“Doğu Akdeniz’deki Kriz Askeri Çatışmaya Dönüşebilir”

Doğu Akdeniz ve Ege’de yaşanan krizin askeri bir çatışmaya dönüşme istidadı olduğu yadsınmamalıdır. Tansiyonun sürekli şekilde yükselmesi yaşanacak bir olumsuzluğun daha büyük neticelere dönüşmesi ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Böyle bir askeri çatışma halinde bazı AB üyesi ülkeler ve ABD,  Yunanistan tarafında yer almak şeklinde pozisyonlarını belirledikleri için askeri hazırlıklarını bu yönde gerçekleştirmektedirler.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Doğu Akdeniz’de görünürde enerji kaynaklarının paylaşımı krizi olarak yükselen gerilim aslında kökleri hukuki metinlere ve iki ülkenin, Türkiye ve Yunanistan’ın, Ege üzerindeki egemenlik çekişmesine giden bir konu. Krizin hukuki kökenlerini, mevcut durumu, diğer aktörlerin tutumlarını ve sıcak çatışma riskini Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Ana bilim dalı Başkanı Selami Kuran’a sorduk.

 

TBMM, 1995’te aldığı bir kararla Yunanistan’ın 12 mil uygulamasına geçmesi durumunun “savaş nedeni” sayılacağını kayda geçirmişti. Yunanistan, Türkiye ile Libya arasında 27 Kasım 2019’da yapılan anlaşmayı yok hükmünde gördüğünü kaydederken, Türkiye de Yunanistan ile Mısır’ın 6 Ağustos’ta imzaladıkları anlaşmayı yok saydığını açıkladı. Yunanistan’ın Türk ana karasına sadece 2 kilometre uzakta olan 10 kilometrekare yüzölçümündeki Meis Adası’nın kıta sahanlığını iddia ederek Akdeniz’de 40 bin kilometrekarelik bir alana sahip çıkmaya çalışmasıyla gerilim daha da arttı. Yunanistan’ın geçmişte de gerilimi yükselten bu adımlarının bugün anlamı nedir? 

 

Dünden bugüne, uluslararası sahada her devletin öncelikli amacının egemenlik alanını mümkün olan en geniş çerçevede tanımlamak olduğu bilinen bir gerçektir. Şüphesiz Yunanistan’ın adımları da temelde bu amaca yöneliktir. Ege Denizi’ndeki sorun iki devletin tarafı olduğu bir mesele iken, Akdeniz’de diğer komşu devletlerin de katılımıyla çok taraflı bir deniz alanları uyuşmazlığı ortaya çıkmıştır.

 

Ege Denizi’nde Türkiye ve Yunanistan arasında karasuları ve kıta sahanlığı sınırlandırmalarına ilişkin sorunlar bulunmaktadır. Çeşitli doğalgaz ve petrol kaynaklarının keşfinin ardından, Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletlerin 2000’li yıllardan itibaren kendi aralarında çeşitli münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yaptıkları görülmektedir. Özellikle de GKRY’nin, KKTC’nin haklarını da hiçe sayarak ve adanın tek sahibi gibi davranarak İsrail, Mısır ve Lübnan ile anlaşmalar yapması ve ruhsat sahaları açarak anlaşma konusu bölgelerde petrol ve doğalgaz arama ruhsatları vermesi, Doğu Akdeniz’deki gerilimi arttırmıştır.  

 

Kıbrıs meselesi, bölgedeki sorunların en önemlilerinden biridir. Öte yandan Yunanistan da Girit, Rodos ve Meis hattını esas alarak, kendi münhasır ekonomik bölgesini bu hat üzerinden tanımlamaya çalışmaktadır. Bu sayede GKRY ve Yunanistan’ın en doğudaki adaları arasında münhasır ekonomik bölge sınırlandırması yapılması ve Türkiye’nin, Antalya Körfezi açıklarında dar bir deniz alanına sıkıştırılması hedeflenmektedir. Böylece EastMed boru hattı güzergahının da bu Türk deniz alanlarına uğramadan GKRY ve Yunanistan deniz alanlarından geçirilmesi planlanmaktadır. 

