Doğu Akdeniz’de Hesaplar ve Hesaplanamayanlar

Ankara’nın hızlı dönüşümleri ve diplomatik manevraları yakından takibi ve gerekli esnekliği içeren diplomatik adımları atmaktan başka yolu yok. Başarı diplomasiden ve ittifakları genişletmekten geçiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Doğu Akdeniz’de yaşanan gergin ‘rekabet’ son dönemde peş peşe gelen yeni denizalanı sınırlama anlaşmaları, NAVTEX ilanları ve artan askeri tatbikatların gölgesinde yapılan sert ve yüksek perdeden siyasi açıklamalarla yeni bir evreye girdi.

 

Bölgesel rekabet hızla, deniz alanlarının ve buna bağlı olarak doğal kaynakların paylaşımı konusu olmaktan çıkarak daha genel bir jeopolitik ve stratejik cepheleşmeye doğru dönüşüyor. Odağına Türkiye ile Yunanistan’ın yerleştiği bu çekişmenin, çok sayıda bölgesel ve küresel aktörün de teşviki ya da katılımıyla, ikili arasında bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği konusu ise gündemin ana konusu haline geldi.

 

Türkiye’nin başından beri takip ettiği Yunanistan ile ikili formatta bir müzakere masasına oturma ve konuyu ele alma yaklaşımı, Yunanistan’ın Türkiye’yi dengeleyerek baskı altına almayı amaçlayan, konuyu başta AB olmak üzere yeni kurulan bölgesel ittifaklar zeminine çekme ve uluslararasılaştırma yaklaşımıyla karşı karşıya.

 

Her iki taraf da gerginliği kendi hedefine ulaşma amacıyla adım adım ve henüz kontrollü diyebileceğimiz bir biçimde artırıyor. Ama bunun bir tür keskin kılıç diplomasisi olduğu ve tarafların tarihsel geçmişlerinin etkisi altında zaman zaman duygusal hareket edebildiği bir ortamda çok hızlı biçimde tırmanma ve çatışmayla sonuçlanabileceği akılda tutulmalı. İki tarafın AB ve NATO üyesi müttefiklerinin konuyu yatıştırma ve diyalog yoluyla çözme söylemlerinin bir takım tarafgir açıklamalarla gölgelenmesi de gerginliği tırmandırarak çatışma ihtimalini artırıyor.

 

Diyalog mu Ders Verme mi?

 

Gelişmelerin seyrine ve gelinen son aşamaya bir göz atıldığında, tarafların ‘maksimalist’ pozisyonlarını açıkladıkları, BM başta olmak üzere uluslararası topluma deklare ettikleri ve diğer tarafın pozisyonuna itirazlarını açıkça ortaya koydukları görülüyor.

 

Yunanistan, istediği desteği Fransa ve Mısır’dan almakla birlikte Türkiye’nin tavrını değiştirecek bir sonuç elde edemezken, Türkiye de karşısında her geçen gün biraz daha genişleyen ve konsolide olan bir stratejik cephe ile karşı karşıya kalıyor. Her iki taraf açısından da iç kamuoylarının desteğinin söz konusu olduğu bu çekişmenin masaya taşınamaması, yapıcı bir yaklaşımla ve diyalog yoluyla çözüme ulaşılamaması ise ne yazık ki en kötü ihtimal olarak karşımıza ‘çatışma’ ihtimalini çıkartıyor.

 

Gündem yapıcı bir diyalog ya da perde arkasında sessiz ve açıktan diplomasi yerine,  “Bizimle savaşamazlar…mahvolurlar.” ile “Sıkıysa buyrun gelin!” söylemleri arasında sıkışmış durumda. Taraflar arasında diyalog yoluyla ara çözümler ve sonuçta da nihai çözüm bulma eğiliminden ziyade diğer tarafa kalıcı bir ders verme heyecanı hâkim görünüyor. Buna bir de yapıcı ve arabulucu bir tavır takınması beklenen başta AB gibi unsurların etkisiz ve son dönemde yangına körükle giden yaklaşımı eklendiğinde mesele daha da can sıkıcı bir hal alıyor.

