Donald Trump: Made in America

Amerikan iç siyasetine dışarıdan bakan birçok gözlemci Amerika’daki gelişmeleri küresel bir çerçeveye oturtup kendi ülkelerindeki deneyimlerden yola çıkarak ABD’deki meseleleri değerlendiriyorlar. Amerika’daki siyasi gelişmeleri anlamak için de küresel dinamikleri ihmal etmeyen ama ABD’nin kendi iç siyasi, sosyolojik, kültürel ve tarihi dinamiklerine odaklanan yaklaşımın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İngiltere Brexit’i oyladığından ve Donald Trump başkan olduğundan beri birçok yazar, düşünür ve kurum dünyada yükselen yeni popülist siyasi dalgaya işaret ederek Trump’ı Putin, Erdoğan, Modi, Xi, Duerte ve Orban gibi otoriter dönemdaşları ile karşılaştırıyor.

 

Bu karşılaştırmayı yapanların temel argümanı ise dünyada yükselen aşırı sağcı, popülist bir dalganın olduğu ve bu karizmatik otoriter liderlerin yükselen milliyetçi dalga üzerinde siyaset yaptıkları. Hatta birçok tarihçi ve yazar hem bugünkü otoriter liderleri hem de ırkçı tonu yüksek milliyetçi siyasetlerini faşizmin yükselişte olduğu 1930’lara benzetiyor. Bu dönemle paralellikler çizen yazarların dikkat çektiği hususlar genel olarak şunlar: aşırı milliyetçi otoriter siyasi söylemin benimsenmesi; azınlıkların şeytanlaştırılıp zulme maruz bırakılmaları; lider kültünün inşa edilmesi; “ihanet içindeki elitlere karşı kaderlerine terk edilen halk kitlelerinin” savunulması; parlamenter düzenin aşağılanması; hukuk ayaklar altına alındığı halde kanun ve nizam savunuculuğu yapılması; medyanın kontrol altına alınıp iktidarı eleştirenlerin ezilmeleri; herkese her şeyi vadeden sloganların atılması; gücün, savaş, militerleşme ve şiddet aracı olarak kullanılması; büyük gösterilerin, mitinglerin organize edilip güç gösterisi için devasa binaların inşa edilmesi.

 

Herhangi bir ülkenin iç siyasetinin dünyanın geri kalanından ayrıştırılarak anlaşılamayacağına inanan birisi olarak bu yazarlara hak verdiğim noktalar var. Dönemdaş otoriter liderlerin birbirlerinden beslendikleri ve hatta çoğu zaman birbirlerini besledikleri de bir gerçek. Hatta ekonomilerin, toplumların ve kültürlerin bu kadar iç içe geçtiği bir dünyada dünyadaki tüm insanların sorunları da çeşitli boyutlarda ortaklaşıyor. Fakat küresel dinamiklere aşırı derecede odaklanmanın her ülkenin kendine has iç dinamiklerinin ıskalanmasına yol açtığını da düşünüyorum. Maalesef Amerika’ya dair yapılan birçok analizde de bunu görmek mümkün.

 

Türkiyeli yazarlar dahil Amerikan iç siyasetine dışarıdan bakan birçok gözlemci Amerika’daki gelişmeleri küresel bir çerçeveye oturtup kendi ülkelerindeki deneyimlerden yola çıkarak ABD’deki meseleleri değerlendiriyorlar. Kısaca Amerika’daki siyasi gelişmeleri anlamak için de küresel dinamikleri ihmal etmeyen ama ABD’nin kendi iç siyasi, sosyolojik, kültürel ve tarihi dinamiklerine odaklanan yaklaşımın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

 

Bu çerçeveden bakıldığında Donald Trump fenomeninin ve temsil ettiği siyasetin Amerikan düzeninin bozulmasının bir sonucu değil tam tersine Amerika’nın kendi iç tarihi ve sosyolojik dinamiklerinin bir ürünü olduğu sonucuna varılabilir. Amerika siyasi geleneği Trump’ın yansıttığı kadar kaba ve bayağı olmasa da bu otoriter ve popülist siyaseti fazlasıyla barındırıyor.

