliriz. Ama mesele bu kadar basit değil. Basit değil ki, bir anne kurdun öldürülmesine bir çocuk bilinci, belki henüz kirlenmemiş bir bilinç içgüdüsel bir şekilde karşı çıkabiliyor. Bir öykü bu karşı çıkış nedeniyle zihnimize bu denli kazınabiliyor.

 

İnsan Yaşamının Değerinin Somutluğu

 

Öyküde insan hayatının değerliliğinin kesin somut netliği karşısında hayvanın yaşamının statüsü başka bir karşıtlıkta da bize sunuluyor. Kurdu bir okla boğazından vuran baba avcı, çocuğun “Neden yaptın” haykırışı sonrasında donakalır ve olduğu yere yığılır. Bunu gören oğul avcı öfkelenir ve silahına davranır, çünkü babasını bu duruma getiren bu “şehirliler”dir. Bunu gören misafir şehirli genci şöyle uyarır; “Dur yeğenim. Kendinize hâkim olun. Adam öldürmenin cezası var”. Bu cümle insan hayatının kanunlarla korunduğunu, insan yaşamının değerinin somutluğunu gösterir. Oysa hayvanların avlanmasının, öldürülmesinin bu denli net cezai bir ilkesi yoktur. İşte belki tartışılması gereken asıl nokta budur. Bir insan hayatı için bir yaban kurt, yavruları olduğu halde, gözü kapalı öldürülebilir mi?

 

İnsanların hayvanları akıldan, dilden yoksun görmelerinin yanı sıra duygudan da yoksun görmelerinin onlara bakışımızda çok temel bir yanılgı olduğu, hayvan çalışmaları alanında önemli bir konudur. Belki bu öyküde de anne kurdun duyguları, yavrularını koruma içgüdüsü şehirliler tarafından göz ardı edilmiş hatta hiç akla getirilmemiştir. Adamın çocuğun haykırışıyla dilinin çözüldüğünü görmesi anındaki tepkisi bunun göstergesidir, adam sevinçten nefes nefese kalır, oğlunu kucaklamaya çalışır. Mutluluktan kendini kaybeder ve iç cebinden bir deste para çıkararak haykıra haykıra avcının başına saçar, hatta başka bir desteyi oğul avcının cebine koyar. Adamın o dehşet sahnelerindeki tek odağı oğlunun dilinin çözülmesidir. Onun dilinin nasıl çözüldüğü, kurdun ölümü, avcının öleyazması umurunda değildir.

 

Çocuk, yavru kurtlar annesiz kaldığı için acı çeker, yavru kurtlar muhtemelen annesiz kaldıkları için acı çekerler, kurt acı çekerek ölür, avcı acı çekmekten şoka girer, oğul babasını o halde gördüğü için acı çeker.

 

Peter Singer’ın, “Bir varlık acı çekiyorsa, bu acıyı önemsememek için hiçbir ahlaksal gerekçe öne sürülemez” önermesini hatırlayalım. Böyle düşündüğümüzde, dişi kurt, yavru kurtlar, çocuk, avcı baba ve avcı oğul eşitleniyor. Sadece acıları değil kendileri de eşitleniyor. Hayvan çalışmaları bugün boşuna duygu meselesine, hayvanların duygularını anlamaya odaklanmıyor. Bu konuda anabileceğimiz Marc Bekoff, Düşünen Hayvanlar isimli çalışmasında, “insanlarda heyecan verici duyguların temelini oluşturan nörokimyasalların pek çoğunun hayvanlarda da bulunduğunu, hayvanların duygularıyla ilgili araştırmalar arttıkça ve bizler hayvanlara daha yakın hale geldikçe, onların şaşırtıcı duygusal yaşamlarına ilişkin bildiklerimizin de o ölçüde artacağını” belirtiyor.

 

Belki “Avcı Kısmeti” öyküsü insanın hayvanlar söz konusu olduğundaki davranışlarını sorgulayabilmemiz, anlayabilmemiz için bir vesile olur. Eğer bu konularda daha eşitlikçi ve hakkaniyetli bir bakış açısı ve davranış geliştirmezsek bizi bekleyen son da baba avcının trajik sonundan çok farklı olmayabilir. Kıyametimizin göz göre göre zarar verdiğimiz, öldürdüğümüz “pathos” yaşattığımız hayvanların elinden gelmesi işten bile değil.

 

Kaynaklar:

 

Günümüz Özbek Öyküsü, Çev. Hamza Öztürkci. Ankara: Hece Yayınları, 2021.

Marc Bekoff. Düşünen Hayvanlar. Çev S. Çağlayan. İstanbul: Kitap Yayınevi, 2002.

Peter Singer. Hayvan Özgürleşmesi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.