 

Yunanistan’ın attığı adımlar bu hedef doğrultusunda ve temelde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırılmasına yönelik adımlardır. Bu yalnızlaştırma politikasının kırılmasına yönelik atılan en önemli adım, şüphesiz, BM tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile varılan deniz alanlarının sınırlandırılmasına yönelik mutabakattır. Yunanistan’ın karşı hamlesi ise Mısır’la bir sınırlandırma anlaşması imzalamak şeklinde olmuştur. Burada dikkat çekici husus, yukarıda ifade edilen, Meis Adası’nın sınırlandırmaya konu edilmemiş olması ve Girit-Rodos hattı adalarına da kısmi etki tanınmış olmasıdır. Her ne kadar anlaşmanın tüm deniz alanlarını nihai olarak belirlemiş olmadığı ve bu bölgenin sınırlandırmasının daha sonraya bırakıldığı söylense de Yunanistan’ın içinden de gelen tepkiler göz önüne alındığında, Meis Adası’na tam etki tanınmasının uluslararası hukuka aykırılığı konusundaki Türkiye tezleri öne çıkmış görünmektedir. Aynı şekilde anlaşmada Mısır anakarasına Yunan adalarına kıyasla daha fazla etki tanınması ve sınır hattının kuzeye çekilmesi de uzun kıyı hattına sahip Türkiye açısından dikkate değerdir. Bir diğer husus ise, Yunanistan ve GKRY arasında sınırlandırma anlaşması yapılması ve EastMed boru hattı projesinin Türk deniz alanlarından geçmeden Batı’ya taşınması projesi sekteye uğramış görünmektedir.

 

Diğer yandan, yapılan bu anlaşmanın Türkiye-Libya mutabakatı ile çakışan alanları düzenlemesi ve adalara anlaşma ile tanınan etki Türkiye’nin bu anlaşmaya karşı çıkmasını gerektiren diğer durumlardır. Yunanistan’ın bu anlaşmayı yaparken verdiği tavizler göz önüne alınırsa, en temel amacının Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırmak ve uluslararası kamuoyuna Türkiye’nin sadece itiraz eden ve sorun çıkaran devlet konumunda olduğunu dikte etmek üzere olduğu görülecektir. Gerilimi arttıran hamlelerin de şüphesiz en önemli sebebi budur.

 

Geçmiş Türkiye-Yunanistan gerilimleri NATO’nun iki üyesi olarak Ege’de ve kıta sahanlığı sorunu bağlamında Washington’un da arabulucu olarak müdahil olduğu kriz yönetimleri şeklinde vuku buluyordu. Bugün geçmişten farklı olarak kriz hem Ege’de ve Akdeniz’de yaşanıyor. Ayrıca kıta sahanlığı sorununun yanında Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölgeler kriz de eklenmiş durumda. Sizce Ankara ve Atina krizin yeni boyutlarına ne kadar hazırlar, çözüm konusunda ne ölçüde mesafe alabilirler?

 

Türkiye ve Yunanistan, sadece deniz yetki alanlarıyla sınırlı olmayan çok sayıda probleme rağmen dostça komşuluk ilişkilerini de yürütmeyi başarabilmişlerdir. Uluslararası ilişkiler pratiği, sorunlara rağmen dostça ilişkilerin sürdürebilmesini gerekli kılmaktadır. Öte yandan, bir önceki soruda ifade edildiği üzere, devletlerin egemenlik alanlarından taviz vermeleri beklenemez. Atılan bir adımın uluslararası hukuk açısından meşruiyeti her zaman sorgulanabilir ancak devletler, her durumda, -uluslararası hukuk açısından bu meşruiyet sınırları içerisinde kalmaları şartıyla- egemenliklerini en geniş çerçevede tanımlamaya yönelik adımlar atarlar. Dolayısıyla ne Türkiye’nin ne de Yunanistan’ın kendi hakkı olan bir deniz alanından oldu-bitti ile vazgeçmesi düşünülemez. O halde çözüm için birtakım metotların bulunması elzemdir.

 

BMDHS, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırmalarının komşu ve kıyıdaş devletler arasında öncelikle anlaşma yoluyla yapılmasını öngörmektedir. Türkiye’nin de hem Ege Denizi hem de Akdeniz’deki sorunlar bakımından temel tezi, sınırlandırmanın hakkaniyete uygun olarak anlaşma yoluyla yapılmasıdır. Kanaatimizce de bu iki devlet arasında anlaşma yoluyla bir sınırlandırmanın yapılmaması halinde, bu egemenlik alanları üzerindeki çözümsüzlük hali sürmeye devam edecektir.