 

Donald Trump’ın popülist siyasetini ve dönemini sembolize eden ve bugünlerde hemen hemen her gün kullandığı law and order (kanun ve nizam), silent majority (sessiz çoğunluk), make America great again (Amerika’yı yeniden haşmetli yap) sloganları Amerika siyasetinin son 50-60 yılının birer ürünü. Trump bu noktada Amerika siyasetinde bir kopuştan ziyade 1960’larda doğan ve devam etmekte olan bir siyasi geleneği ve kültürü temsil ediyor.

 

Law and Order & Silent Majority (Kanun ve Nizam & Sessiz Çoğunluk)

 

 

Amerikan siyasetinde kanun ve nizam fikrinin öne çıkması daha çok İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme rast geliyor. Fakat bu konsept siyasetten önce Hollywood’un Vahşi Batı temalı filmlerinde işlenen bir olguydu. İlk Law and Order filmi 1932’de vizyona girmiş Ronald Reagan ise 1953’te serinin beşinci filminde başrolü üstlenmişti. Filmin hikayesi kısaca bir kanun adamının isteksiz de olsa rozetini takıp Tombstone adlı kasabanın kendi halindeki sakinlerini, onları terörize eden kabadayılardan onlarla savaşarak temizlemesini yani kanun ve nizamı zorla inşasını konu alıyor.

 

Daha sonra ABD başkanı da olan filmin baş aktörü Ronald Reagan siyaset sahnesine Kaliforniya Eyaleti’nin valilik seçimlerine girip yarışı kazanarak başlıyor. Valiliğe adaylığını 1966’da yani 1965’te vuku bulan bugünkü eylemlere benzer meşhur Watts ayaklanmasının hemen sonrasında koyuyor. Los Angeles’ın Watts mahallesindeki siyah ayaklanması yine bir polis şiddeti sonrası doğmuş, 6 gün sürmüş, 34 kişinin ölümüne ve yaklaşık 40 milyon dolarlık maddi hasara yol açmıştı. Film yıldızı Ronald Reagan Kanun ve Nizam filmindeki rolünü işte böyle bir ayaklanma ortamında düzen tesis edici aday olarak gerçek hayatta uygulamaya koyuyor. (Tıpkı Reagan gibi Trump’ın da şov dünyasından gelip başkanlık koltuğuna oturması Amerika’da siyasetin ve şovun ne kadar iç içe geçtiğini anlamak için çarpıcı örnekler.)

 

 

Kanun ve nizam olgusunun ulusal ana akım siyasette popülerleşmesi ise Richard Nixon ile gerçekleşiyor. Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu 1960’lar boyunca bir yanda kadınlar, siyahlar, savaş karşıtları ve işçi örgütleri kitlesel protestolarla hak mücadelesine girişmiş diğer yanda ise aralarından bir başkanın da olduğu üst düzey siyasi figürler suikastlere kurban gitmişti. Öte yandan sağda ırkçı hareketler solda ise devrimci ve siyah hareketi silahlanmaya ve şiddete başvurmaya başlamıştı.

 

Richard Nixon işte böyle bir dönemde kendisini sessiz çoğunluğun sesi olarak lanse edip kanun ve nizamı inşa etmek için oy istemiş ve 1969’da iktidara gelmişti. Siyah hareketinin öncülük ettiği şehirlerdeki karışıklığı bastırmayı vadeden, ırkçı tonu yüksek bu kanun ve nizam söyleminin hakim olduğu bu dönem aynı zamanda suça karşı savaş konseptinin derinleştiği, polisin militerleştiği ve siyahların krimanalleştirildiği sürece tekabül ediyor.