 

Nereden Geldik Nereye Gidiyoruz?

 

Türkiye ile Yunanistan arasında deniz ve hava yetki alanlarının paylaşımı konuları özellikle Ege odaklı olmak üzere nerdeyse onlarca yıldır devam eden bir yılan hikâyesi olarak karşımızda duruyor. Taraflar arasında, istikşafi görüşmelerin yapılması ya da 1999 depremi sonrasında yaşanan yakınlaşma gibi umut veren bir takım gelişmeler olsa da ikili siyasi müzakereler hep sonuçsuz kaldı.

 

Meselelerin algılanış tarzındaki farklılıklar ve yüksek beklentiler zaman zaman Kardak örneğinde olduğu gibi tarafları ‘çatışma’ hatta savaş aşamasına kadar taşıdı. Türk ve Yunan uçakları arasında yaşanan ‘it dalaşları’ ise nerdeyse artık vakayı adiyeden.

 

Taraflar arasında olumsuzluklara odaklı, gerginlik üreten anlayışı tetikleyen en son gelişme ise Doğu Akdeniz’de yeni gaz yataklarının bulunması oldu. Aslında başlangıçta Yunanistan bu konuyu GKRY’nin merkezinde yer aldığı bir Kıbrıs meselesi gibi göstererek uzakta durmayı tercih etse de gelişmelerin devamında tarafların kulaklarının dikildiği açıkça görüldü.

 

 

 

GKRY’nin izlediği aktif ve agresif bölgesel yaklaşım ve İsrail-GKRY yakınlaşması Yunanistan’ın yakından izlediği ve fakat AB şemsiyesi altında değerlendirilmesi gerektiğini savunduğu gelişmelerdi. Burada Türkiye’yi Kıbrıs meselesinde AB sopasını kullanarak köşeye sıkıştırma yaklaşımının tercih edildiği söylenebilir. Bu yaklaşımın, en azından bir süreliğine de olsa,  AB üyeliği hedefini öne çıkartan Türkiye’nin politikalarını beklenti doğrultusunda etkiledi.

 

2015’de Mısır açıklarında Doğu Akdeniz’in en büyük doğalgaz yatağının keşfedilmesi ise Doğu Akdeniz enerji oyununun adeta bir üst boyuta taşıdı. Bu kaynakların keşif ve üretilmesinde büyük enerji şirketlerinin oynadığı rol ise denkleme Fransa ve İtalya başta olmak üzere Avrupalı aktörleri çekti. Mısır kaynaklarını ve Kıbrıs açıklarındaki parsellerin keşif ve üretimi işini yüklenen İtalyan ENI’nin Mısır, Kıbrıs ve İsrail gazını bir araya getirerek maliyeti düşürme ve başta Avrupa piyasası olmak üzere uluslararası piyasaya hitap edecek miktarda gazı sıvılaştırışmış gaz (LNG) olarak  Mısır üzerinden uluslararası pazarlara taşıma yaklaşımı dengeleri değiştirdi.

 

 

Fransız enerji devi Total de 2018’de ENI ile şirketin Kıbrıs açıklarında yürüttüğü faaliyetlerde ortak olarak denkleme girdi. Sonrasında da karşımıza LNG projesi için Kıbrıs, İsrail ve Mısır arasında imzalanan enerji anlaşmaları, bu anlaşmalara destek olacak askeri ittifak anlaşmaları ile 7 ülkenin katılımıyla kurumsal bir yapı olarak şekillendirilen Doğu Akdeniz Gaz Forumu çıkıyor.

 

Türkiye Dışlanıyor mu?

 

Bu gelişmeler, AB sürecinden dışlanan, yakın çevresinde yaşanan alt üst oluşlar nedeniyle dış ve güvenlik politikasında tehdit algısı iyice yükselen ve iç siyasi istikrarını kaybeden siyasi olarak kutuplaşmış Türkiye açısından bir beka meselesi olarak algılandı.