 

Yunanistan’ın bugünkü konjonktür dahilinde anlaşma yoluyla çözüme yanaşmayacağı görülmektedir zira özellikle birtakım AB üyesi ülkeler, Doğu Akdeniz konusunda Yunanistan’a açık bir şekilde destek vermektedir. Aynı şekilde Yunanistan’ın ve GKRY’nin yaptığı sınırlandırma anlaşmalarının Türkiye’nin yalnız kalmasına sebep olduğu düşünülmektedir. Oysa, Türkiye’nin egemenlik alanlarından vazgeçmesinin mümkün olmamasının yanında, üçüncü devletler tarafından verilen desteklerin de geçici olacağı ve sorunun çözülmesine değil çözümsüzlüğe hizmet edecekleri açıktır.

 

Akdeniz ve Ege’deki krizin askeri bir sıcak çatışmaya dönme ihtimali ne kadar mümkün? Yunanistan ve krize doğrudan ve dolaylı müdahil olan aktörler bu senaryoya ne kadar hazırlar?

 

ABD ve Avrupa orduları özellikle son bir yılda Bulgaristan, Batı Trakya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve diğer çevre alanlardaki üslerinde tahkimat yapmak suretiyle silahlı kuvvetlerini bir çatışma durumuna karşı hazır hale getirmişlerdir. Yunan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos 4 Temmuz’da Greece’s Star TV’ye verdiği mülakatta “her türlü senaryoya hazır olduklarını”, “bu olasılıkların askeri müdahaleyi de içerdiğini”, “ülkesinin kendi egemenlik haklarını azami derecede korumak amacıyla gerekmesi halinde Türkiye ile bir askeri çatışmaya hazır olduklarını ancak bunun arzu edilen bir çözüm yöntemi olmadığını” belirtmiştir. 8 Temmuz 2020’de ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Kıbrıs Rum Yönetimi’ni ülkesinin Uluslararası Askeri Eğitim ve Talim Programı’na dahil ettiklerini ifade ettikten sonra bu hamleyi, “Doğu Akdeniz’de istikrarı desteklemek için bölgedeki kilit ortaklarımızla ilişkilerimizi ilerletme çabalarımızın bir parçasını oluşturuyor” şeklinde yorumlamıştır.

 

Öte yandan ABD özellikle 2020 yılında ve bir kısmı 2019 yılında olmak üzere Yunanistan ile askeri antlaşmalar yapmak suretiyle Türkiye sınırına 30 km uzaklıktaki Dedeağaç’ta NATO tatbikatlarını gerekçe göstererek askeri yığınaklarını gittikçe kuvvetlendirmiştir. Dedeağaç’ta ABD’nin Doğu Akdeniz’deki en büyük askeri üslerden birisine sahip olması ve burayı lojistik açıdan Bulgaristan’daki üslerle birbirine bağlamasının yanı sıra Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin ABD ile yaptığı antlaşma neticesinde Kıbrıs Kara, Açık Deniz ve Liman Güvenliği ismiyle bir merkez kurulmasını ve acil durumlar için Amerikan askerinin konuşlandırılmasına izin verilmesini kabul etmiştir.

 

Bu adımlar ilk etapta ABD’nin Doğu Akdeniz’de ve Ege’den Karadeniz’e açılan noktalarda Rusya’ya karşı elini güçlendirme hamleleri olarak görülebilmekle birlikte, farklı bir zaviyeden bakıldığında AB’den askeri anlamda istediği desteği alamayan Yunanlıların ABD’ye yaklaşarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı pozisyonlarını güçlendirme çabaları olarak düşünülebilir. Nitekim, “Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yapılan deniz alanları sınır antlaşması”, “Kıbrıs Adası’nın etrafında bazı ABD kökenli firmalarının da yer aldığı doğal kaynak arama faaliyetlerini engellemesi” ve “Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yürüttüğü doğal kaynak arama faaliyetleri” Türkiye ile ABD arasında gerginlikler yaratmaktadır.

 

Bu doğrultuda, ABD Denizcilik Enstitüsü (US Naval Institute) 2018 tarihli hazırladığı bir raporda Yunanistan ve Türkiye’nin Ege’de karşı karşıya gelmesi haline ilişkin bir senaryonun provizyonunu yapmış ve hazırladığı raporda böyle bir durumun vuku halinde Türkiye’nin kendisine yakın olan Yunanistan’a ait Limni, Kos, Sisam ve Sakız Adalarını işgal etmesi ve ABD Donanmasına ait 6. Filonun Türkiye’ye karşı Yunanistan tarafında yer almak suretiyle Girit Adasının kuzeyinde Türk donanması ile angaje olması ve Ege kıyılarındaki Türk yerleşim yerleri olan İzmir, Çeşme, Kuşadası ve Bodrum’un hedef alınması yer almaktadır.