 

Kendisi elit tabakaya mensup olduğu halde statüko karşıtı, anti-elit, anti-entelektüel bir söylemi benimseyen Trump bu konuda da Nixon ve Reagan’ı örnek alıyor. Kaliforniya’nın küçük bir beldesinde son derece mütevazı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Nixon, siyaset sahnesinde hızlıca yükselmiş ve Başkan Dwight Eisenhower’ın yardımcılığını üstlenmişti. En iddialı çıkışını ise 1960’ta ayrıcalıklı, elit bir aileden gelen John F. Kennedy’e rakip olarak yapmış ve çok az bir farkla başkanlık yarışını kaybetmişti. Hemen sonrasında Kaliforniya Eyalet başkanlığı seçimlerinde aday olmuş ve orada da kaybedince siyasi hayatına bitti gözüyle bakılmıştı. Fakat keskin bir dönüşle sokak olaylarının zirveye çıktığı 1968’de kendisini düzensizlikten bıkan sessiz çoğunluğun sesi olarak sunmuş ve yeniden başkanlığa aday olarak yarışta ipi önde göğüslemişti.

 

Miami’deki mitingde yaptığı konuşmasında kitlesini “Amerika’nın büyük çoğunluğu, unutulan Amerikalılar, bağırmayanlar, gösteri yapmayanlar” olarak tanımlamış ve Amerikalıların ilk temel yurttaşlık hakkının şiddetli halk ayaklanmalarının olmadığı bir düzende yaşamak olduğunu vurgulamıştı. Hedefini ise çeperdeki refah mahallelerini “orman şehirler”inin yağmasından korumak olarak belirlemişti. (Özellikle 2. Dünya Savaşı arası dönemde Güney’deki ırk merkezli ayrımcı düzenden kaçan siyahlar iş imkanlarının ve ırkçılığın görece az olduğu Kuzey’deki şehirlere taşınmaya başlamış ve onların şehir merkezine gelmesiyle beyazlar şehrin hemen dışındaki suburb olarak tanımlanan ve müstakil evlerden oluşan mahallelere taşınmaya başlamıştı.)

 

 

Kendisini 1960’larda yükselen eşitlik ve özgürlük hareketinin temsilcisi olarak sunan ve kazandığı müthiş ivmeyle iktidarda dördüncü dönemini geçiren Demokratlar muhafazakar bir söylemle ortaya çıkan ve daha önce başkanlık yarışını kaybeden Nixon’ı başta pek ciddiye almamışlardı. Fakat Nixon sürpriz yapıp seçimi kazanmakla kalmamış yeni siyasi düzende kendisine taban bulmakta zorlanan Cumhuriyetçilere seçim kazanmak için takip etmeleri gereken formülü de vermişti.

 

Kısaca tarif etmek gerekirse Nixon, seçim kazanmanın yolunun çoğunluğu Orta-Batı’nın araba üretim firmalarının da kalbi olan endüstriyel eyaletlerinde ikamet eden mavi yakalı beyazlar ile orta üst sınıf beyazları bir araya getirmekten geçtiğini gösterdi. Normalde Demokratlara oy veren bu kitle 1980’lerde onlara tekrar ulaşan Reagan sayesinde literatüre Reagan Democrats (Reagan Demokratları) olarak geçti. Nixon’ın bu mirastaki kurucu rolünün teslim edilmemesinin en büyük sebebi ise Watergate Skandalı ile siyasetten berbat bir şöhretle çekilmesi olsa gerek.

 

Anketlerde yarışa çok geriden başlayan ve birçok kişinin kötü bir şaka olarak tanımlayıp şans vermediği Donald Trump’a 2016 yılındaki zaferi işte bu siyasi koalisyon formülü bahşetti.

 

Kısacası Donald Trump sadece seçim sloganlarını değil siyasi stratejisini de Nixon ve Reagan’ın bıraktığı miras üzerine inşa edip küreselleşmenin, neo-liberal ekonomik düzenin ve başkentteki yozlaşmış lobi sisteminin mağduru beyaz alt sınıf kitlelere ulaşmayı başardı.