 

İsrail ile ilişkileri bozulan, Mısır ile bağlantısı kopan, Suriye-Irak ile ilişkileri terör ile mücadeleye indirgenen Türkiye’nin dış politikası AB ve ABD ile yaşanan gerginliklerle birlikte hızla siyasallaşarak bir tür yalnızlaşmayla yüz yüze kaldı.

 

Uzunca bir süreden beri hem dış hem de güvenlik politikalarının ayrılmaz bir parçası ve hatta belirleyicisi olan enerji politikası da bundan olumsuz bir biçimde etkilendi. Doğu Akdeniz’de Türkiye dışında gelişen yeni ittifak bu haliyle doğu-batı ve kuzey-güney koridorları arasında bir enerji merkezi olmayı amaçlayan Türkiye’nin enerji politikası açısından da olumsuz bir gelişme olarak belirginleşti.

 

Doğu Akdeniz gazının boru hatları ile Avrupa pazarına taşınmasında alternatifsiz olarak görülen Türkiye rotası bir anda denklemden çıkmış oldu. Bu durumun aynı zamanda Kıbrıs’ta çözümü ve KKTC’nin temel hak ve çıkarlarını geri plana atıyor olması Türk karar alıcıları bir anda içinde bulundukları rehavetten çıkardı. Ama gelinen noktada Türkiye denklemin dışına çıkmış, GKRY-Mısır-İsrail-Yunanistan cephesi diplomatik alanda atı alıp Üsküdar’ı geçmişti. Türkiye’nin eleştiri ve tepkileri bu aşamadan sonra artsa da Fransa ve İtalya’nın yanı sıra ABD’nin de desteği ile bölgenin küçük aktörleri de farklı beklentilerle adım adım Türkiye karşıtı olarak görülen cepheye eklemlenmişti.

 

Türkiye’nin bu denklemde attığı en akıllıca ve sonuç üreten diplomatik/hukuki adım Kasım 2019’da imzalanan Türkiye-Libya anlaşmalarıdır. Bu anlaşmalar sonrasında Türkiye’nin Doğu Akdeniz’in sınırlarını batıya doğru genişlettiği, deniz yetki alanları meselesinde kendi öncelik ve çıkarlarını gündeme getirdiği ve 2020 başından itibaren Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki görünürlüğünde yükselişi sağladığı söylenebilir. Burada üzerinde durulması gereken konu başlığı, bu görünürlüğün ve etkinliğin Türkiye’nin söylem ve beklentilerine ne düzeyde katkı sağladığı ve çözüm yönünde ne düzeyde belirleyici olduğudur.

 

Başarı mı Başarısızlık mı?

 

Türkiye-Libya anlaşmalarının Yunanistan tarafında yarattığı hayal kırıklığı ve ilk aşamadaki duygusal tepkilerin, yaklaşık 6 aylık bir dönemin sonunda, yerini daha somut yaklaşımların aldığı görülüyor. Yunanistan açısından değişmeyen yaklaşım konunun NATO üzerindeki yıkıcı etkisini de öne çıkartarak meseleyi bir AB meselesi olarak gündeme getirmek.

 

AB’nin Akdeniz kıyıdaşı üyeleri arasında bu konuda bir bölünme söz konusu olsa da  (Yunanistan, GKRY ve Fransa üçlüsüne karşı Türkiye ile özellikle ticari ilişkileri ve siyasi pozisyonları itibarıyla İtalya, Malta ve İspanya) Fransa’nın aktif katkısıyla konu AB gündemine taşınmış durumda. Fransa’nın Yunanistan’ı kendi öncelikleri ve çıkarları bağlamında bir sıçrama tahtası olarak kullandığı ve AB’yi yönlendirmeye çalıştığı ileri sürülse de bunun sonuçlarının en azından kısa vadede Yunanistan’ın beklentilerini karşıladığı söylenebilir.