 

Doğu Akdeniz ve Ege’de yaşanan krizin askeri bir çatışmaya dönüşme istidadı olduğu yadsınmamalıdır. Tansiyonun sürekli şekilde yükselmesi yaşanacak bir olumsuzluğun daha büyük neticelere dönüşmesi ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Yunanistan ve ona destek verecek bazı AB üyesi ülkeler ve ABD’nin böyle bir askeri çatışma halinde Yunanistan tarafında yer almak şeklinde pozisyonlarını belirlemişler ve askeri hazırlıklarını bu yönde gerçekleştirmektedirler.

 

Doğu Akdeniz hidrokarbon tartışması, Libya, Kıbrıs ve hatta Mısır meselesi on yıla yakın zamandır bölgenin ve dünyanın gündeminde olan konular. Fransa’nın son yıllarda dikkat çeken bir şekilde bu başlıklara artan ilgisi ve hatta askeri olarak müdahil olma girişimlerini nasıl açıklayabiliriz? Özellikle Yunanistan lehine krize müdahil olduklarında Ankara ve Atina’nın gerilimine nasıl bir etkide bulunma potansiyeline sahip?

 

Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkiler görece yakın zamana kadar örnek gösterilmekteydi. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler ile ilişkiler büyük bir kırılma yaşadı. Fransa’nın özellikle 2017-2020 arasında YPG ile yaşanan çatışmalar, S-400 füzelerinin alınması ve Doğu Akdeniz’de gerçekleşen sondaj faaliyetlerine dair Türkiye ile yapılan görüşmelerden sonuç alınamamasını diplomasinin işe yaramaması olarak gördüğü yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

 

Diğer taraftan, bazı Türk yetkililer ise iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan bu kırılmayı Türkiye’nin bazı dış ilişki konularında kontrolü ele almasına ve buna bağlı olarak Fransa’nın etkinliğini kaybetmesine bağlamışlardır. Bu başlıklardan özellikle Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirdiği harekatlar, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile güçlü iş birliği özellikle dikkat çeken hususlar olarak göze çarpmaktadır.

 

Buna karşın Fransa AB’nin YPG/PKK’yı terör örgütü listesinden çıkarmasını isteme, sözde Ermeni soykırımının tanınması gibi hususlarda Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelmiştir. Bu doğrultuda Fransa’nın Yunanistan’ı desteklemesini zikredilen gelişmelerden bağımsız olarak yorumlamak hatalı olacaktır. Akdeniz’de daha etkin olmak isteyen ve Türkiye’nin Libya ve Suriye’deki etkinliğinden kaygılanan Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı desteklemek suretiyle Akdeniz’de var olduğunu düşündüğü rolünü icra etmek istemektedir.

 

Almanya’nın şu an oynamaya çalıştığı arabulucu ve dengeleyici rolün ne kadar etkin olduğunu düşünüyorsunuz? AB’nin ciddi şekilde krizde pozitif gündem oluşturmamasını nasıl açıklarsınız? Bu krizde AB’de Almanya-Fransa nerede duruyorlar? Ne kadar beraber çalışabiliyorlar ne kadar ayrışıyorlar?

 

Avrupa Birliği Dış İlişkiler Konseyi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de gerçekleştirdiği arama faaliyetlerine ilişkin 15 Temmuz 2019, 14 Ekim 2019 ve 15 Mayıs 2020 tarihlerinde kararlar almıştır. İlk olarak Temmuz 2019’da Konsey Türkiye’nin yasadışı olarak nitelediği sondaj faaliyetlerini sonlandırmasını ve iyi komşuluk ilişkileri çerçevesinde Kıbrıs (Rum Yönetimi)’nin egemenlik haklarına saygı göstermesini istemiştir. Bunun haricinde altı çizilmesi gereken bir husus ise ekonomik açıdan yaptırımları hatırlatacak biçimde Türkiye’ye 2020 yılında yapılacak yardımların azaltılmasını ve Avrupa Yatırım Bankası aracılığıyla yapılacak borçlandırma faaliyetlerinin gözden geçirilmesini istemiştir.

 

Sonraki iki kararda ise ilkinden farklı olarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile dayanışma (solidarity) halinde olunduğu vurgulanarak, bu (sözde) yasadışı faaliyetlerin Türkiye-AB ilişkileri üzerinde ciddi olumsuz etkileri olabileceği yinelenmiştir. Bu kararlar ışığında söylenebilir ki AB’den kriz ortamını olumluya çevirecek bir adım beklemek makul olmayacaktır ancak krizi körüklemek gibi bir hataya düştüğünü söylemek de doğru değildir. Sadece kendi üyesi iki ülke ile bu krizde dayanışma göstermektedir.