 

 

Roger Stone: Pis Hilebaz

 

Sanırım bu noktada kariyeri her üç liderle de çakışan, Trump’a son otuz yıldır yoldaşlık eden ve onu 1980’lerin sonlarından itibaren başkanlığa aday olmaya teşvik eden siyasi stratejist Roger Stone ismini anmadan geçmek olmaz. Stone, yakın dönem Amerikan siyasetine büyük damga vuran Nixon, Reagan ve Trump’ın kesişim noktasını temsil eden ve yozlaşmış siyasetin adeta kendi şahsıyla bütünleştiği ilginç bir karakter. İsmi siyasi literatüre dirty trickster (pis hilebaz – kirli tezgahçı) olarak geçen Roger Stone kazanmak için iftira, yalan, hile, tehdit, rüşvet ne varsa mübah gören ve adeta makyavelizmin zirvesini temsil eden bir isim. Watergate Skandalı’nın en genç aktörü, Trump’ın yıkmayı vadettiği Washington’daki mevcut yozlaşmış lobi düzeninin inşacısı, Al Gore ve George W. Bush çekişmesinin kaderini belirleyen Miami sayımları sırasındaki Brooks Brothers (Brooks Kardeşler) ayaklanmasının merkezinde yer alan Stone, en son yargılandığı Robert Mueller soruşturması dolayısıyla hapis cezası aldı ve bugünlerde hapse gönderilmek üzere.

 

Nixon’a büyük hayranlık duyan Roger Stone bu hayranlığını sırtına Nixon’ın yüzünü dövme yaptırarak gösteriyor.

 

Çocukluktan beri siyasetle ilgili olan Stone profesyonel danışmanlık kariyerine henüz 19 yaşındayken okulu bırakıp Nixon’ın 1972’deki başkanlık kampanyasına katılarak başlıyor. İlk siyasi hilesini ise Nixon’ın rakibi olan Pete McCloskey’e yapıyor. Nixon’ın rakibinin kampanya merkezine gidip müstear bir isimle Young Socialist Alliance (Genç Sosyalist Birliği) adına bağış yapmak istediğini söylüyor. Talebi kabul görünce de bağış makbuzunu alıp yayınlayarak Nixon’ın parti içindeki rakibinin komünistlerden para aldığı propagandasını yapıyor. Amerikan Kongresi’ndeki Watergate Skandalı oturumunda bu durum ortaya çıkınca da senatör asistanlığı görevinden kovuluyor. Daha sonra kurduğu National Conservative Political Action Committee (Ulusal Muhafazakar Siyasi Hareket Komitesi) ile kanunun etrafında dolaşarak seçimlerde aday olan Cumhuriyetçi siyasetçiler adına bağış toplayıp, harcamalar yaparak kariyerinde yeni bir eşik aşıyor. Buradan edindiği deneyimle daha sonra birkaç arkadaşıyla birlikte Washington’da kurduğu kampanya danışmanlık firmasını siyasi stratejisini yönettiği Reagan’ın başkan olmasıyla bir lobi şirketine dönüştürüyor. Reagan yönetimine erişim karşılığında ise dönemin azılı darbecileri ve diktatörleri dahil para veren herkese lobi hizmeti sağlayarak bugünkü yozlaşmış lobi sisteminin temellerini atıyor. Kısacası akıl hocalığını yaptığı Trump’ın kurutmayı vadettiği başkentteki bataklığın en önemli inşacılarından birisi de ondan başkası değil.

 

 

Siyasetin avam için TV şovundan bir farkının olmadığına, siyasette sürekli saldırıda olmak gerektiğine, ne olursa olsun mücadeleye devam etmenin önemli olduğuna, kötü şöhretten değil asıl hiç şöhret olmamaktan korkmak gerektiğine, nefretin sevgiden çok daha güçlü bir duygu olduğuna inanan Roger Stone, ABD siyasetinde yozlaşmanın zirvesini temsil ediyor.