 

Son olarak AB dönem Başkanlığı döneminde yapıcı bir rol yükleneceği düşünülen Almanya Başbakanı Angela Merkel’den gelen “Doğu Akdeniz konusunda tüm Avrupa Birliği ülkeleri Yunanistan’ı desteklemekle yükümlü” açıklaması sonrasında konuyu Fransa Cumhurbaşkanı Macron’la “derinlemesine ele aldığını” belirtmesi, Türk tarafında memnuniyetsizlik yarattı. Öncesinde Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Doğu Akdeniz gündemli Atina ve Ankara ziyaretleri sırasında konuyu adeta ‘ateşle oynama’ ve en ufak bir kıvılcımın büyük bir felaketle sonuçlanacağı yönünde değerlendirmesi akla getirildiğinde konunun hassasiyetinin farkında olunduğu anlaşılıyor.

 

Tarafları yatıştırma ve çatışma ihtimalini azaltma girişimleri karşısında son beş yılda kurulmuş olan karmaşık ilişkiler ağının olumsuz etkileri gözlemleniyor. Temmuz ve Ağustos aylarında yaşananlara bakıldığında tarafların gerginliği yatıştırmadan ziyade artıran adımlar atmak durumunda kaldıkları görülüyor.

 

Türkiye’nin 21 Temmuz’da ilan ettiği NAVTEX sonrasında 18 savaş gemisinin Aksaz’dan çıkarak Akdeniz’e açılmasına cevaben Yunan savaş gemilerinin de hareketlenmesi Doğu Akdeniz ve elbette Ege’de gerginliğin artmasına yol açtı. Almanya’nın hemen devreye girmesi ve tarafları müzakere masasına getirme girişimine cevaben Erdoğan bir iyi niyet işareti olarak Oruç Reis’in Akdeniz’e çıkışını ve sondaj çalışmalarını bir süreliğine durdurma kararını açıkladı ve taraflar Almanya’nın arabuluculuğunda ilk defa Berlin’de bir araya geldi.

 

 

Berlin’de Ne Oldu?

 

Türkiye’nin Almanya’nın yatıştırma ve arabuluculuk girişimlerine olumlu cevap vererek tarafsız saha olarak görülen Berlin’e gidişi kısa bir süreliğine de olsa umutların yeşermesine neden oldu. Berlin’den sızan bilgiler müzakereler neticesinde Türkiye ile Yunanistan arasında sorunlu konu başlıklarının ele alındığı istikşafi görüşmelerin yeniden başlatılacağı, Dışişleri Bakan Yardımcıları arasında müzakerelere başlanacağı ve ikili arasında bir diyalog mekanizmasının kurulacağı konularında anlaşıldığı yönündeydi. Hatta bu uzlaşmanın 7 Ağustos’ta Ankara ve Atina’da eş zamanlı olarak Dışişleri Bakanları tarafından uluslararası kamuoyuna duyurulacağı dahi söylenmekteydi.  Bu süreci bitiren gelişme ise Kahire’den 6 Ağustos’ta gelen Yunanistan ile Mısır arasında Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşmasının imzalandığı açıklamasıdır. 

 

Olayların bu gelişme sonrasındaki gelişimi 9 Ağustos Oruç Reis’in demir alıp Akdeniz’e çıkması ve araştırma faaliyetine yeniden başlamasıyla neticelendi. Ağustos ayının geri kalanı askeri hareketlik, karşılıklı askeri eğitim ve tatbikat açıklamalarının yapıldığı bir tırmanma süreci olarak belirginleşmekte.

 

Türkiye Doğu Akdeniz’in batısından doğusuna geniş bir alanda arama faaliyeti yürütüyor.  Bu faaliyetlerin Akdeniz’de kıyısı Amerika-Meksika sınırından daha uzun olan Türkiye’nin hakkı olduğu özellikle vurgulanırken, temel yaklaşım Doğu Akdeniz’de Türkiye ile görüşülmeden ve Türkiye ile KKTC’nin hak ve çıkarlarını dikkate almadan yapılan düzenlemelerin yasal olarak da ahlaki olarak da geçersiz olduğu söylemi üzerine inşa edilmiş vaziyette. Bu söylemi desteklemek amacıyla askeri faaliyetler de artırılarak devam ettiriliyor.