 

Doğu Akdeniz krizinde AB’nin en önemli iki aktörü Almanya ve Fransa’nın tutumlarını karşılaştırmak gerekirse Fransa’nın aksine Almanya oldukça yapıcı bir tutum sergilemekte ve eskiden Türkiye ve Yunanistan arasındaki ihtilaflarda ABD’nin üstlendiği müzakereci rolünü devralmaktadır. AB’nin en güçlü ekonomisi olan Almanya Türkiye ile üst düzey ticari ilişkilerini de dikkate alarak iki ülke ile de ilişkisini iyi şekilde tutmaya çalışmaktadır. Zira hem Türkiye hem de Yunanistan Almanya’nın silah sanayisinin en önemli müşterilerindendir. Ancak Almanya’nın bu tavrı Fransa’yı rahatsız etmekte ve iki ülke arasında derin görüş ayrılığına neden olmaktadır. Bu fikir ayrılığı Merkel ve Macron’un yakın zamanda gerçekleştirdikleri toplantı sonrası ortak basın açıklamalarında da yansımasını bulmuştur.

 

Yunanistan perspektifinden bakıldığında analistler, Almanya’nın Türkiye için koruyucu bir kalkan görevi üstlendiğini, örneğin Alman Dışişleri Bakanı Christopher Burger’ın Yunanistan ile Mısır arasındaki anlaşmayı hukuki olarak nitelemekten kaçındığını ve Türk gemisi Oruç Reis’in faaliyetlerinin uluslararası hukukla uyumluluğu sorulduğunda “meseleyi değerlendirmek için yeterli bilgiye sahip olmadığı” cevabını vermesinin manidar olduğunu vurgulamaktadırlar. Dolayısıyla Almanya ile Fransa’nın bu krizde ayrıştıklarını söylemek hatalı olmayacaktır. Hatta her iki ülkenin devlet başkanları bu ayrışmayı kamuoyu önünde dile getirmekten de çekinmemişlerdir.

 

Ancak bir ihtiyat payı olarak dikkate alınması gerekirse bazı analistler, AB’nin bu iki başat aktörünün esasında Türkiye ve Yunanistan arasındaki krizde iyi polis – kötü polis rollerini oynadıklarını düşünmektedirler. Bu arada Merkel’in “Bütün AB ülkeleri Yunanistan’ı desteklemekle yükümlüdür “açıklamasından sonra Almanya pozisyonunu arabuluculuktan “taraf” pozisyonuna çekmiştir. Bu son açıklama uyuşmazlığın barışçıl yollarla çözüm süreci için ciddi sıkıntılara yol açacaktır.

 

En son NATO’nun arabuluculuk girişimi de en azından şimdilik yarım kalmış görünüyor. Aynı anda bu kadar farklı aktörün rol kapmaya çalıştığı bir gerilim NATO’nun geleceğini nasıl etkiler?

 

Türkiye Doğu Akdeniz’de kendisine karşı atılan her adıma kararlılıkla yanıt veriyor. Fransa’nın bölgeye askeri gemileri göndermesi ve ABD’nin Güney Kıbrıs’a 33 yıldır uyguladığı silah ambargosunu kısmen kaldırmasından sonra, Türkiye yayımladığı son navtex ile Rusya’nın Doğu Akdeniz’ de askeri tatbikat yapacağını duyurdu. Bunun üzerine NATO Genel Sekreteri Stoltenberg Türkiye ve Yunanistan liderlerinin “olurunu” aldıktan sonra yaptığı açıklamada “bölgede askeri bir kazanın” olmaması için Türk-Yunan askeri yetkililerinin ortak bir mekanizma kuracaklarını belirtti. Bir gün sonra Yunanistan çark etti ve Genel Sekreteri yalanladı. Türkiye ile görüşmek için ön-şart olarak Türk gemilerini bölgeden çekilmesini talep etti. Bu şart, hiçbir durumda kabul edilmemesi gereken bir husustur Türkiye açısından.

 

Yunanistan on yıllardır Türkiye ile ikili diyalogdan kaçınmakta, her sorunu Türkiye-AB sorunu haline getirmektedir. Halbuki NATO’nun iki müttefik ülkesinin silahlı çatışmaya girmesi NATO’nun sonu anlamına gelir ve buna en çok Rusya memnun olur.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.