 

1990’lar boyunca adı yine hem özel hayatındaki hem de siyasette skandallara karışan Stone Cumhuriyetçi adayların korktuğu, nefret ettiği, dönem dönem yardıma çağırdığı bir isim oldu. En son tam istediği kumaşa sahip olan arkadaşı Donald Trump’ın kampanya stratejisini üstlenerek yeniden keskin bir çıkış yaptı. Stone’un iddiasına göre Trump’taki başkanlık ışığını ilk Nixon görmüş ve Reagan da bunu onaylamış. Şimdi Trump kampanyası süresince Rus istihbaratı ile işbirliği yaptığı için yargılandığı davada hapis cezası ile karşı karşıya olan Stone için 2016 seçimlerinin özel bir önemi de vardı. Stone’un da arasında bulunduğu 1973’teki Watergate Skandalı şüphelilerini dinleyen Kongredeki komisyonda 26 yaşındaki genç hukukçu Hillary Rodham (Bill Clinton ile evlenmeden önceki soyadı) da yer alıyordu. Clinton çiftine özel bir nefret besleyen ve onları yazdığı bir kitapla karalayan Stone, Hillary Clinton ile 2016’daki seçimde yeniden karşı karşıya geldi ve yenilmesinde önemli bir rol oynadı.

 

 

Sonuç olarak bugün birçok yazar ve dış gözlemci hem son dönemlerdeki protestolara hem de Başkan Trump’a kendi ülkelerindeki deneyimleri üzerinden bakarak hataya düşüyorlar. Donald Trump, Amerika menşeli otoriter ve popülist bir lider. Kabalığı, bayağılığı, ölçüsüzlüğü, hukuk tanımamazlığı, hem iç hem dış siyasetteki cehaleti Trump’a bir istisnaymış gibi yaklaşılmasına ve genelde Amerika’ya yakıştırılamadığı için de dünyadaki diğer kötü örneklerle karşılaştırılmasına yol açıyor. Oysa Trump fenomenini ancak Amerika’nın kendi iç tarihi, kültürel, sosyolojik, kimliksel ve sınıfsal dinamiklerine ve siyasi geleneğine bakarak anlayabiliriz.

 

Bu noktada hakkını teslim etmemiz gereken en önemli isimlerden biri ise Roger Stone. Çünkü nefretin sevgiden çok daha güçlü bir duygu olduğuna inanan Stone, Trump’ın ırkçı ve korku merkezli merkezli kampanyasını inşa ederek, alt sınıftaki “küçük insanlar”ın karşısına elitleri, müesses nizamı, göçmenleri, müslümanları hedef olarak çıkarıp on yıllardır biriken öfkelerini siyasete kanalize etmeyi “başardı.” Trump’ın sürekli saldırıda olma, tüm ithamları reddetme, gerçekleştiremeyeceği büyük vaatlerde bulunma, güçlü lider imajı çizme stratejisi yine Stone aklının bir ürünüydü.

 

Siyasete son derece basit bir gözle bakan ve sıradan halkın çok sofistike düşünmediğine inanan Stone için ana amaç çoğunluğun desteğini hedeflemek, olabildiğince kutuplaştırmayı arttırıp çoğunluğun oluşturduğu kanatta mobilizasyonu sağlamak olmalı.

 

Tüm bunlar küresel güç Amerika’nın devlet ve toplum olarak dünyanın geri kalanından bağımsız olduğu ve dünyadaki siyasi ve ekonomik gelişmelerin Amerika iç siyaseti üzerinde bir etkisinin olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine Amerika’yı analiz etmek, burada olanların önemini ve özgünlüğünü anlamak için önce dünyadaki genel trendlere vakıf olmak gerekiyor. Daha sonra ise hem bu trendlerin Amerika’nın kendi iç dinamikleri çerçevesinde nasıl şekillendiğine, ne tür bir siyaset ürettiğine, hangi aktörleri ön plana çıkardığına hem de Amerika’daki dinamiklerin o trendleri nasıl dönüştürdüğüne bakmak gerekiyor.

EDİTÖR ÖNERİSİ
Roger Stone'un bizzat yer aldığı Netflix yapımı belgesel, başta Stone'un tartışmalı kişiliği olmak üzere ABD siyasetine dair pek çok ayrıntı içeriyor.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.