 

Her iki tarafın da ABD ve İtalya gibi NATO müttefikleri ile eğitim ve tatbikatlar yürütmesi bir yandan çatışmayı başlatan taraf olmamak izlenimini bırakma girişimi diğer taraftan da NATO müttefiklerinin tarafları göz önünde tutma yaklaşımlarının bir sonucu olarakdeğerlendirilebilir. Bu yaklaşımın en azından tarafları bir süreliğini de olsa çatışmadan uzak tutması ihtimali ise hem bölgede barışın sağlanması hem de NATO ittifakının devamlılığı açısından önem arz ediyor.

 

NATO’nun Beyin Ölümü

 

Çatışmaların tarafı iki ülkenin NATO üyesi olması ve ilgili diğer büyük güçlerin de NATO bağlantıları bir yandan çatışma riskini azaltan bir unsur olarak görülürken diğer yandan herhangi bir çatışma ihtimali de NATO’nun sonu olarak görülebilir.

 

Macron’un 2019 sonunda Suriye özelinde ABD’yi ve Türkiye’yi eleştirmek adına kullandığı ‘NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği’ yönündeki değerlendirmesini Doğu Akdeniz’deki gelişmeler sonrasında sürekli yineliyor olması da kolektif güvenliği ve Doğu Akdeniz’i gündemde tutmaya devam ediyor. Gelişmelerin ABD’nin de ilgisizliği ile birlikte NATO’nun sonunu getirme ya da en azından yapısını değiştirme ihtimali konuyu bir nebze daha karmaşık hale getirmekte.

 

Sonuç

 

Doğu Akdeniz’de yetki alanları paylaşımı konusu Türkiye ve Yunanistan açısından bir beka meselesi olarak gündemin ana başlığı olarak belirginleşmiş durumda. Sıcak geçen Temmuz ve Ağustos aylarında yaşanan gelişmeler meseleyi daha çok boyutlu ve karmaşık bir düzeye doğru taşıyor.

 

Erdoğan’ın “Tartışmaları kendi mecrasından çıkartıp ülkenin ve milletin kutlu yürüyüşünün önünde bir takoz haline getirmeye kalkanlara göz yumamayız. Doğu Akdeniz’de, Libya’da, Ege’de haklarımızı sonuna kadar korumaya odaklandık.” söylemine benzer söylemler Yunanistan’da da duyuluyor.

 

Diplomatik girişimlerin şimdilik kaydıyla sonuçsuz kalması ise her geçen gün tırmanan gerginliğin bir çatışmaya dönüşmesi ihtimalini artırıyor. Türkiye açısından diplomatik cephenin çatışmalardan ziyade uzlaşılarla genişletilmesi en akılcı olanı. Bu ise şimdiye kadar izlenen yaklaşımın yeni bir takım uzlaşı girişimleriyle desteklenmesinden ve sonuç alıcı adımların atılmasından geçiyor.

 

Libya’da atılan adımların ve gelinen seviyenin aldığı sonuçların Fransa başta olmak üzere birçok aktörün yaklaşımlarında değişikliğe gittiğine işaret ediyor. Nitekim son olarak Macron’un Libya’da Hafter’den uzaklaşarak başkent Trablus merkezli meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin lideri Fayez Al Sarraj’ı Paris’e daveti önemli bir değişikliğe işaret ediyor.

 

Ankara’nın hızlı dönüşümleri ve diplomatik manevraları yakından takibi ve gerekli esnekliği içeren diplomatik adımları atmaktan başka yolu yok. Başarı diplomasiden ve ittifakları genişletmekten geçiyor.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.